Acı, hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır. Hiç kimse yaşamını bütünüyle acısız sürdüremez. Bir kayıp yaşarız, hayal kırıklığına uğrarız, sevdiklerimizden ayrılırız, hastalanırız ya da umduğumuz bir şey gerçekleşmez. Bunların hiçbiri sıra dışı değildir; insan olmanın doğal sonucudur.

İlginç olan, acının kendisinden çok onunla kurduğumuz ilişkidir.

Sanki acıyı yalnızca yaşamakla kalmıyor, farkında olmadan büyütüyoruz.

Bazen, toplum olarak acıya gereğinden fazla yer verdiğimizi düşünüyorum. En çok izlenen dizilerde mağdurlar var. En çok dinlenen şarkılar ayrılığı, özlemi ve terk edilişi anlatıyor. Haber bültenlerinde ise umut, çoğu zaman birkaç dakikayı geçemiyor; felaketler saatlerce konuşuluyor.

Belki de bunun nedeni, acının zihnimizde mutluluktan daha fazla yer bulmasıdır. Çünkü benzerini kendi iç dünyamızda da yapıyoruz.

Bir ayrılığın ardından günlerce aynı şarkıyı dinlemek, eski fotoğrafları tekrar tekrar karıştırmak, sosyal medyada onun hesabına defalarca girip ne yaptığını kontrol etmek… Bunların hiçbiri yaşananı değiştirmez. Ama yine de acının biraz daha bizimle kalmasına izin veririz.

Bazen haksızlığa uğradığımız bir olayı yıllar sonra bile aynı öfkeyle anlatırız. Bazen bize iyi gelmediğini bildiğimiz bir ilişkinin kapısını yeniden çalarız. Bazen de affedemediğimiz biri yüzünden yalnızca onu değil, kendimizi de geçmişe zincirleriz.

Acı, sadece yaşadıklarımızdan değil; değiştirmeye cesaret edemediklerimizden de beslenir.

Çünkü bazı yaralar, iyileşmediği için değil; biz sürekli kabuğunu kaldırdığımız için kapanmaz.

Eski fotoğraflara dönerek, aynı şarkıları dinleyerek, aynı öfkeyi yeniden anlatarak acının kabuğunu her defasında biraz daha kaldırırız.

Elbette acıyı yok sayamayız.

Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde, bir hayalimiz yıkıldığında ya da emek verdiğimiz bir şey elimizden kayıp gittiğinde üzülmek son derece insani bir tepkidir. Asıl sorun, acının misafir olmaktan çıkıp ev sahibi hâline gelmesidir.

Oysa acının da bir zamanı vardır. İlk günlerde bizi korur; yas tutmamıza ve yaşananı anlamlandırmamıza yardımcı olur. Ama hayat, o acının etrafında dönmek zorunda değildir. İyileşmek, yaşananları unutmak değil; onlarla yaşamayı öğrenmektir.

Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:

“Bu acı bana ne öğretti?”

Çünkü aynı olay, bir insanı yıllarca bulunduğu yere çivilerken, başka bir insanın hayatında yeni bir başlangıcın kapısını aralayabilir.

Farkı oluşturan, yaşanan olay değil; ona yüklediğimiz anlamdır.

Bazen acının kendisine değil, onunla yaşamaya alışırız.

Kırılan bir kemiğin iyileşebilmesi için alçı bir süre sonra çıkarılır. Yerinde gereğinden fazla kalırsa, bu kez iyileşmeye değil, hareket etmeyi engellemeye başlar.

Acı da böyledir. İlk günlerde bizi koruyan bir alçı gibidir; ama zamanı geldiğinde çıkarılması gerekir.

Acı bize uğrayabilir; ama hayatımıza yerleşmek zorunda değildir.

Hayat yalnızca acıdan ibaret değildir.

Mutluluğun da, umudun da, yeniden başlamanın da en az acı kadar gerçek olduğu bir yerdir.

Yapmamız gereken, acıyı inkâr etmek değil; onun bize söyleyeceklerini dinledikten sonra, zamanı geldiğinde usulca uğurlayabilmektir.

Yaşam coşkunuz daim olsun…