Normalde bu haftaki yazımda Avrasya konusunda daha önce yazdığım bir değerlendirmeyi günümüz perspektifinden yorumlayıp yazacaktım. Fakat hem 30 Ağustos Zafer Bayramı yaklaştığından hem de 7 Eylül Aydın Kurtuluş Günü yaklaşmakta olduğundan böyle bir yazıyı kaleme almayı uygun buldum. O yüzden 13.06.2024 tarihli ve 38279681 sayılı karar ile gizliliği kaldırılan arşiv belgelerindeki evrak koleksiyonundan Ramazan Paşa Camii’nden çalınan ve yurtdışına çıkarılan sancağın hikayesini bu yazımda anlatmak istiyorum. Normalde akademik bir puan almak için herhangi bir akademik dergiye gönderebilirdim. Fakat böyle önemli bir tarihi olayın kamuoyu tarafından bilinmesi gerektiğini düşündüğümden ve akademik dergilerde değerlendirme süreçleriyle uzun zaman kaybetmek istemediğimden bu olayı köşemde yazmayı uygun buldum.

Millî Mücadele yıllarında Aydın’da yaşanan işgal ve çatışmaların ardından, Aydın’daki bir camiye ait olduğu anlaşılan işlemeli bir örtü, yıllar sonra Bükreş’te ortaya çıktı. Olay, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin Bükreş Mümessili Cevad Bey’in (Ezine) 14 Eylül 1923 tarihli yazışmasıyla Ankara’nın dikkatine sunuldu. Cevad Bey’in Hariciye Vekili İsmet Paşa’ya bildirdiğine göre, daha önce “Matin [Le Matin]” gazetesi muhabiri olarak görev yapan ve Yunanistan’ın İzmir’i işgali sırasında İzmir’e gönderilen Fransız gazeteci Fransis LöBrun [Francis/François Lebrun], o sırada Bükreş’te Fransızca yayımlanan “Paris-Bükreş [Paris-Bucharest] gazetesinin başmuharririydi. LöBrun’un elinde Türk ordusuna ait olduğu düşünülen bir sancak bulunduğu haberi Bükreş Türk Mümessilliği’ne ulaşınca konu hakkında araştırma başlatıldı. Yapılan soruşturma sonucunda LöBrun’un söz konusu parçayı Aydın’da bir caminin kapısı önünde bulduğu ve bir hatıra olarak alarak Bükreş’e götürdüğü öğrenildi. LöBrun, parçayı evinin salonunda, bir kanepenin üzerinde sergiliyordu. Türk makamları açısından bunun bir savaş sancağı olabileceği düşüncesiyle eserin geri alınması için girişimde bulunuldu. LöBrun’un Türk Mümessilliği ile olan dostane ilişkilerinden yararlanılarak yapılan görüşmeler sonucunda, söz konusu parçanın geri verilmesi konusunda anlaşmaya varıldı ve LöBrun’un eşi Madam LöBrun [Lebrun], parçayı Bükreş Türk Mümessilliği’ne teslim etmek istedi.

İlk bakışta Bükreş’te bulunan bir Türk askerî sancağına ilişkin ihbarın diplomatik temsilcilik tarafından ciddiye alınarak doğrulanmaya çalışılması ve ardından eşyanın kaynağının araştırılması şeklinde değerlendirilebilir. Cevad Bey’in ifadesiyle, “Evvelce ‘Matin’ gazetesi muhabirlerinden olub Yunanistan’ın İzmir’i hin-i işgalinde şehr-i mezkure i’zâm idilmiş olan ve el-yevm burada ‘Paris-Bükreş’ namında Fransızca intişar iden mevkutenin baş muharriri bulunan Mösyö ‘Fransis LöBrun’un yeddinde Türk Ordusuna aid bir sancak bulunduğu ahiren acizlerine ihbar idildi.” Bu ifade, Bükreş Mümessilliğinin dışarıdan ulaşan bir istihbarat bilgisi üzerine harekete geçtiğini göstermektedir. Cevad Bey, kendisine ulaşan bu bilgiyi doğrudan doğruya kabul etmek yerine, “Derhal icra ittiğim tahkikat-ı hususiyeden” diyerek özel bir araştırma yürüttüğünü belirtmektedir. Yapılan araştırma sonucunda, LöBrun’un elindeki eşyanın Aydın’da bir cami-i şerifin kapısı önünde bulunduğu, bir hatıra olarak alınıp Bükreş’e götürüldüğü ve evinin salonunda sergilendiği tespit edilmiştir. Dolayısıyla burada istihbarat süreci; ihbarın alınması → şahsın ve geçmişinin belirlenmesi → eşyanın fiziksel olarak tespit edilmesi → kaynağının araştırılması → elde edilen bilginin diplomatik makam tarafından değerlendirilmesi aşamalarından oluşmaktadır. Cevad Bey’in, “Ordumuza aid ve bizim için kıymeti bi’t-tabi pek büyük olan bir sancağın yabancı bir elde bırakılması katiyyen caiz görülmediğinden istirdadı esbabına tevessül eyledim” şeklindeki değerlendirmesi ise elde edilen istihbaratın yalnızca bilgi olarak bırakılmadığını, millî güvenlik ve askerî sembol niteliği taşıdığı düşünülen bir eşyanın yabancı bir kişinin elinde bulunması üzerine koruyucu ve diplomatik bir tedbir alınmasına yol açtığını göstermektedir. Bu bakımdan belge, Millî Mücadele sonrasında Türk diplomatik temsilciliklerinin yalnızca klasik diplomatik faaliyetlerle değil, bilgi toplama, doğrulama, kişi ve eşya takibi ve kültürel/askerî değere sahip unsurların geri alınmasına yönelik istihbarî faaliyetlerle de ilgilendiğini ortaya koyan dikkat çekici bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Teslim edilen puşide (örtünün) incelenmesi, olayın başlangıçta düşünüldüğünden farklı olduğunu ortaya çıkardı. İlk bakışta üzerindeki arma, ay-yıldız ve Türkçe yazılar nedeniyle bir sancak izlenimi veren kumaşın, aslında bir tarafı yeşil, diğer tarafı kırmızı atlas kumaştan yapılmış işlemeli bir cami (sanduka) örtüsü olduğu anlaşıldı. Üzerindeki yazıların okunmasıyla da örtünün, Aydın’daki Ramazan Paşa Camii’ne 1323 yılında askerî hizmette bulunan ve metinde “efrad-ı müstebdele” olarak ifade edilen kişiler tarafından vakfedildiği tespit edildi. Dolayısıyla Bükreş’te “Türk sancağı” olarak ortaya çıkan eşyanın, gerçekte Ramazan Paşa Camii’ne vakfedilmiş bir örtü olduğu anlaşılmıştı. Belgenin dikkat çekici yönlerinden biri de Türk makamlarının örtünün maddi veya millî bir değer taşımadığını özellikle belirtmesine rağmen, camiye vakfedilmiş olması nedeniyle dinî ve vakıf niteliğinden kaynaklanan bir değere sahip olduğunu kabul etmesidir. Bu nedenle örtünün Aydın’daki camiye iade edilmesi gerektiği düşünülmüştür. Ne var ki Madam LöBrun, kendisinden alınacak bu örtünün yerine, hatıra olarak saklayabileceği başka bir Türk el işi eşyanın verilmesini istemişti. Bunun üzerine Bükreş Mümessili Cevad Bey, Ankara’daki ilgili makamların gerekli incelemeyi yapmasını ve örtünün gerçekten Ramazan Paşa Camii’ne ait olduğunun kesinleşmesi hâlinde, Madam LöBrun’a seccade tarzında Türk mamulü bir hediye gönderilmesini teklif etti. Böylece başlangıçta “Aydın’da çalınan bir Türk sancağının Bükreş’te ortaya çıkması” şeklinde değerlendirilen olayın, ayrıntılı inceleme sonucunda farklı bir nitelik taşıdığı ortaya çıktı. Bükreş’te bulunan eşya bir askerî sancak değil, Aydın Ramazan Paşa Camii’ne vakfedilmiş, üzerinde ay-yıldız ve Türkçe yazılar bulunan işlemeli bir örtüydü. Millî Mücadele yıllarında Aydın’ın işgal ortamında camiden alınarak yurt dışına çıkarılan bu örtünün, 1923 yılında diplomatik girişimler sonucunda yeniden Türk makamlarının eline geçmesiyse, dönemin savaş ve işgal şartlarında kültürel ve dinî eşyanın nasıl yer değiştirdiğini gösteren dikkat çekici bir belge niteliğindedir.

Örtünün Teslimi Konusundaki Tereddüt

Örtünün Bükreş Türk Mümessilliği’ne getirilmesinden sonra mesele henüz tamamen çözüme kavuşmamıştı. Madam LöBrun, söz konusu parçayı mümessilliğe getirmiş, ancak örtünün kendisine herhangi bir karşılık verilmeden kesin olarak teslim edilmesi konusunda tereddüt göstermişti. [İlk olarak Ramazan Paşa Camii’ne ait dört adet fotoğraf teklif edilmişti. Fakat bu teklifi kabul etmediği anlaşılıyor.] Mümessillik tarafından yapılan incelemede, ilk bakışta bir sancak zannedilen kumaşın (örtünün) gerçekten ne olduğunun anlaşılması amacıyla örtü yaklaşık yarım saat süreyle incelenmek üzere gösterildi. Ardından Madam LöBrun örtüyü yeniden yanına alarak mümessillikten ayrıldı. Bu durum, Bükreş Mümessilliği ile Ankara arasında yeni bir yazışma yapılmasına yol açtı. Cevad Bey tarafından Başvekil ve Hariciye Vekili İsmet Paşa’ya gönderilen bildirimde, Madam LöBrun’un elindeki örtünün, kendisine bunun yerine hatıra olarak verebileceği bir hediye temin edilmeden kesin olarak teslim edilmeyeceği ifade edildi. [Hatta evraklardan birinde Celal Bey’in devreye girdiği ve onun talimatıyla tahsisat-ı mestureden (örtülü ödenekten) ödenek ayrılması teklif edilmişti.] Böylece mesele yalnızca bir eşyanın geri alınması olmaktan çıkmış, örtünün teslim edilmesi karşılığında Madam LöBrun’a bir hatıra eşyası verilmesi meselesine dönüşmüştü. Mümessillik açısından durum oldukça hassastı. Bir taraftan söz konusu eşyanın başlangıçta sanıldığı gibi Türk ordusuna ait bir sancak olmadığı, Aydın’daki Ramazan Paşa Camii’ne vakfedilmiş bir örtü olduğu anlaşılmıştı. Diğer taraftan, örtünün camiye ait bir vakıf eşyası olması nedeniyle Bükreş’te bırakılması da uygun görülmüyordu. Cevad Bey bu nedenle Ankara’dan gelecek talimatı beklemekteydi. Eğer yapılan inceleme sonucunda örtünün gerçekten Ramazan Paşa Camii’ne ait olduğu kesinleşirse, örtünün Türkiye’ye iade edilmesi; buna karşılık Madam LöBrun’a Türk el sanatlarından seccade veya benzeri bir hatıra eşyasının gönderilmesi önerildi. Bu noktada olayın ilginç bir başka yönü ortaya çıkmaktadır. Madam LöBrun’un örtüyü geri vermek istememesinin temelinde, onu maddi değer taşıyan bir eşya olarak görmekten ziyade Aydın’dan getirdiği bir hatıra olarak muhafaza etmek istemesi bulunuyordu. Nitekim Bükreş Mümessilliği de yazışmalarında örtünün maddi ve millî bir değerinin bulunmadığını açıkça belirtmekte, ancak camiye vakfedilmiş olması sebebiyle iadesinin gerekli olduğunu değerlendirmekteydi. Dolayısıyla 1923 yılının Eylül ayında Bükreş’te yaşanan bu küçük diplomatik hadise, Aydın’da işgal döneminde camiden alınan bir eşyanın, yıllar sonra Türkiye’nin diplomatik girişimleriyle geri alınmaya çalışılmasını göstermektedir. İlk olarak “Türk ordusuna ait sancak” zannedilen örtü, yapılan inceleme sonucunda Ramazan Paşa Camii’ne ait bir vakıf eşyası olarak tespit edilmiş; ancak Madam LöBrun’un hatıra olarak gördüğü bu parçayı karşılıksız teslim etmek istememesi nedeniyle iade süreci bir süre daha devam etmiştir. Ankara’nın vereceği karar ise örtünün Türkiye’ye kazandırılması ile Madam LöBrun’a bunun karşılığında bir Türk el sanatı ürünü verilmesi arasında kurulacak dengeye bağlı hâle gelmiştir.

Madam LöBrun’un Bükreş’ten Ayrılması ve Örtünün İade Edilememesi

Örtünün iadesi konusunda Ankara’dan gerekli talimatın alınması ve Madam LöBrun’a karşılık olarak bir hatıra eşyası verilmesi yönündeki girişimler henüz sonuçlandırılamadan olay farklı bir boyut kazandı. Bükreş Mümessili Cevad Bey tarafından 6 Haziran 1340 (1924) tarihinde Başvekil ve Hariciye Vekili İsmet Paşa’ya gönderilen yeni yazıda, Madam LöBrun’un artık Bükreş’te bulunmadığı bildirildi. Cevad Bey’in yürüttüğü araştırma sonucunda, Madam LöBrun’un Bükreş’i terk ederek başka bir memlekete gittiği tespit edilmiş, ancak kendisinin nereye gittiği ve yeni adresinin neresi olduğu konusunda herhangi bir bilgi edinilememişti. Bu nedenle Bükreş Mümessilliği tarafından söz konusu örtünün Madam LöBrun’dan geri alınması mümkün olamamıştı. Böylece yaklaşık dokuz ay boyunca devam eden iade süreci, beklenmedik bir şekilde sonuçsuz kaldı. Başlangıçta Türk ordusuna ait olduğu düşünülen, daha sonra ise Aydın’daki Ramazan Paşa Camii’ne vakfedilmiş bir örtü olduğu belirlenen eşya, Madam LöBrun’un elinde kalmış ve onun Bükreş’ten ayrılmasıyla birlikte izine ulaşılamaz hâle gelmişti. Cevad Bey, 6 Haziran 1340 tarihli yazısında bu durumu Ankara’ya bildirerek, örtünün mevcut şartlar altında kendisinden istirdadının mümkün olmadığını ifade etti. Söz konusu yazı yalnızca Başvekil ve Hariciye Vekili İsmet Paşa’ya değil, aynı zamanda Evkaf Müdüriyet-i Umumiyesine de bildirilerek olayın vakıf yönünün de ilgili makamın bilgisine sunulması sağlandı. Böylece Ramazan Paşa Camii’ne ait olduğu tespit edilen örtünün iadesi meselesi, diplomatik makamlar ile vakıf idaresinin bilgisi dâhilinde olmakla birlikte, Madam LöBrun’un Bükreş’ten ayrılması nedeniyle fiilen takip edilemez hâle geldi. Bu son belge, olayın Aydın’da başlayan ve Bükreş’e uzanan hikâyesinin o aşamadaki son halkasını oluşturmaktadır. 1923 yılında Bükreş’te ortaya çıkan örtü, önce bir Türk ordusu sancağı olarak değerlendirilmiş; yapılan inceleme sonucunda bunun Aydın Ramazan Paşa Camii’ne 1323 yılında askerî hizmette bulunan kişiler tarafından hediye edilmiş bir örtü olduğu anlaşılmış; örtünün Türkiye’ye iadesi için diplomatik girişimlerde bulunulmuş, ancak Madam LöBrun’un karşılığında bir hatıra eşyası talep etmesi nedeniyle teslim süreci tamamlanamamıştır. Nihayet Madam LöBrun’un 1924 yılında Bükreş’i terk etmesi ve yeni adresinin tespit edilememesi üzerine, Aydın’a ait bu vakıf eşyasının geri alınması girişimi o tarihte sonuçsuz kalmıştır. Belgenin verdiği en önemli sonuç şudur: Örtünün Türkiye’ye iade edilmesi gerektiği tespit edilmiş olmasına rağmen, diplomatik süreç tamamlanmadan Madam LöBrun’un Bükreş’ten ayrılması, eşyanın izinin kaybolmasına ve o an için örtünün fiilen geri alınamamasına neden olmuştur. Bu nedenle belgenin hikâyesi, “örtünün bulunduğu ve iade edildiği” şeklinde değil, “örtünün tespit edildiği, geri alınmasının kararlaştırıldığı ancak sahibinin Bükreş’ten ayrılması nedeniyle iadenin gerçekleştirilemediği” şeklinde sonlandırılmalıdır.

Anlatılan olay, yalnızca Aydın’daki bir camiye ait eşyanın yurt dışına çıkarılması ve geri alınması girişimi olarak değil, istihbarat, diplomatik takip, eşya tespiti ve vakıf malının iadesi bakımından birbirini izleyen birkaç aşamadan oluşan bir süreç olarak ele alınabilir. Belgelerdeki bilgiler bir araya getirildiğinde olayın gelişimi şu kronolojik aşamalar üzerinden takip edilebilir: Aydın’dan alınması → Bükreş’te ortaya çıkması → Türk ordusuna ait sancak olduğuna dair istihbarat alınması → Bükreş Mümessilliği tarafından özel tahkikat yapılması → sancak sanılması → eşyanın Aydın’daki bir caminin önünden alındığının tespit edilmesi → eşyanın fiziksel olarak incelenmesi → cami örtüsü olduğunun anlaşılması → Ramazan Paşa Camii’ne ait vakıf eşyası olduğunun yazılarından tespit edilmesi → Madam LöBrun’un örtüyü Bükreş Mümessilliği’ne getirmesi → örtünün yaklaşık yarım saat incelenmesi → örtünün tekrar Madam LöBrun tarafından götürülmesi → örtünün teslimi karşılığında hatıra niteliğinde bir hediye talep edilmesi → Bükreş Mümessilliği tarafından durumun Başvekil ve Hariciye Vekili İsmet Paşa’ya bildirilmesi → örtünün Türkiye’ye iadesi konusunda Ankara’nın kararının beklenmesi → Evkaf makamlarının konu hakkında bilgilendirilmesi → iade süreci devam ederken Madam LöBrun’un Bükreş’i terk etmesi → yeni adresinin tespit edilememesi → örtünün kendisinden istirdadının mümkün olmadığının Ankara’ya bildirilmesi. Bu kronoloji içerisinde özellikle “istihbaratın alınması ve doğrulanması” aşaması olayın başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Bükreş Mümessilliği’ne ulaşan bilgi üzerine Cevad Bey tarafından yapılan tahkikat, ilk istihbaratın doğrulanması amacı taşıdığı gibi, elde bulunan eşyanın niteliğinin ve kaynağının belirlenmesini de sağlamıştır. Başlangıçta Türk ordusuna ait bir sancak olduğu düşünülen eşyanın, yapılan inceleme sonucunda Aydın Ramazan Paşa Camii’ne vakfedilmiş işlemeli bir örtü olduğunun anlaşılması, istihbarat bilgisinin doğrudan doğruya doğru kabul edilmediğini ve bilginin araştırma yoluyla teyit edilmeye çalışıldığını göstermektedir. Olayın bundan sonraki kısmı ise diplomatik takip ve iade süreci niteliğindedir. Mümessillik, örtünün yabancı bir şahsın elinde bulunmasını uygun görmemiş ve Türkiye’ye kazandırılması için girişimde bulunmuştur. Ancak Madam LöBrun’un örtüyü bir hatıra olarak değerlendirmesi ve karşılığında kendisine başka bir hatıra eşyası verilmesini istemesi, iadenin Ankara’nın vereceği karara bağlanmasına neden olmuştur. Son aşamada ise Madam LöBrunun Bükreş’ten ayrılması ve yeni adresinin tespit edilememesi, bütün bu girişimlerin o an için sonuçsuz kalmasına yol açmıştır.

SANCAK HAKKINDA DEĞERLENDİRME

Sancak çift taraflı ve çift renkli bir sancaktır. Kırmızı Atlas Tarafı ve Yeşil Atlas Ciheti (tarafı) vardır. Kırmızı atlas tarafının dört köşesinde pentagram (beş köşeli) yıldız vardır. Ortada üstte Sultan Mehmed Reşad’ın tuğrası bulunmaktadır. Tuğranın altında tam ortada “Yetmiş Birinci Alayın İkinci Taburunun 323 Senesi Silk-i Askeriye Dahil Olan Efrad-ı Müstebdelesinin Aydın’da Ramazan Paşa Camii-i Şerifine Vakıflarıdır” yazmaktadır. Yeşil atlas tarafında dört köşede ve saat yönünde Adalet, Uhuvvet, Müsavat ve Hürriyet yazmaktadır. Bu yazıdan anlaşılmaktadır ki Meşrutiyet’in ikinci kez ilanına ve o dönemin ruhuna uygun bir slogana atıf vardır. En üstte Besmele-i Şerif yani “Bismillahirrahmanirrahîm” yazmaktadır. Onun altında Osmanlı İmparatorluğu’nun yani Devlet-i ‘Aliyye’nin arması bulunmaktadır. Onun altında Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah, "Allah'tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed O'nun elçisidir" anlamına gelen Kelime-i Tevhid cümlesi yer almaktadır. Onun altında da "Şüphesiz biz sana apaçık bir zafer verdik" anlamına gelen ve Fetih Suresi’nin (48. Surenin) ilk ayeti olan "İnna Fetahna Leke Fethan Mübina" ayeti yazmaktadır. Onun altında da şöyle yazmaktadır:

Câhidû nasrun minallâhi müjde (-i) ehl-i cihâd [Saff Suresi 13. Ayete Atıf]

Olduğuçün eyledik ceng u kazayı inkıyâd

Harb olup ölsek de şehidiz gaziyiz kalsak dahi

İtdi Kur'ân-ı Kerîm'inde beyân Rabbi'l-İbâd

Sadeleştirme: "Kulların Rabbi olan Allah, Kur'ân-ı Kerîm'inde ('ölsek de şehit, kalsak da gaziyiz' hükmünü) beyan ettiği içindir ki cihat edenlere Allah'tan yardım ve zafer müjdesi vardır; biz de bu yüzden savaş ve gazaya boyun eğdik (sarılma kararı aldık)."

Sancak hakkında bu bilgileri 13.06.2024 tarihli ve 38279681 sayılı karar ile gizliliği kaldırılan arşiv belgelerindeki evraklarda bulunan sancağın krokisinden almaktayız. Bu bilgileri o arşiv belgelerinden çeviri (transkripsiyon) yaptım. Teslim edilen puşide (örtünün) incelenmesi, olayın başlangıçta düşünüldüğünden farklı olduğunu ortaya çıkardı. İlk bakışta üzerindeki arma, ay-yıldız ve Türkçe yazılar nedeniyle bir sancak izlenimi veren kumaşın, aslında bir tarafı yeşil, diğer tarafı kırmızı atlas kumaştan yapılmış işlemeli bir cami (sanduka) örtüsü olduğu anlaşıldı denilmesine rağmen belirtilmesi gereken bir husus vardır. Sancak, Türkçe kökenli bir kelime olup etimolojik olarak "saplamak" veya "batırmak" anlamına gelen "sançmak" fiilinden türetilmiştir; toprağa dikilen, saplanan askeri bayrak ve mızrak ucu manasını taşır. Tarihsel işlevi bakımından sancak, yalnızca bir askeri birlik sembolü veya bayrak olmanın ötesinde, Osmanlı İmparatorluğu'nda devletin otoritesini, bağımsızlığını, askeri gücünü ve hem idari hem de coğrafi bir yönetim birimini (sancak beyliği) ifade eden en üst düzey egemenlik alameti olmuştur. Bu güçlü sembolizm nedeniyle, tahta yeni bir padişah çıktığında sancaklar üzerindeki padişahın kişisel imzası olan tuğralar da zorunlu olarak değiştirilirdi; çünkü tuğranın yenilenmesi, devletin meşruiyetinin ve mutlak gücünün yeni hükümdara geçtiğini tüm orduya, donanmaya ve tebaaya ilan eden görsel bir süreklilik ve biat ritüeliydi. O yüzden sancak olma ihtimali vardır. Çünkü V. Mehmed ya da Mehmed Reşad 3 Temmuz 1918 tarihinde vefat ettiğinde kendi isteği doğrultusunda Eyüp’te Haliç kıyısında Mimar Kemâleddin’e yaptırdığı türbesine defnedilmiştir. Birinci Dünya Savaşı bitmiş ve savaşın sorumlusu görülen İttihatçılar ülkeyi terk etmişlerdir. Tahta VI. Mehmed ya da Mehmed Vahideddin geçmiştir. Aydın’ı Yunan Ordusu işgal ettiği zaman padişah Vahideddin olmuştur. O yüzden sancak mükerrer olmuş yani yasal olarak yeni padişahın adına sancak yapılmıştır. Sultan Mehmed Reşad armalı sancaklar kullanılmamaktadır. Kullanılmasa da sancaklar kutsal olduğu için önemli kamu mekanlarında saklanmaktadır. İkincisi İttihat ve Terakki yönetiminin ve onun idaresinde bulunan askerlerin kullandığı bir sancaktır. Mesela Hicrî 23-11-1330 yani 3 Kasım 1912 tarihli bir arşiv belgesinde 7 Üsküb Kolordusu’na bağlı 57. Alay’ın 3. Taburu imametinin Hasan Efendi’ye ve İşkodra Fırkası’na bağlı 71. Alayın 2. Taburu imametinin (imamlığını) Salih Efendi’ye tevcih edildiği yazmaktadır. [Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, BEO, 4108-308043, H-23-11-1330/3 Kasım 1912] Bu evrakta geçen 71. Alayın 2. Taburu Aydın’daki sancağın üzerinde de geçmektedir. O yüzden bu sancak Sultan Mehmed Reşad döneminde başta Balkan Harbi’ndeki İşkodra Kuşatması’nda kullanılmış olabileceği gibi Çanakkale Cephesi ve başka cephelerde de kullanılmış olabilir. Burası da araştırılması gereken bir noktadır. O yüzden Sultan Mehmed Reşad dönemi bittiği için artık kaldırılmış olabilir. Üçüncüsü Ramazan Paşa Camii’nin önemi işgale karşı direniş toplantılarının yapıldığı bir cami olmasıdır. Cuma günleri helva sohbetlerinin yapıldığı esnaf camisidir. 22 Mayıs 1919’da işgale karşı direniş toplantısının burada yapılması bu sancağın önemini arttırmaktadır. Sancak çıkarmak veya sancak çekmek devlete karşı yapılırsa isyan düşmana karşı yapılırsa direniş çağrısıdır. O yüzden Sultan Mehmed Reşad ve İttihatçılar Dönemi’nde kullanılan bir sancak olması bu sancağı sıradan örtü olmaktan çıkarmaktadır. Her ne kadar Bükreş Mümessilliği tarafından örtünün maddi ve millî değerinin bulunmadığı belirtilmişse de, Ramazan Paşa Camii'ne vakfedilmiş olması ve üzerinde askerî birliğe ilişkin ibarenin bulunması, eserin tarihsel ve sembolik değerini sıradan bir cami örtüsünün ötesine taşımaktadır.

Araştırmalarım sırasında camide vazifeli olan din görevlilerimize bahsi geçen sancağı sordum. Envanterde böyle bir sancak olmadığı hatta kendilerinin ilk defa böyle bir sancak gördüklerini bendenize ifade ettiler. Çünkü yakın zaman önce gerçekleştirilen tamirat ve restorasyon çalışmalarında tekrar envanter çalışması yapıldığını belirttiler. Kısacası Aydın Ramazan Paşa Camii’nde bulunan ve yurtdışına çıkarılan sancağın hikayesi bu şekildedir. Sancağın akıbeti daha fazla araştırmalıdır. Fakat bu durum bir şey yapılamayacağı anlamına gelmiyor. Mesela bu bulunursa/envanterde çıkarsa bu sancak veya bu sancağın replikası hazırlanıp Aydın’ın Kurtuluş Günü olan 7 Eylül’de mehter takımı veya askerî bit bandoyla şehir meydanına getirilip Aydın Valisi, Aydın Belediye Başkanı ve Aydın Garnizon Komutanına teslim edilebilir. Bir kamu binamızda güzel bir şekilde muhafaza edilip sergilenebilir. Neden olmasın?

Foto 1-3

GÖRSEL 1 Ramazan Paşa Camii’den çalınan ve yurtdışına çıkarılan sancak hakkında bilgi veren evraklardan biridir.

Foto 2-2

Foto 3

GÖRSEL 2-3 Arşiv Belgelerinde Bulunan ve Sancağı Tarif Etmek İçin Yapılmış Eskizler

Foto 4

Foto 5

GÖRSEL 4-5 Belgelerdeki Sancağı Tasvir Eden Eskizlerden Yola Çıkarak Yapay Zekayla Sancaklar Tekrar Oluşturulup Canlandırılmıştır. Bu Çalışma Sırasında Destek Veren Bilişim Uzmanı Göksel Kanbur Arkadaşıma Teşekkür Ederim.

KULLANILAN EVRAK

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, BEO, 4108-308043, H-23-11-1330/3 Kasım 1912.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, 568, 40832-163401-38, 26 Eylül 1339/26 Eylül 1923

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, 568, 40832-163401-36, 25 Teşrin-i Sani 1339/25 Kasım 1923.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, 568, 40832-163401-35, 5 Kanun-ı Evvel 1339/5 Aralık 1923.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, 568, 40832-163401-34, 20 Kanun-ı Evvel 1339/20 Aralık 1923.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, 568, 40832-163401-30, 23 Mart 1340/23 Mart 1924.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, 568, 40832-163401-26, 27 Mayıs 1340/27 Mayıs 1924.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, 568, 40832-163401-25, 6 Haziran 1340/6 Haziran 1924.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, 568, 40832-163401-24, 19 Haziran 1340/19 Haziran 1924.