Medyada hemen hemen her hafta, kimi yerel, kimi ulusal, kimi de uluslararası ölçekte dağıtılan pek çok ödül haberi yer alıyor. Özellikle sinema, televizyon ve müzik ödülleri günlerce konuşuluyor. Kırmızı halılar, gösterişli sahneler, alkışlar…

Ve sonunda o merakla beklenen an geliyor:

“Ve kazanan…”

En iyi kadın/erkek oyuncu, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi film…

Ödüller sahiplerini buluyor. Benim ise aklıma başka bir soru geliyor:

Peki bizim ödüllerimizi kim verecek?

Çünkü hepimizin, senaryosunu kendimizin yazdığı ve yönettiği bir hayat filmi var. Ve doğrusu, bu filmlerde bazen Oscar’lık performanslar sergiliyoruz. Özellikle dram konusunda… Başımıza gelenleri anlatırken bizden daha iyi bir mağdur bulmak kolay değil. Üstelik yalnızca yaşadıklarımızı anlatmakla kalmıyor, başımıza gelebilecek yeni felaketlerin senaryolarını da büyük bir ustalıkla yazıyoruz.

“Zaten hep böyle oluyor.”

“Benim şansım hiç yok.”

“İnsanlara güvenilmiyor.”

“Bir şeyler tam yoluna girecek derken mutlaka başka bir sorun çıkıyor.”

Böylece yaşadığımız olayın kendisinden daha büyük bir hikâye kuruyoruz. Sonra da o hikâyenin içinde yaşamaya başlıyoruz. Üstelik kendi filmimizde başrolü oynarken, kötü karakterleri de özenle seçiyoruz.

Zalim patron…

Anlayışsız eş…

Sert öğretmen…

Bizi anlamayan aile…

Değerimizi bilmeyen arkadaşlar…

Bize kötülük yapan insanlar…

Onlara biçtiğimiz roller ne kadar güçlüyse, bizim mağduriyetimiz de o kadar büyüyor. Ve farkında olmadan onlara da kendi hikâyemizde daha büyük roller veriyoruz.

Belki de asıl sorun burada başlıyor.

Çünkü mağdur rolü bir süre sonra yalnızca oynadığımız bir rol olmaktan çıkıp kimliğimizin bir parçasına dönüşebiliyor. Her yeni olayda aynı bakış açısını kullanıyor, farklı insanlarla ve farklı koşullarda olsa bile benzer duyguların içinde buluyoruz kendimizi. Sanki oyuncu değişiyor ama senaryo değişmiyor.

Peki neden?

Çünkü mağdur olmak, her ne kadar acı verse de, bazı durumlarda konforlu bir taraf da taşır. Başımıza gelenlerden dolayı sorumluluğu başkasına bırakabilir, “Ben ne yapabilirim ki?” diyebiliriz. Kendimizi değiştirmek, sınırlarımızı gözden geçirmek ya da yeni bir karar almak zorunda kalmayız. Üstelik çevremizden anlayış, destek ve sempati de görebiliriz. Bu yüzden bazen acı veren bir rolü bile bırakmak istemeyebiliriz.

Oysa hayatımızda gerçekten bir değişiklik istiyorsak, önce oynadığımız rolü sorgulamamız gerekir.

Ben bu hikâyede kimim?

Her olayda neden aynı rolü üstleniyorum?

Yaşadıklarımın dışında benim değiştirebileceğim ne var?

Bunlar kolay sorular değildir. Çünkü cevaplar bizi başkalarına bakmaktan çıkarıp kendimize bakmaya zorlar. Ama belki de gerçek değişim tam burada başlar.

Başımıza gelen her şey bizim seçimimiz değildir. Her insanın hayatında kontrolü dışında gelişen kayıplar, haksızlıklar, hayal kırıklıkları ve zorlayıcı dönemler vardır.

Mesele bunların hiç yaşanmamasını sağlamak değildir.

Mesele, yaşananların hayatımızdaki bütün rolleri belirlemesine izin vermemektir.

Çünkü başımıza gelen olayları her zaman seçemeyiz. Ama bundan sonra hangi rolü oynayacağımıza dair seçimler yapabiliriz. Belki de artık toplumun, ailemizin, geçmişimizin ya da yaşadığımız bir olayın bize biçtiği rolü oynamak yerine kendi senaryomuzu yeniden yazmanın zamanı gelmiştir.

Kötü karakterleri değiştiremiyorsak bile, onlara ayırdığımız sahneleri kısaltabiliriz. Geçmişte yaşananları değiştiremiyorsak, bundan sonraki bölümlerin nasıl ilerleyeceğine karar verebiliriz. Ve belki bir gün hayatımızın final jeneriği akarken, geriye dönüp baktığımızda en büyük başarımızın başkalarını yenmek değil, kendi hikâyemizin sorumluluğunu elimize almak olduğunu fark ederiz.

Çünkü hayatımızdaki en önemli ödül, başkalarının bize verdiği bir heykel ya da plaket olmayabilir. Bazen gerçek ödül; kendi hayatımızda yeniden başrolü üstlenebilmektir.

Peki sizin hayat filminizde senaryoyu kim yazıyor?

Yaşam coşkunuz daim olsun…