İsrail kabinesi 1915 olaylarının "soykırım" olarak tanınmasını öngören teklifi 28 Haziran'da oybirliğiyle kabul etti. Kararın yürürlüğe girmesi için parlamentoda onaylanması gerekmektedir. İsrail Dışişleri Bakanlığı, hükümetin "Dışişleri Bakanı Gideon Saar'ın Ermeni Soykırımı'nı tanıma önerisini oybirliğiyle kabul ettiğini" açıkladı. İsrail Dışişleri Bakanlığı Bakan Saar'ın kabine toplantısında, "Ermeni Soykırımı, bugün de inkâr ve küçümseme yönünde yürütülen örgütlü bir kampanyanın konusu olmayı sürdürüyor; bu kampanya, esas olarak Türk hükümeti tarafından gerçekleştirilen çarpıtılmış bir tarih yeniden yazımını da içeriyor" dediğini aktardı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamasında İsrail'in bu adımının "kötü niyetli bir girişim" olduğu ifade edilerek, "Uluslararası Ceza Mahkemesinde Filistinlilere karşı işlenen suçlarla bağlantılı olarak yürütülen soruşturma kapsamında haklarında tutuklama emri bulunan Netanyahu ve suç ortaklarının içinde bulunduğu sıkışmışlığı gözler önüne sermektedir" denildi. İsrail kabinesinin aldığı karar, yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda İsrail'in kendi tarihsel hafızasıyla da çelişmektedir. İsrail’in bu hamlesi ne kadar analitik ve bu hamlenin diplomatik açıdan makul bir karar olup olmadığını bu yazımda ortaya koymaya çalışacağım. Akademik çalışmalarım sırasında İbranice ve İbraniceyle ilişkilendirilen fakat Avrupa dillerine yakın olan Yidişçe, Ladino gibi bazı lehçeleri yakından inceledim. Musevi Türk topluluğu olan Karayların kullandığı Türkçe üzerine bazı okumalar yaptım. O yüzden yazımda bazı isimleri ve olayları yazarken Tevrat’taki (Torah) ve literatürdeki terimsel karşılıklarını birlikte vereceğim. Çünkü İsrail’in teo-politiğini bilmeden jeo-politiğini ve ekopolitiğini bilemezsiniz. Bu noktada kutsal dilleri (Laşon HaKodeş) veya Tevrat’ı ve Tevrat’ı da içinde barındıran Tanah’ı okumaya vesile olan (Leşon HaMikra, İvrit Mikra) İbranice’yi bilmeden İsrail’in teo-politiğini anlayamazsınız.

Her şeyden önce Anti-semitizm ile Anti-siyonizm aynı şey değildir. Semitizm, 18. yüzyılın İkinci Yarısı veya 19. yüzyılın İlk Yarısında ortaya çıkmış bir kavramdır. Afroasya dil ailesinin en büyük kollarından biri olan SAMİ dillerini tanımlamak için kullanılmıştır. Bu terim, Nuh'un (Noah) ilk oğlu "Sam"ın (Shem/Şem) isminden (Bereşit/Genesis/Tekvin/Yaratılış 10:21-31; 11:10-26) türetilmiştir. Alman August Ludwig von Schlözer’den (1781) beri antik dönemde Batı Asya'nın büyük bir kısmında (Mezopotamya, Filistin, Suriye, Arabistan) konuşulan dillere ve modern zamanlarda ise Milattan Sonra Birinci Binyılda Arap Yarımadası'ndan yapılan göçler/istilalar sonucunda Kuzey Afrika ve Etiyopya'da konuşulan dillere de uygulanmaktadır. Sami dillerinin geleneksel sınıflandırması üç alt gruptan oluşmaktadır: Doğu Sami Dilleri: Akadca (Asurca ve Babilce). Kuzeybatı Sami Dilleri: İbranice, Aramice, Fenikece ve Ugaritçe. Güney Sami Dilleri: Arapça, Etiyopya dilleri (Amharca, Tigrinya vb.) ve Güney Arap dilleri. Semitik topluluklar ve diller olarak kastedilen grup aslında sadece dil olarak İbranice (İvrit) konuşan, etnik olarak İbrani (İvri) olarak tanımlanan veya din olarak kendilerini Yahudi olarak tanımlayan gruplar değildir. Yazılan dilleri konuşan bütün milletler ve topluluklar Semit ve Semitik olarak değerlendirilir. Anti-semit veya Anti-semitik ise daha dar anlamda kabul edilerek etnik veya dini olarak Yahudilere veya Yahudiliğe yönelik önyargı, ayrımcılık, düşmanlık veya siyasi veya dini muhalefet; Yahudi karşıtlığı, Yahudi düşmanlığı olarak kabul edilmektedir. Aslında bu dar anlamlı tanım baştan yanlıştır. Çünkü sadece Yahudiler Semit bir topluluk değildir. Samaritler, Filistinliler, Araplar, Asurlular, Aramiler (Süryaniler/Keldeniler) gibi herhangi bir Semitik halka (eski veya modern) yöneltilen önyargı, ayrımcılık veya düşmanlık da anti-semitizm kapsamı içerinde değerlendirilmelidir. Antisemitizm kavramının yalnızca Yahudilere indirgenmesine karşı çıkan dilbilimsel yaklaşım benimsenirse, Filistinli Araplara yönelik uygulamaların da bu tartışmanın dışında tutulamayacağı ileri sürülebilir. Bu durumda İsrail de anti-semit bir ülke olarak tanımlanabilir. O yüzden yapmış olduğu Anti-semit tavrı gölgelemek için Filistin halkına Tevrat’da (Torah) Çıkış (Yetsiat Mistrayim, Shemot/Şemot, Exodus Kitabı) döneminde çölde ilerleyen İsrailoğulları'na arkadan saldırmalarıyla bilinen Amalek yakıştırması İsrail tarafından yapılır. Bibi yani Binyamin Netanyahu bu tabiri Filistinliler için çok defa kullanmıştır. Tevrat'ta, Amaleklilerin bu saldırgan tutumu nedeniyle Rab tarafından Moşe Rabenu’ya (Hazreti Musa’ya) "Amalek'in anısını yeryüzünden silme" emri verilir. [Shemot/Mısır’dan Çıkış 17:14] O yüzden Filistinlileri Semitik bir halk gibi değil de şeytanlaştırılan bir halk gibi görürler. Bereşit (Tekvin Yaratılış)’in 12. Babında Tanrı, Avram'a, (İbrahim’e) ona inananlardan büyük bir ulus (goy gadol) yaratacağını buyurmuştur. Yine Yahudi kavramı Yakup Peygamber’in on iki oğlundan biri olan Yahuda ilişkilendirilir. [Bu arada Bereşit 32:28’e göre Yakup (Yaakov) Peygamber’in ismi “Tanrıyla Güreşen/Mücadele Eden” anlamında Yisrael/İsrail’dir. Onun 12 oğluna İsrailoğluları denir.] Leah (Leyah)’dan olma Yahuda’yı Yaratılış 49:9'da baba Yakup (Yaakov) kutsarken "Yahuda Aslan Yavrusudur" (İbranice: Gur Arye Yahuda) olarak bahsettiğinde bu sembolü sadece o kabileye vermedi. Yahuda Aslanı, uzun yıllar Yahudi sembolü olarak kullanıldı ve tarihi Yehuda Krallığı'nın başkenti Kudüs şehrinin sembolü olarak kullanılmaktadır. Yakup Peygamber üzerinden anlatı Yaratılış 49:10-12’de şöyle devam etti: [10] Sahibi gelene kadar, Krallık asası Yahuda'nın elinden çıkmayacak, Yönetim hep onun soyunda kalacak, Uluslar onun sözünü dinleyecek.[11] Eşeğini bir asmaya, Sıpasını seçme bir dala bağlayacak; Giysilerini şarapta, Kaftanını üzümün kızıl kanında yıkayacak. [12] Gözleri şaraptan kızıl, Dişleri sütten beyaz olacak. Yine Tevrat 15:18-21’de şöyle demektedir: “O gün RAB Avram'la antlaşma yaparak ona şöyle dedi: “Mısır Irmağı'ndan büyük Fırat Irmağı'na kadar uzanan bu toprakları –Ken, Keniz, Kadmon, Hitit, Periz, Refa, Amor, Kenan, Girgaş ve Yevus topraklarını– senin soyuna vereceğim.” İşte Nil’den Fırat [Purat]’a kadar uzanan ve bazı siyasal analizlerde Oded Yinon Planı’na temel olan Arz-ı Mev’ud [İbranice Ha'aretz ha-Muvtaḥat] yani Vadedilmiş Topraklar [Promise Land] yaklaşımı teo-politik açıdan bu şekilde ilişkilendirilmektedir. Bu noktada Antisemitizm kavramı neden Yahudiler için sadece kullanılmaktadır. Bunun nedeni Batı’dır. Özellikle William Shakespeare tarafından yazılmış tiyatro oyunu Venedik Taciri veya Christopher Marlowe tarafından yazılmış bir oyun olan Maltalı Yahudi gösteriyor ki Yahudi karşıtlığının Avrupa’da bir gerçektir. Orta Çağ boyunca kendilerine pek sıcak davranılmayan Yahudiler 15. yüzyıl’da İspanya’dan zorla sürgün (Gola, Geruş) edilmişti. Engizisyon mahkemelerinde kararlarıyla zorla Hristiyan yapılan (Tanassur edilen) Yahudiler bilinmektedir. Eğer Batı’da kronik bir Yahudi Düşmanlığı arıyorsak Yahudi ayaklanmasını bastıran Romalı general Titus’a; hatta İkinci Yahudi İsyanı'ndan (MS 132-135) sonra yıkık Kudüs'ün yerine Aelia Capitolina adlı bir Roma kolonisi kuran ve Yahudilerin İkinci Tapınağı'nın kalıntıları üzerine, Roma tanrısı Jüpiter Capitolinus'a adanmış bir tapınak inşa ettirerek kente girişlerini yasaklayan İmparator Hadrianus'a kadar götürülebilir. Fakat antisemitizm kavramının kökeni Almanca Antisemitismus kelimesinden gelmektedir. Genellikle, Alman siyasi kışkırtıcı Wilhelm Marr'ın, Yahudi düşmanlığını rasyonel göstermek ve bilimsel bilgiyle desteklendiği izlenimini vermek amacıyla bu terimi Judenhaß (kelime anlamıyla “Yahudi nefreti”) ifadesinin yerine icat ettiği söylenir. Burschenschaft hareketinden de etkilenen Marr, 1879 yılında Antisemitenliga (Antisemitler Birliği) derneğini kurmuş, 1879 ve 1880 yıllarına ait Der Sieg des Judenthums über das Germanenthum (Yahudiliğin Germenliğe Karşı Zaferi) ve Der Weg zum Siege des Germanenthums über das Judenthum (Germenliğin Yahudiliğe Karşı Zaferine Giden Yol) adlı kitapçıklarında Semitismus ve Antisemiten terimlerini kullanmış ve Antisemitismus terimine ise en erken 1885 tarihli Lessing contra Sem adlı kitapçığında yer vermiştir. Kelimeyle ilişkili olan antisemitisch (antisemitik) terimi ise ilk kez 1860 yılında Yahudi akademisyen Moritz Steinschneider tarafından kullanılmıştır. Kısacası Anti-semitizm kelimesi bu şekilde ortaya çıkmıştır ve literatüre girmiştir.

Siyonizm, kökenini Kudüs’te bulunan ve hem Tevrat’ta hem de Yahudi geleneğinde kutsal kabul edilen Siyon veya Zion (ציון) tepesinden alan, tarihsel süreçte mecazen Kudüs şehrini, İsrail topraklarını ve Yahudi halkının yurt özlemini simgeleyen bir kavramdır. Kavramsal kökeni kadim döneme uzanmakla birlikte, terime ideolojik ve modern bir nitelik kazandıran "Siyonizm" (Zionismus) ifadesi ilk kez 1890 yılında Avusturyalı Yahudi düşünür Nathan Birnbaum tarafından literatüre kazandırılmıştır. Akademik çerçevede Siyonizm; 19. yüzyıl Avrupası'nda yükselen ulusçuluk akımları ve tırmanışa geçen antisemitizme (Yahudi karşıtlığı) bir tepki olarak doğan, teolojik bir geri dönüş ülküsünü seküler-milliyetçi bir modern ulus-devlet projesine dönüştüren siyasi bir ideolojidir. Teorik çerçevede kökeninde Yahudi Aydınlanması olan Haskala da vardır. Bu doğrultuda hareket, 19. yüzyılın sonlarında özellikle Doğu Avrupa'daki pogromlar ve sistematik zulümler neticesinde Theodor Herzl liderliğinde kurumsallaşarak sistematik bir siyasi programa dönüşmüştür. O yüzden bu yaklaşıma aynı zamanda Siyonizm çeşitlerinden ayrı olarak ve Ahad Ha'am, Abraham Yishak Kook, Yehuda Alkalay gibi Siyonist ideologlara rağmen genelleştirilerek Herzlianizm de denilmektedir. Hareketi şekillendiren temel motivasyon; Avrupa'da yüzyıllardır süregelen dışlanma ve ayrımcılığa karşı Yahudi halkı için güvenli, egemen bir sığınak yaratmak, binlerce yıllık sürgün (diaspora) dönemini sona erdirmek ve tarihsel Filistin topraklarında bağımsız bir Yahudi devleti [Eretz Yisrael] kurarak halkın kendi kaderini tayin etme hakkını gerçekleştirmektir. Özellikle Balfour Deklarasyonuyla başlayan bu siyasi ve diplomatik çabalar, 1947 yılında Birleşmiş Milletler'in taksim planı doğrultusunda 1948 yılında İsrail Devleti'nin kurulmasıyla fiilen nihayete ermiştir. Devletleşme öncesi dönemde bir yurt edinme ülküsü olan Siyonizm, modern dünyada ise İsrail'in varlığını ve güvenliğini savunmak, ülkenin bekasını korumak ve diasporadaki Yahudi nüfusunun tarihi yurtlarıyla olan sosyo-kültürel bağlarını sürdürmesini desteklemek anlamını taşımaktadır. Fakat günümüzde genelde Yahudi Olmayan Yahudi taraftarları tarafından (Amerikalı Evanjelistler gibi) İsrail yanlısı politikalarını desteklemek kullanılan bir argüman olmuştur. O kadar ki Siyonistler tarafından Anti-siyonist olmak Anti-semitik olmakla birlikte kullanılmıştır. Yani bir insan Siyonizmi bir din değil ideoloji olarak görüp İsrail’in güvenlik politikalarına karşı çıkarsa, Anti-siyonist değil Anti-semit ilan edilmektedir. Yani Siyonizm’e karşı çıkarsan doğrudan Yahudi düşmanısın. Bu analitik veya makul olmayan bir düşünce şeklidir. İşçi Siyonizmi, Revizyonist Siyonizm, Kültürel Siyonizm, Dini Siyonizm gibi Siyonizmin çeşitleri olsa da her şeyden önce dini araçsallaştırması bakımından Siyonist’in bir Haçlı’dan, bir Cihatçıdan farkı yoktur. Haçlı bir siyasal ideolojidir Hristiyanlık ise dindir; Cihatçılık bir siyasi ideolojidir fakat İslamiyet dindir. Aynı şekilde Siyonizm siyasal bir ideolojidir, Yahudilik veya genel anlamda Musevilik bir dindir. O yüzden Anti-siyonist olmak yani Siyonizm karşıtı olmak Anti-Semit olmak yani Yahudi düşmanı olmak değildir. Ayrıca Anti-semitizmin geniş kapsamı sadece Yahudileri değil Semit dilleri konuşan diğer milletleri kapsadığı düşünülürse Filistin meselesinde uyguladığı sert güvenlik politikaları ve hatta öldürme eylemleriyle İsrail Anti-semitizm konusunda suçlu olarak ilk sırayı almaktadır.

Konunun Türkiye boyutuna gelindiğinde, İsrail kabinesi (Memshelet Yisra'el) 1915 olaylarının "soykırım" olarak tanınmasını öngören teklifi 28 Haziran'da oybirliğiyle kabul etti. Kararın yürürlüğe girmesi için parlamentoda (Beit Knesset) onaylanması gerekmektedir. Bu yaklaşım tam Yahudi tarihini bilmeyen fakat Yahudi tarihinin bütünlüğünü göz ardı eden radikal siyasal Siyonist yaklaşımlar tarafından tasarlanabilecek bir şeydir. Örneğin Tel Aviv’de Tel Aviv Üniversitesi kampüsünde Yahudi Diaspora Müzesi yani Beit Hatfutsot bulunmaktadır. Tfutsot, Geruş veya Galut (Golah) kelimesi gibi sürgündeki veya diasporadaki Yahudileri tanımlamak için kullanılır. Roma’dan beri diasporadaki Yahudilerin güven içinde yaşadığı coğrafyalardan bir Anadolu’dur. Hatta bu Yahudilere Romanyot denir. Bu durum Türk-İslam döneminde de devam etmiştir. Örneğin 14. yüzyılda Aydınoğluları topraklarına gelerek Aydınoğlu Beyleriyle görüşme imkanını bulmuş ünlü Arap seyyah İbn Battuta, Birgi’deki Aydınoğlu Sarayında bir doktorun hikayesini anlatır ve bu doktor üstelik Yahudi’dir. İbn Battuta sorar bu kimdir diye müderris şöyle cevap verir: “Bu ihtiyar bir Yahudi doktordur ve hepimiz ona muhtacız.” Fakat İbn Battuta tepki verip Yahudi’yi azarlamasına rağmen onu çekemeyen grup Arap Seyyah’a destek verir, zaten bu olay da Yahudi doktorun oradan ayrılmasıyla kapanır. Görüldüğü üzere Yahudi bir doktor Anadolu Beyliklerinde bile maharetine göre üst mevkilere kadar gelebilmektedir. Yine 500. Yıl Vakfı, Sefaradların 1492 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na gelişini kutlamak için 1989 yılında İstanbul'da kurulan vakıftır. Yani Sfarad İbranice İspanya kelimesinin karşılığıdır. İspanyolların zorla Hristiyan yapmak için uğraştığı (Moriskolar gibi) Yahudiler temsili bir tarih olan 1492’de Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sığınmıştır. Hatta Bursa’da inşa ettirilen sinagog İbranice “kovulmuş” anlamına gelen Geruş adını taşımaktadır. İspanya’dan ayrılmak zorunda kalan Musevileri Osmanlı Devleti'ne kabul etmiş ve iskanlarını sağlamıştır. İlk kafilelerin bir bölümü Bursa’ya yerleştirilmiştir. Musevilerin ibadetlerini özgürce yapmaları için yapılan dikdörtgen planlı sinagog, kesme taştan inşa edilmiştir. İsmi nedeniyle sinagogun bu dinin mensupları açısından ayrı bir önemi vardır. Arap Şükrü Sokağı’nda bulunan Geruş Sinagogu, halen ibadete açıktır. Osmanlı bu Yahudileri imparatorluğun önemli coğrafyalarına yerleştirerek siyasi ve iktisadi sisteme dahil etmiştir. İsrail’in kurucuları David Ben Gurion ve Yitzshak Ben Zvi İstanbul’da Darü’l-Fünun’da hukuk eğitimi almıştır. Kısa süre sonra ülkeden ayrılmışlardır. Asıl konuyla bağlantılı olan husus İsrail’in önemli Başbakanlarından biri olan Moshe Sharett (Moşe Şaret) Çanakkale Savaşları’nda üsteğmenlik görevi yapmış bir savaş gazisidir. Gazidir çünkü Osmanlı ordusu adına savaşmıştır. İsrail’in 2. Başbakanı Moşe Şaret, hukuk eğitimi için İstanbul’a geldiğinde I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle eğitimini yarıda bırakarak Osmanlı ordusuna katılmıştı. Osmanlı ordusunda Üsteğmen (Mülâzım-ı Sâni) rütbesiyle Çanakkale Cephesi'nde savaştı ve tercümanlık görevini üstlendi. Ayrıca İngiliz ordusu saflarında Gelibolu'ya getirildiğinden ve daha çok lojistik destek amacıyla kurulan Siyon Katır Bölüğü (Zion Mule Corps) isimli bir Yahudi birliği de cephede yer aldığından bahsedilir. Fakat Çanakkale Cephesi'nde Osmanlı ordusunda gönüllü veya zorunlu askerlik görevi için vatan savunmasına katılan çok sayıda gayrimüslim asker yer aldı. Yapılan tarihsel araştırmalar, savaşta şehit düşen 80’e yakın Yahudi askerin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bu durumda şimdi olayın Türkiye kısmına gelirsek; İsrail kabinesinin 1915 olaylarının "soykırım" olarak tanınmasını öngören teklifi düşünülürse, İsrail Başbakanı Moşe Şaret ve 80’e yakın Yahudi askeri soykırımcı (?) olmuyor mu? İsrail’in vermiş olduğu bu önerge konjonktürel bir siyasi ortamda alınmış oksimoron bir karara benziyor. Üstelik kendi başbakanını soykırımla itham edebilecek kadar tarihi gerçeklerden uzak bir yaklaşımdır. Bu kararın alınmasında Türkiye ile Filistin konusunda yaşanan görüş ayrılıklarından tutun Hürmüz Boğazı ve olası İran müdahalesinde İsrail’in düştüğü müşkül duruma; Doğu Akdeniz’de Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile birlikte alınan kararlardan Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasına kadar birçok konjonktürel gelişme değerlendirilmelidir. Türkiye-Ermenistan yakınlaşması bile İsrail’in aleyhinedir. İsrail ile Azerbaycan’ın silah anlaşması herkes tarafından bilinmektedir. Aynı şekilde Rusya Federasyonu da Ermenistan’a silah ve mühimmat satmaktadır. Bölgede gerçekleşecek bir barış istikrarı hem Rusya’nın hem İsrail’in çıkarına ters düşer. ArmenPress'in haberine göre, Sivil Sözleşme Partisi Yönetim Kurulu toplantısının ardından gazetecilere açıklama yapan Nikol Paşinyan, İsrail’in soykırımı (?) tanıma hamlesi için "Yanıt verme gereği görmüyoruz. Çünkü Ermeni Soykırımı meselesinin araçsallaştırılması tartışmalarına dahil olmamanın Ermenistan Cumhuriyeti'nin çıkarına olduğuna inanıyoruz" ifadelerini kullanması bu noktada aklı selim bir açıklamadır. Çünkü bu durum Türkiye ve Ermenistan’ı ilgilendirmektedir.

Knossoslu/Giritli Epimenides Paradoksu, Giritli olan Epimenides'in "Bütün Giritliler yalancıdır [Κρῆτες ἀεί ψεύσται ]" demesiyle ortaya çıkar. Eğer bu ifade doğruysa, Epimenides de yalancı olduğundan söylediği söz yanlış olmalıdır. Eğer yanlışsa, en az bir Giritli doğru söylüyor demektir; bu da Epimenides'in doğru söylemiş olabileceği izlenimini doğurur ve bir çelişki oluşur. Ancak burada önemli bir mantık hatası vardır: "Bütün Giritliler yalancıdır." önermesinin mantıksal karşıtı "Bütün Giritliler doğrucudur." değildir. Doğru karşıtı, "En az bir Giritli yalancı değildir (doğru söylemektedir)." şeklindedir. Bu ayrım gözden kaçırıldığında paradoks olduğundan daha güçlü görünür. Bu nedenle paradoks, doğruluk, yalancılık ve genelleme ifadelerinin mantıksal sınırlarını gösteren önemli bir örnektir. İsrail kabinesi 1915 olaylarının "soykırım" olarak tanınmasını öngören teklifi de tam da Epimenides Paradoksu’na benzemektedir. Çünkü Antisemitizmle herkesi suçlayıp diğer Semitik olan Filistinlileri topraklarından çıkaran hatta kendi dindaşları Şamronluları (Samirîleri) beğenmeyen İsrail Devleti’nin kendisidir. Holokost, Yahudi Soykırımı veya İbranice Şoah, Nazi Almanyası döneminde 1941 ve 1945 yılları arasında, Adolf Hitler ve Heinrich Himmler'in liderliğindeki SS güçleri tarafından işgal edilen sınırlar içerisinde yaklaşık 6 milyon Yahudi'nin sistemli bir şekilde öldürüldükleri soykırımdır. Kesinlikle savunulamaz. Fakat bu olaylarda ben mazlumum diyerek Filistin Meselesi’nde ulusal hukuk anlayışından uzaklaşarak zalim pozisyonuna düşmemelidir. Olaylara ve olgulara daha makul ve empatiyle yaklaşması gelir. Üstelik Hazreti Musa tarafından tebliğ edilen ve Torah’nın Beş Kitabı (Khamişa Khumşeı Torah) içinde geçen on emirinden (Aseret HaDibrot) biri “Öldürmeyeceksin [Lo Tirtsach]” ve diğeriyse “Komşunun evini arzulamayacaksın; komşunun karısını, kölesini, cariyesini, öküzünü, eşeğini ya da ona ait herhangi bir şeyi istemeyeceksin [Lo taḥmod beit re'ekha; lo taḥmod eshet re'ekha, ve'avdo va'amato, ve-shoro vaḥamoro, ve-khol asher le-re'ekha.]" Bu noktada aynı dünya görüşüne sahip olmasak da Neturei Karta (Aramice Şehrin (Kudüs'ün) Muhafızları) gibi Siyonizm'e ve İsrail Devleti'nin varlığına şiddetle karşı çıkan köktendinci bir Ortodoks Yahudi cemaatinin tepkisi bile modern çağda İsrail’den daha akla yakın görünmektedir. Ayrıca İsrail'i yöneten siyasal elitlerin önemli bir bölümünün aileleri bir veya iki kuşak öncesine kadar İsrail topraklarında yaşamıyordu. Hatta Trump ile Netanyahu’nun ortak noktası göçmen ailenin çocukları olmasıdır. Binyamin Neyanyahu’nun dedesi Rabbi (Haham) Nathan Mileikowsky Beyaz Rusyalı göçmendir. Gideon Moşe Sa'ar'ın Annesi Bruriah Sa'ar Buharim yani Buhari Yahudilerindendir. Mizrahi Yahudilerinden olan bu grup Orta Asya'da Cuhudi olarak da adlandırılır. Baba Shmuel ise Ukrayna Yahudisidir. Damdaki Kemancı müzikalinde Rus Çarlığı döneminde topraklarından sürülen Yahudilerden. Fakat alınan bu kararlardan anlaşılıyor ki göçmen psikolojisiyle büyüyen ailelerin kararları dünyayı ateşe sürüklüyor. O yüzden göç olgusu sadece göçten ibaret değildir. Sonuçları çok daha sonraları da ortaya çıkabilmektedir. Sonuç olarak İsrail’in Türklerle Yahudilerin yakın geçmişindeki ilişkileri görmezden gelerek günübirlik siyasi anlayışlar çerçevesinde 1915 Olaylarını değerlendirmesi içine düştükleri iyi olmayan bir psikolojik halin göstergesidir. O yüzden dış politika kararları ve hamleleri kızgınlıkla veya duygusal refleksle karar verilecek hamleler değildir. Yahudilerin örf ve adetini ve aynı zamanda sürgün geçmişinin izlerini taşıyan Babil Talmudu’nda (Eruvin 65b:2'de) şu şekilde bir pasaj geçmektedir: “Bish'loshá d'varím adám nikár: b'khosó, uv'khisó, uv'kha'asó” Pasajda parantez içinde belirtilen ses benzerliği, İbranice orijinalindeki harika bir kelime oyununa (alliterasyon) dayanır: Koso (kadehi: içkisi), kiso (cebi=parası), ka'aso (Öfkesi). Kelimesi kelimesine İbranice’den tercümesi şu şekildedir: "İnsan üç şeyle tanınır (anlaşılır): kadehiyle, cebiyle ve öfkesiyle". İnsanın sarhoşken nasıl davrandığı, malı mülkü konusunda ne kadar cömert olduğu ve sinirlendiğinde nasıl bir tavır takındığıyla ne olup olmadığını anlamak mümkündür. O yüzden bazı dönemlerde uluslararası ilişkilerin de insan ilişkilerinden farkı yoktur.

Fato 1A

GÖRSEL 1: Ayakta duranlar: “Şmuel Yeivin / Moşe Şaret / Dov Hoz. Oturanlar: Moşe Gritzman / Avşalom Gissin / David Beit HaLahmi." Herzliya Cimnazyum (Gynasium) Öğrencileri, Osmanlı Ordusu Üniformalarıyla, İstanbul, 1916.KAYNAK: Moşe Şaret u-Moraştó [Moshe Sharett and his Legacy]

Foto 1B

GÖRSEL 2: Dobruca'dan Göç Ederek İzmir ve Aydın'a İskanlarına Müsaade Edilen Musevilerden Bir Kısmının Hüdavendigar'a İskân Talebinde Bulundukları Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi DH.MKT.1465-71 H-07-05-1305 [21 Ocak 1888]