“Dostlar Düşmanlar, Çoklu İlişkiler ve Savaş Paradigmaları

Etimolojik kökeni Eski Yunanca Eurṓpē ve Asía kelimelerine dayanan ve 19. yüzyılda modern coğrafi bir kavrama dönüşen Avrasya, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ile dünya nüfusunun büyük kısmını barındıran yapısıyla ilk insandan beri büyük güçlerin egemenlik mücadelesine sahne olmuş ve "tarihin yapıldığı kara parçası" unvanını kazanmıştır. Klasik jeopolitik teorilerde Sir Halford Mackinder’ın Heartland (Kalpgah) yaklaşımı, Nicholas Spykman’ın Rimland (Kenar Kuşak) doktrini ve Amiral Mahan’ın deniz stratejilerinden; modern dönemde Zbigniew Brzezinski’nin "büyük satranç tahtası" benzetmesi, Samuel Huntington’ın medeniyetler eksenli "kararsız ülkeler" analizi ve Aleksandr Dugin’in "Yeni Avrasyacılık" (Neo-Eurasianism) akımına kadar bu devasa kütle, küresel güç dengesinin kalbi sayılmıştır. İlk makalede teorik altyapısını bu şekilde kurduğumuz bu coğrafya, günümüzde kalıcı dostlukların veya ebedi düşmanlıkların yerini çıkarların esnek doğasına bıraktığı, enerjinin askeri ve diplomatik bir silah olarak kurgulandığı çok katmanlı ve akışkan bir ilişkiler ağını barındırmaktadır. Nitekim fosil yakıt kaynaklarını ve geçiş hatlarını kontrol etmek isteyen statükocu aktörler ile alternatif koridorlarla düzene meydan okuyan yükselen güçler arasındaki bu amansız rekabet, siber operasyonlardan asimetrik çatışmalara uzanan yeni nesil savaş paradigmalarını tetiklemektedir. Kökeni Amerikalı siyaset bilimci Graham T. Allison tarafından Amerikan dış politikası ve ABD-Çin rekabeti bağlamında literatüre kazandırılan ve adını Antik Yunan tarihçisinden alan Thucydides (Tukidides) Tuzağı da tam bu noktada devreye girmekte; egemen güç ile yükselen güç arasındaki bu karşılıklı güvensizlik ve yanlış hesaplama riski, taraflar başlangıçta barış istese dahi Avrasya’nın merkezinde yer aldığı 21. yüzyılın en büyük küresel çatışma potansiyelini ve kaçınılmaz savaş tehlikesini doğurmaktadır.

Avrasya’da büyük güçlerin siyasal mücadele şekli veya siyasal ilişkileri geçmişten günümüze farklılıklar geçirmiştir. Bu çalışmada Avrasya’daki mücadele şeklini analiz etmek için “mukayese (karşılaştırma) yöntemi” kullanılacaktır. Bu çalışmada bir durum tespitini ortaya koyabilmek için karşılaştırma yapılacaktır. Bunun için de bir karşılaştırma ölçütü ortaya koymak bir zorunluluktur. Tarihsel olarak Avrasya’daki siyasal ilişkileri bir bütün şeklinde ele almak için Sanayi Devrimi bir karşılaştırma ölçütü olarak ele alınacaktır. Sanayi Devrimi, ortaya çıktığı ana kadar siyasal ilişkileri belirlemekte olan toprak mülkiyetine dayalı tarımsal üretim anlayışının bir sonucu olan siyasal ilişkiler ağını tüm dünyada değiştirmiştir. Üretim-Tüketim Dengesi, pazar, hammadde, mamul, ulaşım ve lojistik, bürokrasi, devlet, savaş vb. tüm bu kavramlar Sanayi Devrimi sonrası ya ortaya çıktı ya da anlamları yeniden inşa (re-building) edildi. O yüzden Avrasya’daki siyasal ilişkiler iki ana eksende incelenecektir: Sanayi Devrimi Öncesi Siyasal İlişkiler (Traditional Mode) ve Sanayi Devrimi Sonrası Siyasal İlişkiler (Modern-Postmodern Mode).

Sanayi Devrimi Öncesi Siyasal İlişkiler (Traditional Mode)

Sanayi Devrimi öncesi siyasal ilişkiler her ne kadar değişim geçirme eğilimi gösterse de veya bazı Avrupa ülkeleri ticaret ile ticaret kapitalizmi sayesinde sanayileşme içine girseler de (Mikro Scale=Microscopic) dünyadaki siyasal ilişkiler halen toprak mülkiyetine ve tarımsal üretime dayanmaktaydı. Dünyanın geniş sahasında (Macro Scale=Macroscopic) yaşayan siyasal yapılar bırakın sanayi devrimini tarımsal devrimi dahi tam manası ile gerçekleştirememişti. O yüzden dünyadaki siyasal ilişkiler daha çok toprak mülkiyetine dayanan siyasal ilişkiler tarafından belirleniyordu. Avrasya’da Sanayi Devrimi’ne kadar (18. yüzyılın ortalarından başlayarak 19. yüzyıl) geneli itibari ile geleneksel yapıda siyasal ilişkilerin yürütüldüğü bir coğrafyaydı. Avrasya genelinde Sanayi devrimi öncesi siyasal ilişkiler iki yapıda görülmektedir: Yerel siyasi çatışmalar ve uzlaşmalar; İmparatorlukların siyasal çatışma ve uzlaşmaları. İlk olarak yerel siyasi çatışma ve uzlaşmalara, mikro ölçekteki coğrafi güçlerin veya siyasal yapıların siyasal çatışmaları ve uzlaşmaları örnek olarak verilebilir. Knezlikler, prenslikler, hanlıklar, rajalar vb. küçük ölçekli siyasal yapıların kendi aralarındaki siyasal çatışmaları ve uzlaşmaları tarihsel olarak bu coğrafyada görülen siyasal mücadele şeklidir. Fakat mikro ölçekteki her siyasal güç merkezi makro ölçekte bir siyasal güç merkezi olmaya adayı olduğu da bilinmesi gerekmektedir. Rusların küçük bir knezlikten büyük bir çarlığa dönüşmesi veya Moğolların içinde küçük bir boyun başında bulunan Temuçin’in büyük bir imparatorluk kurması bu tespite örnek olarak gösterilebilir. İkinci olarak Avrasya’da görülen siyasal mücadele tipi imparatorlukların siyasal çatışma ve uzlaşmalarıdır. Burada Avrasya için çarpışan makro ölçekteki imparatorlukların siyasal çatışmaları ve uzlaşmaları kastedilmektedir. Makedonya-Pers, Bizans Sasani, Araplar-Çinliler, Haçlı-Selçuklu (ya da Eyyübî) örnek olarak gösterilebilir. Diğer mücadele şeklinin tam tersi olarak her makro siyasi güç, tarihin seyri içinde mikro bir siyasi güç haline düşebilir veya tamamen tarihteki politik arenadan çekilebilir. İskender İmparatorluğu’nun onun ölümünden sonra komutanları arasında parçalanarak dağılması veya Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun atabeyliklere bölünerek tarih sahnesinden çekilmesi örnek olarak gösterilebilir.

Sanayi Devrimi Sonrası Siyasal İlişkiler (Modern-Postmodern Mode)

Daha önce bahsedildiği gibi Sanayi Devrimi, ortaya çıktığı ana kadar siyasal ilişkileri belirlemekte olan toprak mülkiyetine dayalı tarımsal üretim anlayışının bir sonucu olan siyasal ilişkiler ağını tüm dünyada değiştirmiştir. Sanayi Devrimi sonrası ortaya çıkan siyasal ilişkiler (Modern-Postmodern Mode) üç alt başlık içinde irdelenecektir: 19. yüzyılın İkinci Yarısından 1945’lere Avrasya’da Büyük Oyun (Great Game), 1945’lerden 11 Eylül 2001’e (Soğuk Savaş) Avrasya, 11 Eylül 2001’den Günümüze Avrasya. 19. yüzyılın İkinci Yarısından 1945’lere Avrasya’da Büyük Oyun (Great Game) adı verilen siyasi ve ekonomik bir mücadele tipi yaşanmıştır. Avrasya’da bu siyasal mücadelelerde büyük güçlerin aşırı güç kullanımı yaşanmıştır. Dünya Savaşı gibi iki büyük savaş yaşanmıştır. Komünizm, Faşizm, Liberalizm gibi siyasal ideolojilerin kendini hissettirdiği bir dönemdir. Yani Avrasya’daki büyük güçlerin siyasal mücadelesine bu kez ideoloji gerçeği de eklenmişti. Avrasya’da bazı mücadele tipleri de yaşanmıştı bu dönemde. Çarlık Rusyası (Avrupa/Asya)-İngiltere (Avrupa) mücadelesi (ki I. Dünya Savaşı’ndan sonra SSCB-İngiltere mücadelesi olacak), Çarlık Rusya (Avrupa/Asya)-Japonya (Asya) mücadelesi ve İngiltere (Avrupa)-Almanya (Avrupa) mücadelesinin sosyal bilimcilere gösterdiği gibi artık büyük güçler arasındaki siyasi mücadele hem bir ideoloji hem de bir kıtalararası mücadele konseptinde yapılacaktı. Ayrıca bu dönemde siyasi mücadeleleri şekillendiren ve arkasında ideolojik olaylar bulunan devrim, ihtilal gibi rejimleri değiştiren bazı toplumsal eylemler de yaşanmıştır. Fransız Devrimi’nden başlayan süreç Amerikan Devrimi (1775-1783, Amerikan İç Savaşı bu sürecin devamıdır), Rus Devrimi, Çin Devrimi, Türk Devrimi, Gandhi’nin Hindistan Hareketi gibi bazı liderlerin kontrolünde kolektif eylemler yaşanmıştır. Bu hareketlerin temelinde ve hipotezlerinin ortaya konmasında Sanayi Devrimi önemli bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.[i] Avrasya’daki siyasi mücadelelere eklemlenen başka bir düşünce boyutu ise milliyetçilik gerçeğidir. Milliyetçilik hem Fransız Devrimi’nin hem de Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkardığı bir gerçektir.[ii] Avrasya’daki siyasi mücadelelere katılan büyük güçleri değerlendirirken Rus milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği, Çin milliyetçiliği, Arap milliyetçiliği gibi kavramları kullanılması bile milliyetçilik etkisinin bu siyasi mücadelelere etkisini göstermeye kafidir. Avrasya’da Sanayi Devrimi sonrası yaşanan siyasal ilişkilerin ikinci evresi ise 1945’lerden 11 Eylül 2001’e (Soğuk Savaş) kadar gerçekleşmiş olan büyük güçlerin güç mücadelesidir. Bu dönem İkinci Dünya Savaşı’ndan dört yolcu uçağının ABD’nin çeşitli yerlerine saldırılarını gerçekleştirdiği tarih olan 11 Eylül 2001’e kadar süren zaman dilimi, Soğuk Savaş Dönemi (Cold War Period) olarak tanımlanabilir.[iii]* Çünkü 11 Eylül 2001’deki saldırılardan sonra Soğuk Savaş Dönemi’ndeki mücadele konsepti değişti. NATO ve Batı Dünyası mücadele kapsamına “terörü” aldı. Bunu asimetrik savaş konsepti olarak ilan etti. Yani Batı’nın Soğuk Savaş Dönemi’nde simetrik güç kapsamı içine aldığı SSCB ve Doğu blokunun yerini başka bir güç kavramı aldı. Bu yönelim ise içinde İslam ülkelerinin bulunduğu Atlas Okyanusu’ndan Büyük Okyanus’a kadar uzanan Avrasya ağırlıklı coğrafyaydı. İleride bu sürece değineceğiz.[iv] Fakat Soğuk Savaş Dönemi’nin de bazı gerçekleri vardı ve bu dönem kendine has özellikleri barındıran bir tarihsel süreci ifade etmektedir. ABD-SSCB Çekişmesi, Blokların Çatışması, Doktrinler Savaşı, Üçüncü Dünya kavramı, Neo-liberalizm, Pro ya da Anti Atlantik, Postmodernizm, kitle kültürünün ortaya çıkışı, propaganda ve söylem savaşları, paktlar, uydu Savaşları, darbeler ve ihtilaller, Kuşak Projeleri, Berlin Duvarı’nın Yıkılışı, SSCB’nin Çöküşü vb. tarihsel olaylar ve algılar bu süreçte ortaya çıkmıştır. Doğal olarak Avrasya’daki güç mücadelesi de bu tarihsel süreçten fazlasıyla etkilenmiştir. Son olarak Avrasya’da Sanayi Devrimi sonrası yaşanan siyasal ilişkilerin üçüncü evresi ise 11 Eylül 2001’den Günümüze büyük güçlerin Avrasya’da yaşadığı güç mücadeleleridir. 11 Eylül 2001’deki saldırılardan sonra Soğuk Savaş Dönemi’ndeki mücadele konsepti değişti. NATO ve Batı Dünyası mücadele kapsamına “terörü” aldı. Bunu asimetrik savaş konsepti olarak ilan etti. Bundan sonra çoğunluğunu İslam ülkelerinin (İslamofobi) oluşturduğu ülkeleri risk haritası içine alarak saldırılara girişti. İşte bu süreçte Büyük Orta Doğu Projesi, Genişletilmiş Orta Doğu Projesi, Arap Baharı gibi projeler de ortaya çıktı. Bu dönemin medeniyetler çatışması veya diyaloğu söylemlerinin arttığı bir dönem olması da dikkat çekicidir. Ayrıca bu dönemde dünyayı etkileyen büyük ekonomik krizler yaşanmıştır. Şu an Avrupa Birliği “Eurozone Crisis” olarak bilinen büyük bir sorun yaşamaktadır. Putinleşen bir Rusya hem Avrasya’da hem de sınırları içinde yeniden toparlanmaktadır. Çin ise kapitalizme entegre olmuş şekilde yükselmektedir. SSCB’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Atlantik merkezli “Tek Kutuplu Dünya=Monopolar World” yeni kutuplarını doğurmak için sancı çekmektedir. Aksi takdirde tek kutbun varlığı tek kutbu işlevsiz hale getirebilir. İşte bu durumda ABD-İngiltere-İsrail-Türkiye gibi ülkelerin bulunduğu Batı Grubu ile Rusya-Çin-İran-Venezuela bulunduğu bir başka grup arasındaki (Hayır Ekseni, Anti Atlantik, Şer Ekseni) siyasal ve ekonomik çekişme gözden kaçmamaktadır. Bunun için son zamanlarda Libya, Suriye ve İran konusundaki siyasal, sosyal ve ekonomik gelişmeleri takip etmek durum tespiti için yeterlidir.

Savaş konseptleri, savaşın amaçlarına, kullanılan araçlara, kuvvetlerin niteliğine ve mücadele alanına göre farklı biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Konvansiyonel savaş, düzenli silahlı kuvvetlerin kara, deniz ve hava unsurlarıyla yürüttüğü klasik savaşı; sınırlı savaş, siyasal ve askerî hedefleri belirli bir alan, süre veya kuvvet kullanımıyla sınırlandırılmış çatışmayı; toplam savaş, devletin askerî, ekonomik, teknolojik ve toplumsal bütün kaynaklarını savaş amacıyla seferber etmesini; yıpratma savaşı, rakibin insan gücü, silah, mühimmat, ekonomik kaynak ve savaşma iradesini uzun süreli mücadeleyle tüketmeyi; manevra savaşı, düşmanı doğrudan tüketmek yerine hareket, hız, kuşatma, baskın ve operasyonel üstünlükle etkisiz hâle getirmeyi; derin harekât, düşmanın yalnızca ön cephedeki kuvvetlerini değil, komuta, ulaştırma, lojistik ve stratejik derinliğini eş zamanlı olarak hedeflemeyi; gerilla savaşını, daha zayıf tarafın küçük ve hareketli birliklerle pusu, baskın, sabotaj ve vur-kaç yöntemlerini kullanmasını; asimetrik savaşı, askerî ve teknolojik kapasitesi birbirinden farklı tarafların birbirlerinin zayıf noktalarını hedef alarak mücadele etmesini; yıldırım savaşını (Blitzkrieg), zırhlı, mekanize ve hava unsurlarının hızlı ve koordineli kullanımıyla düşman savunmasını kısa sürede çökertmeyi; deniz savaşını, deniz yolları, limanlar, donanmalar ve deniz ulaştırmasının kontrolü için yürütülen mücadeleyi; hava savaşını ve hava hâkimiyetini, hava sahasının kontrol edilmesi ve hava gücünün stratejik hedeflere karşı kullanılmasını; nükleer savaşı, nükleer silahların kullanıldığı veya kullanılmasının tehdidiyle yürütülen stratejik mücadeleyi; nükleer caydırıcılığı, nükleer karşılık verme kapasitesi sayesinde rakibin saldırı kararından vazgeçirilmesini; vekâlet savaşını, büyük güçlerin doğrudan karşı karşıya gelmek yerine müttefik, yerel veya başka silahlı aktörler üzerinden rekabet etmesini; ekonomik savaşı, yaptırım, ambargo, ticaret ve finansal araçlarla rakibin ekonomik kapasitesinin sınırlandırılmasını; bilgi savaşını, bilgi toplama, bilgi üstünlüğü sağlama ve rakibin bilgi ortamını etkilemeye yönelik mücadeleyi; psikolojik savaşı, rakibin moralini, kamuoyunu, savaşma iradesini ve karar alma süreçlerini etkilemeyi; siber savaşı, bilgisayar ağları, haberleşme sistemleri, kritik altyapılar ve dijital sistemlere yönelik saldırı ve savunma faaliyetlerini; hibrit savaşı, konvansiyonel askerî güç ile vekâlet unsurları, siber saldırılar, dezenformasyon, ekonomik baskı ve diğer askerî olmayan araçların birlikte kullanılmasını; uzay savaşını, uydu, keşif-gözetleme, haberleşme, seyrüsefer ve erken uyarı sistemleri başta olmak üzere uzay tabanlı kapasitelere yönelik rekabeti; çok alanlı savaşı ise kara, deniz, hava, uzay, siber alan, elektromanyetik ortam, ekonomi ve bilgi alanındaki faaliyetlerin aynı stratejik hedef doğrultusunda eş zamanlı olarak kullanılmasını ifade etmektedir. Bu savaş konseptlerinin tamamı Avrasya açısından ayrı bir önem taşımaktadır; zira Avrasya, kara gücü ve klasik askerî rekabetin yanı sıra enerji kaynakları, deniz yolları, ticaret ve ulaştırma koridorları, nükleer caydırıcılık, uzay ve uydu sistemleri, siber altyapılar, ekonomik yaptırımlar ve bilgi alanlarının kesiştiği, dolayısıyla 21. yüzyılın çok katmanlı güç mücadelesinin en önemli coğrafyalarından biri hâline gelmiş bulunmaktadır.

Tarihsel süreç boyunca Avrasya, farklı dönemlerin stratejik anlayışlarının bizzat sahada test edildiği ana jeopolitik arena olmuştur. Klasik dönemde Thucydides’in "savaşların ilahi nedenlerden ziyade maddi çıkarlar ve siyasi gerilimler sonucunda çıktığı" tespiti ile insan doğasındaki korku ve güç arayışına dayandırdığı kaçınılmaz hegemonya mücadelesi, bugün Avrasya’da yükselen ve mevcut güçler arasındaki varoluşsal gerilimlerde kendisini açıkça göstermektedir. Rönesans döneminde politik güç ve devletin bekasını her türlü ahlaki kaygının üstünde tutan Niccolò Machiavelli, hükümdarın devleti korumak adına her türlü aracı meşru görmesi gerektiğini savunurken; bu felsefenin tarihsel kökeni Roma ozanı Ovidius’un "Exitus acta probat" (Sonuç, yapılan eylemleri haklı çıkarır / Amaca giden her yol mübahtır) ilkesinde ifadesini bulur. Bu anlayış, Avrasya coğrafyasında devletlerin egemenlik mücadelelerinde pragmatizmi tek meşruiyet kriteri haline getirmesine zemin hazırlar. Bu realist güç dinamiğini Doğu hikmetiyle harmanlayan Şeyh Sadi-i Şirazi’nin "[133] Düşmanlarını birbirine karşı kışkırt. Hangisi galip gelirse gelsin sonuçta kazanan sen olursun" anlayışı ile [134]"Düşmanı küçük görüp de kendi hâline bırakma ki büyümesin. Satranç oyununda piyadeyi serbest bırakma ilerleyip şah olmasın" [Hükümdarlara Öğütler, Haz. Nimet Yıldırım İstanbul, 2016: 120] ikazı; Avrasya coğrafyasındaki vekalet savaşlarının, böl-yönet politikalarının, aktörleri birbirine düşürerek tecrit etme hamlelerinin ve bölgesel tehditleri daha piyon aşamasındayken kaynağında yok etme stratejilerinin zamansız bir özeti gibidir. Modern döneme geçildiğinde ise Carl von Clausewitz, "geometrik unsura dayanan kombinezonların uygulama alanı çok daha dardır; bunun için de bir noktada geçici olarak bile kazanılan fiili bir üstünlüğün değeri çok daha fazladır" diyerek ve "stratejide zaferle sonuçlanan muharebelerin sayısı ve azameti, bunları birbirine bağlayan büyük hatların biçiminden çok daha önemlidir" vurgusunu yaparak savaşa akıl, bilimsellik ve soyluluk katmak adına onu geometrik şemalara indirgeyen modern doktrinleri sertçe eleştirir. Clausewitz'e göre Avrasya'nın geniş kara hakimiyetinde aslolan, masa başı harita kombinasyonları değil, karşı hareket korkusundan arınmış, zamanı etkili kullanan ve sahada bizzat elde edilen somut, fiili üstünlüktür.[ Carl Von Clausewitz, Savaş Üzerine, çev. Selma Koçak, Doruk Yayınları, 2015, XV: 134] Nihayetinde post-modern dönemde Avrasya bağlamındaki savaş konsepti; Thucydides’in insan doğasından beslenen hegemonik güç kavgasını, Ovidius ve Machiavelli’nin amaca ulaşmak için her yolu mubah gören devlet aklı pragmatizmini, Şeyh Sadi-i Şirazi’nin dolaylı, engelleyici ve tecrit edici Doğu stratejisini ve Clausewitz’in masa başı geometriyi reddedip sahadaki ezici fiili üstünlüğü merkeze alan anlayışını hibrit harp, bilgi savaşları ve gri bölge çatışmalarıyla tek bir bütüncül potada birleştirmiştir.

Avrasya'daki güç mücadelesi, 19. yüzyıldaki Great Game'den (Büyük Oyun’dan) 21. yüzyılda Büyük Orta Doğu Projesi'ne (BOP) ve giderek asimetrik savaş yöntemlerinin yaygınlaşmasına uzanan farklı stratejik biçimler üzerinden değerlendirilebilir. Great Game, esas olarak Britanya İmparatorluğu ile Çarlık Rusyası'nın Orta Asya'daki nüfuz ve hâkimiyet mücadelesini ifade ederken; Büyük Orta Doğu Projesi, özellikle 2000'li yıllarda ABD'nin Orta Doğu ve çevresindeki siyasi, ekonomik ve güvenlik düzeninin yeniden şekillendirilmesine yönelik yaklaşımı çerçevesinde tartışılmıştır. 2010 yılında Tunus'ta başlayan ve kısa sürede bölgenin farklı ülkelerine yayılan Arap Baharı ise öncelikle bölge toplumlarının kendi siyasal, ekonomik ve sosyal koşullarından kaynaklanan protesto ve ayaklanmalar bütünü olarak ortaya çıkmış; ancak ortaya çıkardığı rejim değişiklikleri, iç savaşlar, dış müdahaleler ve vekâlet mücadeleleri, BOP'un gündeme getirdiği bölgesel dönüşüm ve yeniden yapılanma tartışmalarıyla kesişmiştir. Bu nedenle Arap Baharı'nı doğrudan BOP'un bir sonucu olarak değerlendirmek yerine, BOP ile Arap Baharı'nın Orta Doğu’nun yeniden şekillenmesi sürecinde kesişen, ancak kaynakları ve aktörleri birbirinden farklı iki olgu olduğu söylenebilir. Asimetrik savaş ise devletler veya devlet dışı aktörler arasındaki güç ve kapasite farklılığının, daha zayıf aktör tarafından gerilla, sabotaj, terör, vekâlet, bilgi ve diğer dolaylı mücadele yöntemleriyle telafi edilmeye çalışıldığı savaş biçimidir. Bu açıdan Great Game bir jeopolitik rekabet modeli, BOP bir bölgesel dönüşüm ve stratejik düzenleme projesi, Arap Baharı bölgesel siyasal dönüşüm süreci, asimetrik savaş ise bu dönüşüm ve rekabet ortamında başvurulan mücadele yöntemlerinden biri niteliğindedir. Ancak bu unsurlar Avrasya bağlamında birlikte okunduğunda, bölgenin yalnızca devletlerin askerî güçleri üzerinden değil; siyasi dönüşüm, enerji kaynakları, ulaşım koridorları, bölgesel ittifaklar, dış müdahaleler, vekil aktörler ve asimetrik mücadeleler üzerinden şekillenen çok katmanlı bir rekabet alanı olduğu görülmektedir.

Postmodern savaş anlayışı, klasik savaşın belirli cepheler, düzenli ordular ve açık askerî hedefler etrafında şekillenen yapısından uzaklaşarak savaş ile savaş dışı araçlar arasındaki sınırların belirsizleştiği bir mücadele biçimini ifade etmektedir. Bu süreçte “meta-savaş” anlayışı, savaşın yalnızca fiziksel çatışma alanında değil, bilgi, algı, medya, ekonomi, teknoloji ve toplumsal alanlarda da yürütülebileceği düşüncesini öne çıkarmıştır. Ancak bu yaklaşımın savaşın bütün boyutlarını açıklayan kapsayıcı bir model olarak görülmesi zamanla tartışmalı hâle gelmiş; özellikle Ukrayna, Kafkasya, Orta Doğu ve diğer çatışma alanlarında konvansiyonel askerî gücün hâlâ belirleyici olduğu görülmüştür. Buna karşılık asimetrik savaş, askerî kapasitesi birbirinden farklı aktörlerin doğrudan güç karşılaştırması yerine rakibin zayıf noktalarını hedef aldığı bir mücadele biçimi olarak öne çıkmıştır. Gerilla, terör, vekâlet unsurları, siber saldırılar, sabotaj, bilgi ve psikolojik operasyonlar gibi yöntemlerin konvansiyonel askerî güçle birlikte kullanılması, çağdaş savaşın çok katmanlı niteliğini ortaya koymuştur. Bu nedenle postmodern savaşın temel özelliği konvansiyonel savaşın tamamen ortadan kalkması değil, konvansiyonel, asimetrik, hibrit, siber, ekonomik ve bilgi savaşlarının aynı çatışma ortamında birbirine eklemlenmesi olarak değerlendirilmelidir. Bu dönüşüm Avrasya'da özellikle önemlidir; çünkü bölge, büyük güçlerin konvansiyonel askerî kapasitesi ile vekâlet, ekonomik, enerji, bilgi, siber ve asimetrik mücadele araçlarının aynı anda kullanıldığı çok katmanlı bir jeopolitik rekabet alanıdır.

Suriye ve Afganistan savaşları, çağdaş savaşın yalnızca konvansiyonel güç üstünlüğüyle açıklanamayacağını gösteren iki önemli örnektir. Afganistan'da 2001 yılında ABD ve müttefiklerinin gelişmiş hava gücü, istihbarat, özel kuvvetler ve yerel Kuzey İttifakı unsurlarını birlikte kullanması, Taliban yönetiminin kısa sürede devrilmesini sağlamış; ancak Taliban'ın daha sonra gerilla ve isyan savaşı yöntemlerine başvurması, teknolojik ve konvansiyonel üstünlüğün tek başına kalıcı siyasi sonuç üretmeye yetmediğini ortaya koymuştur. RAND'ın değerlendirmesine göre Afganistan'daki harekât, küçük özel kuvvet gruplarının yerel güçlerle birlikte hareket etmesi ve hassas hava saldırılarının kullanılması bakımından klasik savaş anlayışından farklı bir karakter taşımıştır. Suriye ise bu dönüşümü daha karmaşık biçimde göstermektedir. İç savaşın farklı aşamalarında düzenli ordular, yerel silahlı gruplar, terör örgütleri, dış destekli güçler ve büyük devletler aynı savaş alanında karşı karşıya gelmiş; konvansiyonel askerî harekât, vekâlet savaşı, gerilla, hava gücü, kuşatma, bilgi ve propaganda faaliyetleri aynı çatışma içerisinde birbirine eklemlenmiştir. Bu nedenle Suriye ve Afganistan örnekleri, “postmodern savaşta klasik savaş ortadan kalkmıştır” tezini doğrulamaktan ziyade, klasik savaşın asimetrik, hibrit, vekâlet ve bilgi savaşı yöntemleriyle birleşerek yeni bir savaş bileşimine dönüştüğünü göstermektedir. Bu durum özellikle Avrasya açısından önemlidir; Afganistan Orta ve Güney Asya arasındaki stratejik geçiş alanında, Suriye ise Avrasya'nın batı-güneybatı bağlantısında yer alarak büyük güç rekabetinin askerî, jeopolitik ve vekâlet boyutlarının kesiştiği alanlar hâline gelmiştir.

Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) ile Arap Baharı arasındaki ilişki, 21. yüzyılın başında Orta Doğu’nun siyasal ve jeopolitik dönüşümü açısından ayrıca değerlendirilmelidir. ABD tarafından 2000'li yılların başında gündeme getirilen Büyük Orta Doğu yaklaşımı, bölge ülkelerinde siyasal ve ekonomik reformların, demokratikleşmenin ve toplumsal dönüşümün teşvik edilmesini öngören bir çerçeve olarak ortaya çıkmıştır. 2010 yılında Tunus'ta başlayan ve kısa sürede Mısır, Libya, Suriye, Yemen ve diğer ülkelere yayılan Arap Baharı ise öncelikle bölge toplumlarının kendi siyasal, ekonomik ve sosyal koşullarından kaynaklanan protesto ve ayaklanmalar bütünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu süreçte sosyal medya ve dijital iletişim ağları, geleneksel medya ve devlet denetiminin dışında alternatif bir örgütlenme, haberleşme ve mobilizasyon alanı oluşturarak toplumsal hareketlerin görünürlüğünü ve yayılma hızını artırmış; böylece bilgi, yalnızca iletişim aracı olmaktan çıkarak siyasal bir güç unsuruna dönüşmüştür. Sosyal medyanın kısa sürede geniş kitleleri harekete geçirebilmesi ve devletlerin bilgi üzerindeki denetimini zorlaştırması, otoriter rejimler açısından yeni bir güvenlik ve iktidar sorunu ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte Arap Baharı sonrasında yaşanan rejim değişiklikleri, iç savaşlar, dış müdahaleler ve vekâlet mücadeleleri, BOP'un tartıştığı bölgesel dönüşüm, güvenlik ve siyasal yeniden yapılanma meseleleriyle kesişmiştir. Bu nedenle Arap Baharı'nı doğrudan BOP'un bir sonucu olarak değerlendirmek yerine, BOP ile Arap Baharı'nın Orta Doğu’nun yeniden şekillenmesi sürecinde kesişen, fakat kaynakları ve aktörleri birbirinden farklı iki olgu olduğu ileri sürülebilir. Bu kesişme özellikle Libya, Suriye ve Yemen'de ortaya çıkan iç savaş, dış müdahale ve vekâlet mücadeleleriyle birlikte Orta Doğu’yu Avrasya'nın enerji, ulaşım, güvenlik ve güç rekabeti alanlarıyla daha güçlü biçimde birbirine bağlamıştır.

Postmodern savaş döneminde hava gücü de önemli bir dönüşüm geçirmiş ve insansız hava araçları (İHA) ile silahlı insansız hava araçları (SİHA) savaş alanının temel unsurlarından biri hâline gelmiştir. İHA'lar başlangıçta keşif, gözetleme ve istihbarat amacıyla kullanılırken, teknolojik gelişmelerle birlikte hedef tespiti, hassas vuruş, elektronik harp ve gerçek zamanlı istihbarat aktarımı gibi görevleri de üstlenmiştir. Böylece hava gücü, yalnızca insanlı savaş uçaklarının kapasitesine bağlı olmaktan çıkarak daha düşük maliyetli, uzun süre havada kalabilen ve uzaktan kontrol edilebilen sistemlerle yeni bir boyut kazanmıştır. Karabağ, Libya, Suriye ve Ukrayna gibi çatışmalar, İHA/SİHA'ların keşif, hedef tespiti, hassas saldırı ve topçu ateşinin yönlendirilmesi yoluyla kara harekâtıyla bütünleşebildiğini göstermiştir. Bu gelişme, konvansiyonel hava gücü ile asimetrik ve hibrit savaş arasındaki sınırları giderek belirsizleştirmiştir. Özellikle askerî kapasitesi daha sınırlı devletler ve devlet dışı aktörler açısından İHA/SİHA'lar, teknolojik ve ekonomik açıdan üstün rakiplere karşı asimetrik avantaj sağlayan araçlara dönüşmüştür. Bu nedenle postmodern savaşta hava hâkimiyeti yalnızca hava sahasının kontrolüyle değil; insansız sistemler, uydu teknolojileri, istihbarat ağları, elektronik harp, siber yetenekler ve gerçek zamanlı veri akışının bütünleştirilmesiyle değerlendirilmeye başlanmıştır. Avrasya açısından bakıldığında Karabağ ve Ukrayna gibi çatışmalar, bu dönüşümün somut örneklerini oluşturmakta; İHA/SİHA teknolojileri bölgesel aktörlerin askerî kapasitesini artırarak klasik güç dengelerine karşı yeni bir asimetrik dengeleme imkânı yaratmaktadır. Dolayısıyla İHA/SİHA, postmodern savaşın yalnızca yeni bir silah sistemi değil, savaşın insansızlaşması, insanın sivil zayiat gibi görülmesi, ağ merkezli hâle gelmesi ve farklı mücadele alanlarının birbirine eklemlenmesinin sembollerinden biri olarak değerlendirilebilir.

"Tukidides Tuzağı" ifadesi, Amerikalı siyaset bilimci ve Harvard Üniversitesi profesörü Graham T. Allison tarafından ilk kez 2012 yılında Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalede ortaya atılmıştır. Allison, daha sonra bu kavramı genişleterek 2017 yılında yayımladığı "Destined for War: Can America and China Escape Thucydides's Trap?" (Savaşa Mahkûm Olmak: Amerika ve Çin Tukidides Tuzağından Kaçabilir mi?) adlı kitabıyla küresel diplomasi ve akademi dünyasının merkezine taşımıştır. Terim, her ne kadar adını Antik Yunan tarihçisinden alsa da tamamen 21. yüzyıl Amerikan siyaset bilimi literatürünün ve ABD-Çin rekabetini anlamlandırma çabasının bir ürünü olarak doğmuştur. Bu yönüyle kavram, uluslararası ilişkiler tarihinin en köklü dinamiklerinden birini açıklayan; yükselen yeni bir gücün, mevcut hegemonik gücün küresel ya da bölgesel liderliğini tehdit etmesiyle ortaya çıkan ve kaçınılmaz olarak savaşa zemin hazırlayan yapısal bir gerilim durumunu ifade eder. Adını Antik Yunan tarihçisi Tukidides’in MÖ 5. yüzyıldaki Peloponez Savaşı analizi olan "Atina’nın yükselişi ve bu durumun Sparta’da yarattığı korku, savaşı kaçınılmaz kıldı" tespitinden alan bu yaklaşım, devletlerin rasyonel niyetlerinden ziyade güvensizlik, prestij kaybı kaygısı ve yanlış hesaplamalar üzerine kuruludur. Nitekim liderliğini kaybetmek istemeyen egemen güç ile sistemde hak ettiği yeri almak isteyen yükselen güç arasındaki rekabet, taraflar başlangıçta barış istese bile en ufak bir kıvılcımla topyekûn bir çatışmaya dönüşebilir. Son beş yüz yıldaki büyük güç değişimlerinin yer aldığı 16 vakadan 12’sinin kanlı savaşlarla sonuçlanması bu tuzağın yapısal ağırlığını kanıtlarken; günümüzde ABD ile Çin arasında yaşanan teknolojik, ekonomik ve askeri hakimiyet mücadelesi, insanlığı 21. yüzyılın en büyük Tukidides Tuzağı ve dolayısıyla potansiyel bir küresel çatışma riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Sonuç olarak 21. yüzyıl Avrasya’sı; Doğu’nun pragmatik derinliği ile Batı’nın teknolojik-askerî rasyonalitesinin hibrit savaş alanlarında çarpıştığı yeni bir belirsizlik çağına gebedir. Önümüzdeki dönemde küresel barışın kaderini belirleyecek olan temel dinamik; yükselen ve egemen güçlerin teknolojik ve askerî üstünlük yarışından ziyade, bu tarihsel 'Tukidides Tuzağı'ndan rasyonel bir diplomasi ve stratejik akıl çıkarıp çıkaramayacakları olacaktır.


SONNOTLAR

[i] Theda Skocpol, Devletler ve Toplumsal Devrimler: Fransa, Rusya ve Çin’in Karşılaştırmalı Bir Çözümlemesi, çev. S. Erdem Türközü, Ankara; İmge Kitabevi 1. Baskı, 2004,

[ii] Ernest Gellner, “Bir Kültürel Homojenizasyon Kavramı”, Milliyetçilik Kuramları, çev. Aziz Ufuk Kılıç, İstanbul; Versus Kitap, 2008, ss. 13-36; Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları -Eleştirel Bir Bakış-, Ankara; Doğu Batı Yayınları, No: 33, 3. Baskı, 2009, sf. 29-69.

[iii] *Bu çalışmayı hazırlayanın kendi araştırmaları sonucu ortaya koyduğu yaklaşımıdır. Fakat bu konuda farklı yaklaşımlar da vardır. Bazı çalışmalar SSCB’nin Çöküşünü Soğuk Savaş’ın bitiş tarihi olarak ortaya koyarken bazı çalışmalarda Berlin Duvarı’nın Yıkılışı’nı Soğuk Savaşın sonu olarak ele almaktadır. Sonuçta Soğuk Savaş Dönemi’nin bir literatürü vardır ve başlayış ile bitiş tarihleri farklılık arz etse de Soğuk Savaş Dönemi bir gerçektir.

[iv] Noam Chomsky, 11 Eylül, İstanbul; Om yayınları, 2002, sf. 64; Derya Gülsoy, “Medya’nın Altyapısına Muhalif Bir Yolculuk: Noam Chomsky”, Kadife Karanlık, İstanbul; Su Yayınevi, c. 1, 2. Baskı, ss. 139-185; Ahmet Raşid, İslamiyet, Petrol ve Orta Asya’da Yeni Büyük Oyun, çev. Osman Akınhay, İstanbul; Everest Yayınları, 1. Baskı, 2001. Kaynakçada verilen son çalışma 11 Eylül’den sonra bazı müdahalelerin yapıldığı Afganistan, Irak gibi coğrafyaların 11 Eylül’den önceki durumunu ortaya koyması açısından önemlidir.

Fıfb

New York Times gazetesinde ABD ve SSCB'nin Hürmüz Boğazı üzerindeki çekişmesi hakkında çıkan haber. Belge Tarihi: 23 Ocak 1975 Yer Bilgisi: 1338 - 9487-53

[Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivi Başkanlığı]