Amerika’da yayımlanan Current History yani Tarih-i Cârî (Güncel Tarih) nam aylık siyasi mecmuanın Kasım 1923 sayısında Amerika’da bir bankanın reis-i sânîsi (ikinci başkanı) olan Müftüzade Kazım Ziya Bey tarafından yazılmış bir makale Türk Milleti hakkında geçmişten bugünlere kadar tartışılan bir soruya cevap aramaktadır: Türkler Ticaret ve İş Adamı Değil midir? Aslında makalenin ismi The Turk As A Business Man yani “İş Adamı Olarak Türk [Türkler]” başlığını taşımaktadır. Fakat Ankara’daki Matbuat Müdüriyet-i Umumiyesi tarafından makale Kanunuevvel 1339 [Aralık 1923] yayımlanan Ayın Tarihi mecmuasında (cilt: II, sayı: 4, sayfa: 59-63) Türkler Ticaret ve İş Adamı Değil midir? olarak tercüme edilmiştir. Sadeleştirmesi yapılırsa dergi şöyle yazmaktadır: "Amerika’da yayımlanan 'Current History' yani Tarih-i Cari adlı aylık siyasi derginin Kanun-ı Evvel nüshasında; Amerika’da bir bankanın ikinci başkanı olan vatandaşlarımızdan Müftüzade Ziya Bey tarafından yazılmış bir makale, milletimiz hakkında Batı ülkelerinde yayılan kötü niyetli bilgileri yalanlamaktadır. Bir ek niteliğinde olduğundan aynen tercüme edilmiştir." Bu makale I. Dünya Savaşı bittiği, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalandığı ve Türkiye’de imparatorluk yerine cumhuriyet idaresi kurulduğu bir dönemde yazılmıştır. Ayrıca SSCB dışında, birlikte Batı’ya karşı Batılı olan üstelik Avrupa kıtası dışından bir siyasi aktör olarak Amerika Birleşik Devletleri görülmüştür. Bu devletle mütekabiliyet esasına (karşılıklı eşitlik prensibi) göre bazı antlaşmalar yapılmıştır. (ABD’li ticaret konsorsiyumuyla Chester Projesi yapılması gündemde) Özellikle Musul Görüşmelerinin yapılacağı bir zamanda Birleşik Krallık ve Cemiyet-i Akvam’a karşı denge politikası gereği ve izolasyon (yalnızlık) durumundan kurtulmak için Amerika Birleşik Devletleri’yle ilişkiler iyi kurulmuştur. Aslında Müftüzade Kazım Ziya Bey, Türkiye Cumhuriyeti hakkında Amerikan kamuoyundaki kafa karışıklığını da ortadan kaldırmak istemektedir. Amerikan desteğini bir denge faktörü gözeterek ve iş dünyasını da düşünerek Türkiye lehine tesis etmek istemektedir. Zaten makalede bu yaklaşımını açıkça beyan etmektedir: “Fakat Amerikan parası doğrudan doğruya Türklerin eline geçecek olursa bu biçare Avrupalı komisyoncular ve mabeynciler ile Rum ve Ermeni tufeyliler (asalaklar) ne olacaktır? Binaen aleyh Amerika’nın Türkiye’ye müzaheret-i maliyesi (mali desteği) her ne behasına olursa olsun men’idilmek lazım geliyor ve bunun içun de pek kolay bir çare bulunuyor: Mesela iş bilmezlikle iştihar itmiş (meşhur) bir adama kimsenin işi yapsın diye bir sermaye tevdi’ itmeyeceği (verilmeyeceği) malum olduğundan, Avrupa’nın mahud (bilinen) propaganda kanalları vasıtasıyla Amerika’da Türkler aleyhine dürlü dürlü (türlü türlü) şay’alar (dedikodular), iftiralar neşr olunuyor (yayılmak isteniyor).” [Sf. 255; 61] Görüldüğü üzere Müftüzade Kazım Ziya Bey Türkler Ticaret ve İş Adamı Değildir! yaklaşımını Türkiye-Amerika ilişkileri temelinde konjonktürel olarak bu şekilde açıklıyordu. Bu iftiraların nedenini de Batılı imtiyaz avcıları tarafından Amerika’yı etkilemek için ortaya atıldığını ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi ve iktisadî açıdan yalnız bırakarak zor durumda bırakılmak istendiği belirtmektedir. Böylece Garplı (Batılı) imtiyaz avcıları Türklerin bu aciz durumundan faydalanarak imparatorluk dönemindeki imtiyazları ve ayrıcalıkları geri alacaklarını ümit ettiklerini açıkça yazmıştır.
Müftüzade Kazım Ziya Bey, Türkiye’de yatırım yapmayı düşünen yatırımcıları etkilemek isteyen Batılıların Türk ekonomisinin kötü olduğuna dair söylemlerinin bir anlam ifade etmediğini sayısal verilerle de ortaya koymaya çalışmaktadır. Sadeleştirilirse ve mali hesaplamalar yapılırsa metin şu şekildedir: “Amerika Birleşik Devletleri hariç tutulursa, son on yıl içinde dış borçlanmaya ihtiyaç duymayan tek devlet Türkiye’dir. Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndaki mali ihtiyaçlarını doğrudan doğruya iç borçlanma ve vergileriyle karşılamıştır. Özellikle son üç yıl boyunca işgalci Yunanlılara karşı sürdürülen şiddetli ve fedakarlıklarla dolu savaş, tamamen Türkiye’nin kendi kaynaklarına dayandı. Fakat iş bu kadarla da bitmiyor. Bütün bu son yıllar boyunca Türkiye bir kuruşluk bile karşılıksız kâğıt para basmadı. Diğer Avrupa devletlerinin matbaaları ise sabahlara kadar para basıyordu. Bu sağlıklı maliye siyasetinin sonucu şu oldu: Bugün Türkiye’nin mevcut iç ve dış borçları ancak 750 milyon dolara ulaşmaktadır. Türkiye nüfusu ise yaklaşık 15 milyon olduğundan, kişi başına ancak 50 dolar borç düşmektedir. Eğer bu borcu, örneğin İngiltere’nin kişi başına 750 Dolar üstünde borçla 37 milyar dolarlık borçla veya Fransa’nın kişi başına 520 dolar düşen 21 milyar dolarlık borçlarıyla, hatta Amerika Hükümeti’nin kişi başına dolarlık borcuyla kıyaslarsak Türkiye’nin mali işlerinin sağlamlığı hakkında bir fikir edinebiliriz. Gerçekten de, 10 dolar borcu olan bir fakirin, 500 dolar borcu olan bir zengine göre çok daha kötü bir durumda olduğu ve milletlerin de buna benzediği iddia edilebilir. Bu doğrudur; fakat Türkiye fakir değildir. Bugün Türkiye’nin piyasada dönen kâğıt parası 500 milyon dolar kadardır. Anadolu’da ise 232 (235)A milyon kadar altın para tedavüldedir (dolaşımdadır); yani piyasadaki kâğıt paranın yüzde 45’i oranında altın para (akçe) halkın elindedir. Bu oran ise bugünkü birçok ülkedekinden çok daha iyidir. Bundan başka Türkiye’nin sonsuz servet kaynakları vardır. Madeni pek çok olduğu gibi, eski dünyanın doğu ve batı ticaret yolları üzerinde bulunur." "Dış Borç Almayan Yegâne Devlet" iddiası biraz propagandif (abartılı/iyimser) karşı anlatı temelinde makul karşılanmalıdır. Çünkü karşı iddialara cevap verilmektedir. Türkiye'nin Batılı kapitalist devletlerden borç almadığı doğrudur (çünkü zaten Batı ile savaş halindeydi ve abluka altındaydı). Ancak Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyet Rusya’dan alınan çok ciddi miktarda nakdî destek (altın ruble) ve askeri yardımlar vardır. Yazar, Batı kamuoyuna hitap ettiği için Sovyet yardımlarından stratejik olarak bahsetmemiştir. "Türkiye Fakir Değildir" kıyaslaması yazarın "Borcu az olan fakir, borcu çok olan zenginden iyidir" mantığı teorik olarak borç yükü (Debt-to-GDP) açısından doğru görünse de, İngiltere ve Fransa'nın sanayileşmiş, üretim gücü yüksek devasa ekonomiler olduğu gerçeğini gölgeler. Türkiye o dönemde borçsuzdu ama sanayisi çökmüş, tarımı ilkel kalmış, nüfusunun büyük kısmını savaşlarda kaybetmiş bitkin bir tarım ülkesiydi. Yani borcun azlığı zenginlikten değil, borçlanma imkanının olmamasından ve ekonominin küçüklüğünden kaynaklanıyordu. Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal de bu durumun bilincindeydi. İzmir İktisat Kongresi’ndeki [17 Şubat-4 Mart 1923] konuşmasında, millî ekonomi ve yabancı sermaye hakkındaki görüşlerini beyan ederken şöyle demiştir: "Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılamazlarsa elde edilen başarılar kalıcı olamaz, kısa zamanda söner. Bu bakımdan, en güçlü ve parlak zaferimizin bile sağladığı ve daha sağlayabileceği faydalı sonuçları kalıcı kılmak için ekonomimizin, ekonomik bağımsızlığımızın (egemenliğimizin) güvenceye alınması, sağlamlaştırılması ve genişletilmesi şarttır" demiştir.
Müftüzade Kazım Ziya Bey Türklerin tüccar ve iş adamı olamayacağı yolundaki bazı söylemlere karşı bazı yapısal sorunlara dayalı eleştirilere de değinmektedir. Bunu yine Amerika üzerinden bir kıyaslamayla ortaya koymaktadır: “Batı dünyasında Türklerin yalnızca asker ve çiftçi oldukları, ticaret ve sanayi faaliyetlerinde başarılı olamayacakları yönündeki görüşlerin reddedilmesidir. Yazar, bu iddianın tarihsel gerçeklere değil, Türkler aleyhine uzun yıllar boyunca yürütülen siyasi propagandalara dayandığını savunmaktadır. Öncelikle, iyi asker veya iyi çiftçi olmanın iyi bir tüccar olmaya engel teşkil etmediğini ileri sürmekte ve örnek olarak Amerikalıları göstermektedir. Ona göre Amerikalılar hem başarılı askerler hem de başarılı çiftçiler yetiştirmiş, aynı zamanda dünyanın en güçlü ticaret ve iş çevrelerini oluşturmuşlardır; dolayısıyla Türklerin askerlik veya çiftçilik özelliklerinden hareketle ticarete yatkın olmadıkları sonucuna varılamaz.” Benzer bir yaklaşımı Türkler ve Yahudiler kitabında Avram Galanti de ortaya koymaktadır. Avram Galanti Yahudiler üzerinden benzer yaklaşımı şu şekilde ortaya koymaktadır: “Derler ki, Yahudilerden çiftçi çıkmaz, onların ayak bastıkları yerlerde ot bitmez, işleri kolaylıkla para kazandıran tüccarlık, sarraflıktır, başka iş bilmezler. Halk arasında yerleşmiş olan bu düşünceleri biraz inceleyelim. Yahudiler ne için çiftçi değildir, sebebi nedir? Yahudiler ne için tüccarlık ve sarraflık bilirler, sebebi nedir? Yahudileri çiftçi yaptırmayan tarihtir, Yahudileri tüccar ve sarraf yaptıran yine tarihtir. Son zamanlarda Yahudileri çiftçi yapan ve başka mesleklere el uzattıran yine tarihtir. Bu ne demektir? Biraz aşağıda ispat edeceğimiz gibi, Yahudiler esasen çiftçi ve çoban bir kavim idi. İstiklâllerini kaybettikten ve memleketlerinden çıkarıldıktan sonra, topraklarından mahrum kalmışlar ve sürüldükleri yerlerde toprak işlerine koyulmuşlarsa da bir müddet sonra, zamanın dinî taassubu yüzünden sürüldükleri yerlerden tekrar çıkarılmışlardır. Bu vaziyetin yarattığı istikrarsızlık ve emniyetsizlik yüzünden ziraat işleriyle meşgul olamayacakları tabiî olduğu için, ister istemez başka sanatlara ve bu meyanda ticarete ve ticaretin doğurduğu para işlerine sarılmışlardır. Yukarıda söylediğimiz gibi, istiklâllerini kaybettikten sonra Yahudileri çiftçi yaptırmayan tarih, onları tüccar ve sarraf yaptıran yine tarihtir.” [Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, İstanbul, 1947, sf.103] Kısacası yazılanlardan anlaşılıyor ki çiftçi olmak veya göçebe olmak iyi bir iş adamı ve tüccar olunmayacağı anlamına gelmemektedir ve tarihsel koşullar da zarurî olarak girişimci (müteşebbis) ruhu ortaya çıkarmaktadır.
Müftüzade Kazım Ziya Bey Türkler tüccar ve iş adamı olup olmaması sorunsalına tarihsel açıdan da bakmaktadır. Makalenin önemli bölümlerinden biri, Osmanlı Devleti'nde ticaretin Rum, Ermeni ve yabancı (Ecanib=Ecnebiler) unsurların elinde bulunmasının nedenlerine ayrılmıştır. Yazar, ticaretin uzun süre bu grupların kontrolünde bulunmasını Türklerin ticari kabiliyetsizliğine değil, yabancıların sahip olduğu kapitülasyonlara, vergi muafiyetlerine, diplomatik korumaya ve Avrupa devletlerinden gördükleri mali desteğe bağlamaktadır. Bu çerçevede kapitülasyonların Türk tüccarları yabancı rakipleri karşısında dezavantajlı duruma düşürdüğünü, dolayısıyla ticari üstünlüğün serbest rekabet koşullarında değil, ayrıcalıklı bir sistem içinde oluştuğunu ileri sürmektedir. Makalenin bir diğer önemli teması, Osmanlı ve Türkiye ekonomisinde faaliyet gösteren Levanten, Rum ve Ermeni ticaret çevrelerinin Avrupa devletleri tarafından desteklenmesi meselesidir. Yazar, Avrupa devletlerinin kendi vatandaşlarını ve himaye ettikleri ticaret çevrelerini koruduklarını, hatta gerektiğinde askerî ve diplomatik baskı araçlarını kullandıklarını belirtmektedir. Bu bağlamda Lorando ve Tubini olayını örnek göstererek (Midilli Hadisesi) yabancı sermayenin yalnız ekonomik değil siyasi güçten de yararlandığını ifade etmektedir. Çünkü Lorando’ya olan alacak bahane edilerek Fransızlar tarafından Midilli işgal edilmek istendiği Sultan II. Abdülhamid'in Mabeyn Başkatibi Tahsin Paşa'nın Hatıralarından anlaşılmaktadır. Hatta Türkiye'de Türklerin yabancı kurumlar ve yabancı devletler tarafından maruz bırakıldıkları haksız rekabet uygulamalarından bazılarını kendi yaşadıklarına dayanarak makalesinde şu şekilde anlatmaktadır: “I. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika kömürü ithal etmek amacıyla Türkiye'ye döndüğümde, Türk vatandaşı olmam nedeniyle o kadar ağır yükümlülükler ve engellerle karşılaştım ki, İngiliz kömürü ithal eden yabancılarla rekabet etmemin mümkün olmadığını gördüm. Bunun yanında hem evim hem de iş yerim İtilaf Devletleri görevlilerinin müdahalelerine ve el koyma işlemlerine maruz kalıyordu. Bu görevliler, "askerî zorunluluk" gerekçesini öne sürerek özellikle birçok Türk ticarethanesine ve iş yerine el koymuş, böylece Türk tüccarlarının işlerini büyük ölçüde zarara uğratmışlardı. Bu şartlar altında, kendi ülkemde haksız uygulamalardan korunabilmek için temsilcisi olduğum Amerikan şirketinin kimliğine ve korumasına sığınmak zorunda kaldım. Ancak Amerikan bayrağının sağladığı koruma sayesinde yasal ve normal şekilde ticaret yapabilme imkânı bulabildim.” Metinde ayrıca 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi sonrasında Türkiye ekonomisinin çökeceği yönündeki Batılı değerlendirmeler eleştirilmektedir. Yazar, eğer Türkiye gerçekten geri kalmış ve ticaretten anlamayan bir toplum olsaydı, Rum ve yabancı unsurların ayrılmasıyla ekonomik hayatın tamamen durması gerektiğini söyleyenlerin aynı zamanda Türkiye'nin ticari faaliyetlerinin bu unsurlar sayesinde yürüdüğünü iddia etmelerinin çelişkili olduğunu belirtmektedir. Ona göre Türkiye'de ticaret yapabilecek yeterli sayıda Türk girişimci bulunmaktadır.
Ayrıca Amerika'da yaşayan Türklerin ekonomik başarılarına da geniş yer verilmektedir. Türk göçmenlerin iş kurdukları, ticaret yaptıkları, mühendislik ve şirket yöneticiliği gibi alanlarda başarı elde ettikleri örneklerle anlatılmaktadır. Yazar bu örnekleri kullanarak Türklerin uygun şartlar altında başarılı iş insanları olabildiklerini göstermeye çalışmaktadır. Sonuç olarak makale beş temel argüman etrafında şekillenmektedir: Türklerin ticaret yapamayacağı iddiası tarihsel ve bilimsel temelden yoksundur. Osmanlı ticaretinde gayrimüslim ve yabancı üstünlüğünün nedeni Türklerin yetersizliği değil, kapitülasyonlar ve yabancı ayrıcalıklarıdır. Batı kamuoyunda Türkler hakkında oluşturulan olumsuz imaj siyasi ve ekonomik amaçlar taşımaktadır. Türkler gerek Türkiye'de gerekse yurt dışında başarılı tüccar ve iş insanları yetiştirebilmektedir. Lozan sonrasında ekonomik bağımsızlığını kazanan Türkiye, kendi girişimci sınıfını oluşturabilecek potansiyele sahiptir.
Müftüzade Kazım Ziya Bey’in Türklerden tüccar ve iş adamı olmaz yaklaşımına karşı ortaya koyduğu karşı anlatı aslında Türkiye’de uzun yıllar Türk akademisi tarafından da tartışılmıştır. Osmanlı ekonomisinde Türk-Müslüman girişimci sınıfının neden Batı Avrupa'daki burjuvazi kadar erken ve güçlü gelişmediği sorusuna cevap arayan araştırmacılar arasında özellikle Sabri F. Ülgener, Mehmet Genç, Mehmet Ali Şevki, Şevket Pamuk, Reşat Kasaba ve Zafer Toprak önemli bir yere sahiptir. Ülgener, meseleyi ekonomik zihniyet üzerinden açıklamış ve Osmanlı toplumunda sermaye birikimi, girişimcilik ve risk alma anlayışının Batı Avrupa'da kapitalizmin yükselişini sağlayan zihniyetten farklı geliştiğini ileri sürmüştür. Ona göre devlet hizmeti, askerlik ve bürokrasi gibi meslekler ticaretten daha itibarlı kabul edildiğinden girişimci sınıfın gelişimi sınırlı kalmıştır. Ayrıca Weber’e yakın bir yaklaşımla Türklerin ticarete rağbeti olup olmamasının ahlakî normlara bile bağlı olduğu vurgulanmıştır. Mehmet Genç ise Osmanlı ekonomik sistemini iaşecilik, fiskalizm ve gelenekçilik kavramlarıyla açıklamıştır. İaşecilik (provizyonizm), halkın temel ihtiyaçlarının karşılanmasını; fiskalizm, devlet gelirlerinin korunmasını ve artırılmasını; gelenekçilik (tradisyonalizm) ise mevcut ekonomik ve toplumsal düzenin devam ettirilmesini amaçlıyordu. Bu nedenle Osmanlı ekonomisinin temel hedefi sermaye birikimini teşvik etmekten ziyade toplumsal istikrarı ve devletin sürekliliğini sağlamak olmuştur. Şevket Pamuk, Osmanlı'nın 18. ve 19. yüzyıllarda dünya ekonomisine eklemlenme sürecini incelemiş ve dış ticaret ağlarının büyük ölçüde Rum, Ermeni, Yahudi ve Levanten tüccarlar tarafından kontrol edildiğini göstermiştir. Pamuk'a göre bunun nedeni etnik bir üstünlük değil, bu grupların Avrupa pazarlarıyla kurdukları güçlü ilişkiler, yabancı dil bilgileri, sermaye birikimleri ve uluslararası ticaret ağlarına erişim imkânlarıdır. Bu noktada Reşat Kasaba, Osmanlı İmparatorluğu'nun dünya kapitalist sistemiyle bütünleşmesini merkeze alan analizinde özellikle "komprador" veya "aracı ticaret burjuvazisi" kavramına dikkat çekmiştir. Kasaba'ya göre 19. yüzyılda Osmanlı dış ticareti giderek Avrupa sanayisinin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş, Avrupa sermayesiyle yerel ekonomi arasında aracılık yapan bir tüccar sınıf ortaya çıkmıştır. Büyük ölçüde gayrimüslim ve Levanten unsurlardan oluşan bu komprador sınıf, Avrupa mallarının Osmanlı pazarlarına girişinde ve Osmanlı hammaddelerinin Avrupa'ya aktarılmasında önemli rol üstlenmiştir. Böylece Osmanlı ekonomisinde dış ticaret üzerinden zenginleşen bir kesim ortaya çıkarken, Türk-Müslüman nüfusun önemli bir bölümü tarım, askerlik ve bürokrasi alanlarında yoğunlaşmaya devam etmiştir. Kasaba'nın yaklaşımı, Osmanlı'daki ekonomik farklılaşmayı etnik özelliklerle değil, dünya kapitalist sistemi içerisinde oluşan bağımlılık ilişkileri ve ticaret ağlarıyla açıklaması bakımından önem taşımaktadır. Reşat Kasaba'nın Osmanlı'nın dünya ekonomisine eklemlenmesine ilişkin değerlendirmeleri, Immanuel Wallerstein'ın Dünya Sistemi Teorisi ile birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı hale gelmektedir. Wallerstein'a göre dünya ekonomisi; merkez, yarı çevre ve çevre ülkelerden oluşan hiyerarşik bir yapı arz etmektedir. Bu sistem içerisinde merkez ve çevre ülkeler arasında belirgin bir uluslararası iş bölümü bulunmaktadır. Çevre ülkelerin temel işlevi, merkez ülkelere hammadde ve düşük maliyetli iş gücü sağlamaktır. Bu süreçte çevre ülkeler, ürettikleri malları ve hammaddeleri nispeten düşük fiyatlarla ihraç etmek zorunda kalırken, yüksek katma değerli sanayi ürünlerini merkez ülkelerden daha yüksek fiyatlarla ithal etmektedir. Böylece dünya ekonomisinde merkez ülkeler lehine işleyen eşitsiz bir değişim mekanizması ortaya çıkmakta ve çevre ülkelerin ekonomik bağımlılığı yeniden üretilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu da çevre ülkesi konumunda bağımlı bir ekonomiyi temsil ettiğinden Türklerin ticarî sisteme eklemlenmesi oldukça zordur. Bu uluslararası ticarî sistemin ülkedeki uzantıları Türkler değil Rum, Ermeni ve Levanten tüccarlardır. O yüzden Türkler oyun dışı kalmaktadır. Zafer Toprak ise Osmanlı'nın son döneminde gelişen Millî İktisat düşüncesini incelemiş ve İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet yönetimlerinin ekonomik hayatta daha güçlü bir Türk-Müslüman girişimci sınıfı oluşturmayı hedeflediğini belirtmiştir. Ona göre Cumhuriyet'in ilk yıllarında uygulanan politikaların temel amaçlarından biri, tarihsel nedenlerle ticaret ve sanayide geri planda kalmış olan Türk girişimcilerini desteklemek ve bir "millî burjuvazi" yaratmaktı. (Friedrich List’in yaklaşımları) Sonuç olarak bu araştırmacıların ortak noktası, Türklerin ticaret veya girişimcilik konusunda doğuştan gelen bir eksikliğe sahip oldukları görüşünü reddetmeleri ve meselenin tarihsel kurumlar, ekonomik yapı, devlet politikaları, uluslararası ticaret ağları, dünya ekonomisiyle bütünleşme süreçleri ve toplumsal zihniyet gibi faktörlerle açıklanması gerektiğini savunmalarıdır. Bu nedenle günümüz akademik literatüründe tartışılan konu, "Türkler neden tüccar olamadı?" sorusundan çok, "Osmanlı ekonomik sistemi neden Batı Avrupa'dakinden farklı bir girişimci ve sermayedar sınıf üretti?" sorusu etrafında dönmüştür.
Yazımda ortaya koyduğum makale 1923 yılında Amerika'da banka yöneticisi olarak çalışan Müftüzade Kazım Ziya Bey tarafından kaleme alınmış ve dönemin Batı kamuoyunda yaygın olan "Türkler ticaret ve iş hayatında başarılı olamaz" iddiasına cevap vermek amacıyla yazılmıştır. Metin, erken Cumhuriyet döneminin ekonomik milliyetçilik anlayışını ve Türk girişimci sınıfını savunma çabalarını yansıtan önemli bir kaynak niteliğindedir. Bu yönüyle makale, erken Cumhuriyet döneminde gelişen "millî iktisat", "millî burjuvazi" ve "ekonomik bağımsızlık" düşüncelerinin önemli bir örneği olarak değerlendirilebilir. Ayrıca daha sonra Zafer Toprak'ın, Reşat Kasaba'nın, Mehmet Genç'in, Mehmet Ali Şevki'nin ve Şevket Pamuk'un tartışacağı Türk girişimci sınıfı meselesinin dönemin aydınları tarafından nasıl algılandığını ve nasıl tartışıldığını göstermesi bakımından da oldukça değerli bir kaynaktır. Bu perspektifte uluslararası ve ulusal alanda düşünürsek, Türkiye iş hayatında bugünün dünyasında iyi bir konuma gelmiştir. Türkler tembeldir ve onlardan iş insanı çıkmaz yaklaşımı artık bir anlam ifade etmemektedir. Öğrenilmiş çaresizlik de değildir öğretilmiş çaresizlik de. Yurtdışında birçok önemli iş insanı, bilim insanı, sanatçı Türk olarak tanınmaktadır. Örneğin Paris merkezli Uluslararası Enerji Ajansı'nda icra direktörlüğünü bir Türk yönetmektedir: Fatih Birol. Yine Dünya Odalar Federasyonu (WCF) Başkanı ve Avrupa Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği (EUROCHAMBRES) Başkan Yardımcısı Mustafa Rifat Hisarcıklıoğlu'dur. Bu örnekler arttırılabilir. Bu örnek insanlar gösteriyor ki Türkler de çalışırsa, üretirse, ürettiği malını satarsa, bilgisini kullanırsa, çeşitli alanlarda gerekli yeterlilikleri gösterirse ve en önemli ulusal ve uluslararası camiada iyi bağlantılar (network) kurarsa başarılı tüccar, iş insanı hatta sanayici olarak çok önemli yerlere gelebilir. Tarih bize göstermektedir ki ticarî başarı doğuştan gelen bir özellik değil, uygun kurumların, sermaye birikiminin, eğitimin ve girişimcilik kültürünün ürünüdür. Müftüzade Kazım Ziya Bey'in 1923 yılında sorduğu soru bugün hâlâ önemini korumaktadır. Ancak artık mesele "Türkler tüccar veya iş adamı olabilir mi?" sorusu değil, "Türk girişimciliğini nasıl daha ileri taşıyabiliriz?" sorusudur. Yapılması gereken müteşebbis yani girişimci ruhu hem kamusal (devlet gibi) hem de bireysel (toplumun bireyleri gibi) desteklerle ortaya çıkarabilmektir. Bu noktada Müftüzade Kazım Ziya Bey'in yazdıkları ve bu konuda yapılan akademik çalışmalar da meyvelerini verdiğini gösteriyor. "Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar" yani "hakikatin ışığı, fikirlerin çarpışmasından doğar". Kısaca aramaktan, tartışmaktan, sorgulamaktan ve çalışmaktan korkmayalım. Eninde sonunda şartlar ve koşullar gerçekleştikçe zaman çabamızın karşılığını bizlere verecektir. Merhum Profesör Doktor İlber Ortaylı söylemiyle "Zaman Kaybolmayacaktır.”
KAYNAK
· Mufti-Zade K. Zia, "The Turk As A Busıness”, Current History, November, 1923, Vol. 19, No. 2 (NOVEMBER, 1923),pp. 253-256.
· Müftü Zâde Ziya Efendi, “Türkler Ticaret ve İş Adamı Değil midir?” .-- Ayın Tarihi.-- Ankara: Matbuat Müdüriyet-i Umumiyesi, Kanunuevvel 1339 [Aralık 1923].-- cilt: II, sayı: 4, sayfa: 59-63.
· Muftyzade K Zia Bey, Speaking Of The Turks, New York, 1922.
· Müftüzade Kazım Ziya Bey, Türkler Hakkında, çev. Ruveyda Ertaş, Dorlion Yayınlar, 2021.

GÖRSEL: Müftüzade Ziya Bey ve “Türkler Ticaret ve İş Adamı Değil Midir?” Olarak Tercüme Edilen Makalenin İngilizce ve Türkçe Nüshası