Hayatımızda değiştirmek istediğimiz pek çok şey vardır.
Bizi mutsuz eden bir iş, iyi gelmeyen bir ilişki, sağlığımızı olumsuz etkileyen alışkanlıklar, sürekli ertelediğimiz bir karar ya da uzun zamandır şikâyet ettiğimiz bir yaşam biçimi…
Bunların farkındayızdır. Hatta çoğu zaman ne yapmamız gerektiğini de biliriz.
Peki öyleyse neden değişmeyiz?
Neden bizi mutsuz eden bir hayatın içinde kalmaya devam eder, değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirmek için harekete geçmekte zorlanırız?
Belki de bunun cevabı, insan davranışlarının arkasındaki iki güçlü duyguda gizlidir: acı ve haz.
İnsan, acıdan uzaklaşmaya ve hazza yaklaşmaya eğilimlidir. Bazen bir ödülün peşinden gider, bazen bir cezadan kaçınır. Çocukken öğrenmeye başladığımız bu mekanizma, yetişkinlikte de davranışlarımızın önemli bir bölümünü belirlemeye devam eder.
Ancak burada ilginç bir durum ortaya çıkar.
Bazen değiştirmek istediğimiz şey bize zarar verdiği hâlde, onu bırakmak daha büyük bir kayıp gibi gelir.
Sigara içmenin sağlığımıza zarar verdiğini biliriz ama sigaradan vazgeçmek, bize sigara içmekten daha zor ve daha rahatsız edici gelebilir. Fazla yemenin sonuçlarını biliriz ama sevdiğimiz yiyeceklerden vazgeçmek istemeyiz. Sosyal medyada saatler geçirmenin zamanımızı tükettiğinin farkındayızdır ama telefonu elimizden bırakmak yerine bir video daha izlemeyi tercih ederiz.
Çünkü zihnimiz yalnızca uzun vadeli sonuçlara bakmaz.
O an ne hissedeceğimize de bakar.
Bir davranış bize kısa vadede rahatlık, keyif veya güven veriyorsa, uzun vadede doğuracağı olumsuz sonuçları bilmemize rağmen onu sürdürmeye devam edebiliriz.
İşte bu nedenle yalnızca “Bunu yapmam gerektiğini biliyorum.” demek çoğu zaman değişmek için yeterli değildir.
Bilmek başka, harekete geçmek başkadır.
Bunun bir başka nedeni de geçmiş deneyimlerimizin üzerimizde bıraktığı izlerdir.
Bir şeyi defalarca denemiş ve başarısız olmuşsak, bir süre sonra yeniden denemeye gerek olmadığına inanmaya başlayabiliriz. Geçmişte değişememiş olmak, gelecekte de değişemeyeceğimiz düşüncesine dönüşebilir.
Oysa şartlar değişmiş olabilir.
Biz değişmiş olabiliriz.
Ama geçmişte öğrendiğimiz sınırlar, bugün hâlâ bizi olduğumuz yerde tutuyor olabilir.
Bir insanın yıllar önce kendisi hakkında verdiği bir karar, farkında olmadan bugünkü hayatının sınırlarını belirleyebilir.
“Ben böyleyim.”
“Bunu yapamam.”
“Benden bu kadar.”
“Artık çok geç.”
Bu cümleler bazen gerçeklerden çok, geçmiş deneyimlerin bizde bıraktığı izlerin sesidir.
Bir de kaybetme korkusu vardır.
Elimizdekini kaybetmekten korktuğumuz için, sahip olmak istediğimiz şeye doğru adım atmayabiliriz. Yeni bir işe geçmek isteriz ama mevcut işimizi bırakmaya cesaret edemeyiz. Yeni bir ilişkiye başlamak isteriz ama geçmişte yaşadığımız hayal kırıklığının yeniden yaşanmasından korkarız. Bir alışkanlığımızdan kurtulmak isteriz ama onsuz nasıl yaşayacağımızı bilemeyiz.
Bazen insan, mutsuz olduğu yerde kalmayı; bilinmeyen bir ihtimale doğru yürümekten daha güvenli bulur.
Yeniden Doğmak isimli kitabımda, karakterim Burak’ın yaşadığı dönüşüm de tam olarak böyle bir fark edişle başlamaktadır. Burak hayatının dışarıdan bakıldığında yolunda görünen taraflarının ardında, aslında kendisinden ne kadar uzaklaştığını fark eder. Alışkanlıklarını ve kendisine çizdiği sınırları sorgulamaya başladıkça, onu mutsuz eden şeyin yalnızca yaşadıkları değil, kendi hayatına dair farkında olmadan yaptığı seçimler olduğunu görür. Bu farkındalık, Burak’ın geçmişini değiştirmez; ama geleceğini nasıl yaşayacağına dair bakışını değiştirir.
Halk arasında buna “bıçağın kemiğe dayanması” denir.
İnsan bazen değişmek için önce acının dayanamayacağı bir noktaya ulaşmasını bekler.
Oysa değişim için mutlaka dibe vurmak zorunda değiliz.
Hayatımızda bir şeylerin değişmesi için illa büyük bir kayıp, ciddi bir hastalık ya da ağır bir kriz yaşamamız gerekmiyor.
Bazen yalnızca kendimize dürüst bir soru sormamız yeterli:
“Böyle devam edersem ne olacak?”
Ardından bir soru daha:
“Değiştirirsem ne olacak?”
Bu iki soru, bizi çoğu zaman farkında olmadığımız bir gerçekle karşılaştırabilir.
Çünkü kararlarımızın yalnızca sonuçları değil, sonuçlara yüklediğimiz anlamlar da vardır.
Bir davranışın bize verdiği kısa süreli haz ile uzun vadede ödeyeceğimiz bedel arasında seçim yaparız. Bazen de tam tersine, kısa vadeli bir rahatsızlığa katlanarak uzun vadede daha iyi bir hayatın kapısını açarız.
Spor yapmak yorucudur ama sonrasında kendimizi daha iyi hissederiz.
Sağlıklı beslenmek başlangıçta zor gelebilir ama zamanla bedenimizdeki değişimi fark ederiz.
Bir alışkanlığı bırakmak huzursuz edebilir ama bir süre sonra onsuz da yaşayabildiğimizi görürüz.
Bir karar vermek korkutucu olabilir ama karar vermemenin de bir bedeli olduğunu fark ederiz.
Belki de mesele acıdan tamamen kaçmak ya da sürekli hazzın peşinden gitmek değildir.
Mesele, hangi acıya katlanmaya ve hangi hazzı beklemeye değer olduğunu öğrenmektir.
Çünkü bazen bugün yaşayacağımız küçük bir rahatsızlık, yarının büyük bir rahatlığını hazırlayabilir.
Bazen de bugün aldığımız küçük bir haz, yarının büyük bir pişmanlığına dönüşebilir.
Hayatın ilginç tarafı şu ki, her seçimimizin bir bedeli vardır.
Değişmenin de bedeli vardır.
Değişmemenin de.
Harekete geçmenin de.
Yerimizde kalmanın da.
Bu nedenle belki de kendimize sürekli “Bunu yapmak istiyor muyum?” diye sormak yerine, zaman zaman daha önemli bir soru sormalıyız:
“Bu seçimin bana bugün verdiği şey ile yarın benden götüreceği şey arasında nasıl bir denge var?”
Çünkü bazen hayatımızı değiştirecek olan şey, daha fazla bilgi edinmek değil; zaten bildiğimiz bir gerçeğe rağmen neden hâlâ aynı yerde durduğumuzu fark etmektir.
Ve belki de gerçek özgürlük, acıdan tamamen kaçabilmek değil; hangi acının bizi geriye, hangisinin ise daha iyi bir hayata götürdüğünü ayırt edebilmektir.
Yaşam coşkunuz daim olsun…