“Bir Sıçrarsın İki Sıçrarsın Üçüncü de Ele Geçersin Çekirge!”

Balkanlar üzerinden geldiği öne sürülen çekirge yoğunluğu, Trakya bölgesi ve İstanbul’un bazı ilçelerinde vatandaşlar arasında tedirginliğe yol açtı. Bölgedeki çekirge popülasyonunda yaşanan artış, sosyal medyada geniş yankı buldu. Bu popülasyon artışı Trakya'daki hasat dönemine ve mevsimsel sıcaklıklara bağlanırken, özellikle sosyal medyada ve haber sitelerinde paylaşılan görüntülerle gündem oldu. Evlerin balkonlarına, pencerelerine ve bahçelerine kadar gelen çekirgeler cep telefonu kameralarıyla görüntülendi. Hatta medyada etçil çekirgeler Türkiye'ye istila etti gibi bir açıklama yapılınca, komplo teorileri ortaya atılınca ve bu yönde sosyal medya haberleri yapılınca Türkiye Cumhuriyeti Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından zamanında bir açıklama yapıldı. Açıklamanın bir kısmı şu şekildeydi: “Son günlerde bazı basın yayın organları ve sosyal medya platformlarında İstanbul ve çevre illerde "çekirge istilası" yaşandığı yönünde yer alan paylaşımlar üzerine söz konusu açıklamayı yapma ihtiyacı hasıl olmuştur. Bakanlık ekiplerimiz tarafından yapılan inceleme ve takipler sonucunda, İstanbul ve Tekirdağ başta olmak üzere Marmara Bölgesi'nde tarımsal üretimi tehdit eden herhangi bir çekirge istilası veya ekonomik zarar oluşturan bir çekirge popülasyonu tespit edilmemiştir. Kamuoyuna yansıyan görüntülerde yer alan çekirgelerin yapılan tür teşhislerinde, bunların tamamının ülkemizde doğal olarak bulunan yerli popülasyonlara ait olduğu belirlenmiştir. Dolayısıyla iddia edildiği gibi Balkanlar'dan, Afrika'dan veya başka bir bölgeden ülkemize ulaşan sürü halinde bir çekirge istilası söz konusu değildir. İstanbul'da tespit edilen türün ise tarımsal üretime zarar veren bir çekirge olmadığı, aksine tarımsal zararlılarla beslenerek biyolojik dengeye katkı sağlayan Beyaz yüzlü çalı çekirgesi (Decticus albifrons) olduğu belirlenmiştir. Ülkemizde çok sayıda çekirge türü doğal olarak yaşamaktadır. İklim koşulları ve özellikle yumurtlama dönemlerine bağlı olarak, bazı türlerin popülasyonlarında dönemsel artışlar görülebilmekte; rüzgârın etkisiyle yerleşim alanlarına taşınabilmekte ve sıcak havalarda ışığa yönelmeleri nedeniyle vatandaşlarımız tarafından daha sık fark edilebilmektedir. Bu durum doğal bir süreç olup, bir istila anlamına gelmemektedir.” Türkiye Cumhuriyeti Tarım ve Orman Bakanlığı açıklamayı Bu durum doğal bir süreç olup, bir istila anlamına gelmemektedir diye yerinde açıklama yapsa da peki çekirge istilası olsaydı ne olurdu? Bu istila geçmişte neden ve nasıl oldu? Bunu Aydın örneği üzerinden tarihsel örnekleriyle bu yazımda ortaya koymaya çalışacağım.

Türkiye Afro-Avrasya’nın yani üç kıtanın tam geçiş güzergahında sadece psikolojik-sosyolojik (insanî) olaylara açık değil aynı zamanda fizyolojik (doğal) yani çevresel etkilere de açıktır. Bu çevresel etkilerden biri de hiç kuşkusuz afetlerdir. Afetler genel olarak insan kaynaklı (beşerî) afetler ve doğal afetler olmak üzere iki ana grupta değerlendirilmektedir. İnsan kaynaklı afetler, insan faaliyetleri veya insanın doğrudan tetiklediği olaylar sonucunda meydana gelir ve sosyal afetler ile teknolojik afetler olmak üzere ikiye ayrılır. Sosyal afetler; insanların günlük yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan beslenme, içme suyu, barınma ve konaklama gibi temel ihtiyaçların aksaması sonucu ortaya çıkan afetler olup açlık, kıtlık ve bina yangınları bu gruba örnek gösterilebilir. Teknolojik afetler ise insanın yeryüzündeki faaliyetleri, sanayileşme süreci ve teknolojik gelişmelerin yanlış uygulanması veya kontrol edilememesi sonucunda meydana gelen afetlerdir. Tarihsel süreçte teknolojik afetlerin niteliği değişmiş; erken dönemlerde maden ve ulaşım kazaları ön plana çıkarken, 20. ve 21. yüzyıllarda nükleer kazalar en önemli teknolojik afetler arasında yer almıştır. 1986 yılında meydana gelen Çernobil Nükleer Kazası, yalnızca Ukrayna'yı değil, Türkiye'nin de dâhil olduğu geniş bir coğrafyayı çevresel ve sağlık açısından etkileyen önemli bir teknolojik afet örneğidir. Doğal afetler ise oluşumunu tabiat olaylarından alan afetlerdir. Bununla birlikte bazı doğal afetlerin etkilerinin artmasında insan faaliyetleri de dolaylı olarak rol oynayabilmektedir. Doğal afetler meydana geliş nedenlerine göre klimatik, jeolojik, hidrografik ve biyolojik afetler olmak üzere dört grupta incelenmektedir. Klimatik afetler; atmosfer olaylarının normal sınırların dışına çıkarak aşırı sıcaklık, aşırı soğuk, kuraklık, yoğun kar yağışı ve çığ gibi olaylara dönüşmesi sonucunda meydana gelir. Jeolojik afetler ise yer kabuğu ve yerin derinliklerinde gerçekleşen jeolojik süreçlerden kaynaklanmakta olup deprem, volkanik patlamalar ve heyelanlar bu gruba örnek teşkil etmektedir. Hidrografik afetler; akarsu, göl ve denizlerden kaynaklanan taşkınlar, su seviyesindeki aşırı yükselmeler ve su kirliliği gibi olayları kapsamakta olup can ve mal kayıplarına yol açabilmektedir. Biyolojik afetler ise bitki örtüsü, toprak, hayvanlar, mikroorganizmalar ve bakterilerden kaynaklanan, insan sağlığını, tarımsal üretimi ve ekosistemi olumsuz etkileyen afetlerdir. Salgın hastalıklar ve çekirge istilaları biyolojik afetlerin en önemli örnekleri arasında yer almaktadır. Bu noktada çekirge istilası biyolojik bir afettir. Fakat iklimsel/iklimbilimsel (klimatolojik) boyutu da olan biyolojik bir afettir. O yüzden bu makalenin başlığı çekirgelerle mücadeleden bahsetse de “Büyük Menderes Nehri’nde İklim Afetleri” olarak atılmıştır. Çünkü çekirge istilalarının iklim değişikliği ve kuraklık gibi klimatolojik afetlerle de yakın ilgisi vardır.

Çekirge istilaları yalnızca biyolojik ve tarımsal bir afet olarak değil, aynı zamanda insanlık tarihinin dinî ve kültürel hafızasında da önemli bir yere sahiptir. Özellikle semavi dinlerin kutsal metinlerinde çekirge sürüleri, ilahî kudretin ve uyarının sembollerinden biri olarak yer almaktadır. Tevrat'ta çekirge istilası, Mısır'a gönderilen On Bela arasında sekizinci bela olarak anlatılmaktadır. Firavun'un Hz. Musa'nın İsrailoğullarını serbest bırakma çağrısını reddetmesi üzerine Tanrı, doğu rüzgârıyla gelen çekirge sürülerini Mısır'a göndermiş; çekirgelerin ülkeyi tamamen kaplayarak dolunun geride bıraktığı bütün ürünleri ve ağaçların yapraklarını tükettiği ifade edilmiştir. Çekirge İbranice אַרְבֶּה ('arbeh), Sami dillerindeki ר־ב־ה (r-b-h) köküyle ilişkilendirilir. Bu kök "çoğalmak, artmak" anlamını taşır. Çekirgelerin çok büyük sürüler hâlinde ortaya çıkması nedeniyle bu adın verildiği kabul edilmektedir. Aynı kök, Arapçada ربا (rabā) "artmak, çoğalmak" fiiliyle de akrabadır. Bu nedenle Tevrat'ta kullanılan אַרְבֶּה kelimesi yalnızca tek bir böceği değil, çoğu zaman ürünleri yok eden yoğun çekirge sürülerini ifade eden teknik bir terim olarak kullanılmaktadır. Bu anlam, Çıkış 10:12–15'te Mısır'a gönderilen sekizinci bela bağlamında açıkça görülmektedir. “RAB Musa'ya, “Elini Mısır'ın üzerine uzat” dedi, “Çekirge yağsın; ülkenin bütün bitkilerini, doludan kurtulan her şeyi yesinler. Musa asasını Mısır'ın üzerine uzattı. Bütün o gün ve gece RAB ülkede doğu rüzgârı estirdi. Sabah olunca da doğu rüzgârı çekirgeleri getirdi. Mısır'ın üzerinde uçuşan çekirgeler ülkeyi boydan boya kapladı. Öyle çoktular ki, böylesi hiçbir zaman görülmedi, kuşaklar boyu da görülmeyecek.” Bu olay, yalnızca büyük bir tarımsal felaketi değil, aynı zamanda ilahî adaletin ve uyarının bir tezahürü olarak değerlendirilmektedir. Benzer şekilde Kur'an-ı Kerim'de de çekirge, Firavun ve kavmine gönderilen ilahî musibetlerden biri olarak zikredilmektedir. Kur'an-ı Kerim'de çekirge, الْجَرَادَ (el-jarād / el-cerâd) kelimesiyle ifade edilmektedir. Bu kelime, جَرَاد (carād) "çekirge" isminden oluşmakta olup başındaki (el-) belirli tanımlığı sayesinde "o çekirge" veya bağlama göre "çekirgeyi" anlamını kazanmaktadır. Nitekim A'râf Sûresi'nin 133. ayetinde geçen (el-jarād/ carād) ifadesi, Firavun ve kavmine gönderilen ilahî musibetlerden biri olan çekirge afetini belirtmektedir. Arapça (jarād) kelimesi, (c-r-d) kökünden türemiştir. Bu kök, "soymak, sıyırmak, çıplak bırakmak" anlamlarını taşımaktadır. Çekirge sürülerinin tarım alanlarındaki bitki örtüsünü tamamen tüketerek araziyi adeta çıplak bırakması nedeniyle muhtemelen bu adlandırmanın yapıldığı kabul edilmektedir. A'râf Suresi'nin 133. ayetinde, "Bunun üzerine onların üzerine tufanı, çekirgeyi, haşereleri, kurbağaları ve kanı ayrı ayrı mucizeler olarak gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular." buyrularak çekirge istilasının ilahî bir ikaz niteliği taşıdığı vurgulanmaktadır. Melâh kelimesi Farsça çekirge demektir. Pây-ı melâh, Divan edebiyatında "çam sakızı çoban armağanı" anlamında kullanılan, kelime anlamı olarak "çekirge ayağı" demektir. Çekirge bacağı (pây-i melâh), tüm dünyaya hükmeden Hz. Süleyman’ın ihtişamlı sarayına, minik bir karıncanın ağzında taşıyarak getirdiği en samimi ve en anlamlı hediyenin hikayesidir. Dönemin güçlü hükümdarları ve kralları saraya altınlar, mücevherler ve paha biçilemez hazineler sunarken, bu küçük canlı kendi gücü nispetinde kopardığı bir çekirge bacağını ulu sultana armağan eder. Karıncaya bu mütevazı hediyenin sebebi sorulduğunda, amacının safiyetini ve safını belli etmek olduğunu söyleyerek sadakati ve samimiyeti her türlü maddi zenginliğin üstüne çıkarır. Divan edebiyatında ve klasik şark kültüründe bu kıssa, "çam sakızı çoban armağanı" ifadesinin çok daha derin, edebi ve tasavvufi bir karşılığıdır; kulun Allah katındaki acziyetini, niyetin büyüklüğünü ve gönülden kopan küçük bir ikramın dünyalara bedel olduğunu sembolize eder. Hatta Zekeriyyâ bin Muhammed el-Kazvînî'nin ünlü Acâibü'l-Mahlûkât ve Garâibü'l-Mevcûdât [Yaratılmışların Harikaları ve Varlıkların Tuhaflıkları] eserinin Osmanlı Türkçesi bir tercümesinde de buna benzer bir dini motifle çekirge anlatılmaktadır [Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları: 132, İstanbul, 2019, 316a-316b-317a, ss.462-463]: el-Cerâd yani çekirge, tek başına zehirli veya doğrudan zararlı bir canlı değildir. Ancak çok büyük sürüler hâlinde ortaya çıktığında şehirleri ve ülkeleri harap edebilecek kadar büyük yıkıma neden olur. Tarlalardaki ekinleri, ağaçların yapraklarını ve yeşil örtüyü tamamen tüketerek geriye kurumuş dallar bırakır. Bu nedenle klasik İslam kaynaklarında çekirge, ilahî kudretin bir tecellisi olarak değerlendirilmiştir. Nitekim Hz. Muhammed'le ilişkilendirilen bir rivayette (hadiste) geçen "el-Cerâdu cündullâhi'l-a'zam" (Arapça: الجراد جند الله الأعظم) yani "Çekirge, Allah'ın en büyük ordusudur." ifadesi yer almaktadır. Eserde ayrıca Mısır çöllerinde görülen ve "Firavun çekirgesi" olarak adlandırılan çok iri bir çekirge türünden söz edilir; bu çekirgelerin olağanüstü büyüklükte olduğu, hatta mecazî bir anlatımla atlı bir kişiyi bile yiyebilecek kadar korkutucu oldukları ifade edilir. Ardından aktarılan bir hikâyede, Tafihoğlu'nun hizmetkârı başından geçen bir olayı anlatır. Bir kervanla yolculuk ederken ansızın büyük bir Firavun çekirgesi sürüsünün kervanın üzerine çöktüğünü söyler. Yanında bulunan büyük bir kazanın altına saklanarak kendisini korur ve çekirge sürüsü uzaklaşıncaya kadar dışarı çıkmaz. Daha sonra saklandığı yerden çıktığında ise kervandaki insanların ve hayvanların geriye yalnızca kemiklerinin kaldığını görür. Bu anlatı, gerçek bir olayı tasvir etmekten ziyade, çekirge sürülerinin yol açtığı büyük yıkımı ve insanlar üzerinde bıraktığı derin korkuyu abartılı (mübalağalı) bir dille ifade eden ibret verici bir hikâye niteliğindedir. Eserde, Ahvaz çevresinde yaşayan farklı çekirge türlerinden söz edilmektedir. Bunlardan birinin sesinin çok güzel, kokusunun ise hoş olduğu belirtilir. Bu bölgede yaşayan eğlence düşkünü insanların, bu çekirgelerin sesini dinlemekten zevk aldıkları ve içki meclislerinde onları dinleyerek vakit geçirdikleri ifade edilir. Ancak bu çekirgelerin insana dokunulduğu anda öldüğü de kaydedilmektedir. Bir başka çekirge türünün ise toprak renginde olduğu, yere konduğunda fark edilmesinin neredeyse imkânsız olduğu, uçtuğunda ise meşale gibi parladığı anlatılır. Eserde ayrıca Hicrî 353 (M. 964) yılında İbn Sîsenber'in büyük bir orduyla İbn Hübeyre Kasrı'na düzenlediği sefer sırasında dikkat çekici bir olay nakledilmektedir. Rivayete göre orduyla birlikte alışılmadık bir çekirge sürüsü de hareket etmiş, bu çekirgelerin ağızlarından kan damladığı ve içlerinin de kanla dolu olduğu söylenmiştir. İbn Sîsenber geri çekildiğinde çekirge sürüsü de onunla birlikte geri dönmüş; ordunun konakladığı yerde konaklamış, göç ettiği zaman da onunla birlikte hareket etmiştir. Bu anlatı, çekirge sürülerinin savaş ve felaketlerle ilişkilendirildiğini gösteren sembolik bir rivayet niteliğindedir. Metinde çekirgenin fiziksel özellikleri de tasvir edilmektedir. Buna göre başı ata, kanatları yırtıcı bir kuşun kanatlarına, karnı yılana, kuyruğu akrebe ve arka bacakları devenin butlarına benzetilmiştir. Sıçrayışı ise pars ve kaplanın atlayışına benzetilerek gücü ve çevikliği vurgulanmıştır. Ayrıca çekirgelerin ölmeden önce sert bir toprağa kuyruklarını gömerek öldükleri, burada bıraktıkları yumurtalardan ise bahar geldiğinde yirmi ila otuz yeni çekirgenin çıktığı ifade edilmektedir. Bu anlatım, çekirgenin biyolojisini açıklamaya yönelik gözlemler ile dönemin halk inanışlarının iç içe geçtiği kozmografik bir tasvir niteliği taşımaktadır. Geleneksel dönemdeki anlatılarında çekirge istilası, yalnızca tarımsal üretimi yok eden doğal bir afet olarak değil, aynı zamanda inkâr, zulüm ve kibir karşısında ilahî iradenin tecellisini gösteren sembolik bir olay olarak ele alınmaktadır. Bu durum, çekirge istilalarının tarih boyunca yalnızca ekolojik ve ekonomik etkileriyle değil, dinî, ahlaki ve toplumsal boyutlarıyla da insanlık hafızasında önemli bir yer edindiğini göstermektedir.

Türkçede kullanılan çekirge kelimesinin kökeni Türkçe kökenlidir. Akrep kelimesi gibi yabancı bir dilden Türkçe’ye geçmemiştir. Çekirge kelimesi, Türkçenin en eski söz varlığı içinde yer alan adlardan biri olup ilk yazılı örneğine Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk adlı eserinde rastlanmaktadır. Tarihî ve çağdaş Türk lehçelerinde kelime çekirge, çekirtge, çekürge, şekirtke, sarınçka ve sekirtke gibi farklı fonetik biçimlerle yaşamaya devam etmiştir. Etimolojisi konusunda ise çeşitli görüşler bulunmaktadır. Bir kısım araştırmacılar kelimenin kökenini çekür-, çe- veya çek- fiillerine bağlarken, diğerleri özellikle sekirtke biçiminin Eski Türkçedeki sekir- (sıçramak, atlamak) fiilinden türediğini ileri sürmektedir. Buna karşılık, çekirge ile sekirtge şekillerinin aynı kökten gelişmediğini savunan görüşler de mevcuttur. Bununla birlikte, çekirgenin en belirgin özelliğinin sıçrayarak hareket etmesi dikkate alındığında, kelimenin sekir- fiiliyle anlam bakımından ilişkilendirilmesi dikkate değer bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle çekirge adının tarihî gelişimi, farklı Türk lehçelerindeki biçimleri ve kökenine ilişkin etimolojik tartışmalar, Türk dil tarihinin önemli inceleme alanlarından birini oluşturmaktadır. Çekirge, uzun arka bacakları sayesinde sıçrayabilen, sürüler hâlinde hareket ederek ekinlere büyük zarar veren bir canlı olduğundan farklı fiillerden farklı şekillerde türetildiği düşünülmektedir. Kelimenin tarihi oldukça eskidir fakat Oğuz Türkçesinde yaklaşık bin yıl önce çekürge biçimiyle kullanıldığı bilinmektedir. Hatta yerel ağızlarda bile çekirgenin ismi değişmektedir. Örneğin Maraş ağzında çekge veya çekke telaffuzları çekirge anlamına gelmektir.

Jean-Baptiste Tavernier (1605–1689), Osmanlı, İran ve Hindistan coğrafyalarını dolaşmış Fransız seyyah, tüccar ve mücevher uzmanıdır. Özellikle Doğu ticareti, değerli taşlar, Osmanlı-İran ilişkileri ve 17. yüzyıl Doğu toplumları hakkında verdiği bilgilerle tanınmaktadır. Bugün siyasi gerginliklerin yaşandığı Basra ve Hürmüz coğrafyasındaki izlenimlerini Halep’ten Isfahan’a seyahati sırasında şu şekilde anlatmıştır: "Şunu unutmadan söylemeliyim: Basra’da bulunduğum süre boyunca, uzaktan koca bir bulut gibi görünen ve bu nedenle havanın kararmasına yol açan büyük bir çekirge sürüsü iki kez kentten geçti. Bunlar yılda dört-beş kez Basra’dan geçerler ve rüzgâr onları Fırat’ın üstünden çöle doğru fırlattığından -görünüşe göre- çölde hepsi ölür. Eğer bu çekirgeler böyle çöle sürüklenmese, Kalde’nin birçok yerinde toprak üzerinde hiçbir şey kalmaz. Basra körfezi boyunca da bol miktarda çekirge bulunur; gemiler yaz mevsiminde Hürmüz’e vardıklarında, bu türden lezzetleri arayanlar tereyağında kızartılmış çekirge satan dükkânlara rastlarlar. Bir gün, merakım nedeniyle, altı parmak (?) uzunluğundaki bu çekirgelerden birini mideme indirdim ve aynı yerde hepsi de kıpır kıpır oynayan on yedi daha küçük çekirge gördüm. Bu örnekten yola çıkarak, bu böceğin, özellikle de sıcak ülkelerde, nasıl çoğaldığı kolayca anlaşılabiliyor." [Tavernier Seyahatnamesi, çev. Teoman Tunçdoğan, 2006, sf. 190] Çekirge aynı zamanda özellikle Tevrat’da [Torah] yasak olmamasından dolayı İbraniler ve yaşadıkları coğrafyadan dolayı Araplar başta olmak üzere Semitik halklar tarafından tüketilen bir besin kaynağıdır. Hatta o yüzden I. Dünya Savaşı’nın en dramatik sayfalarından biri olan Medine Müdafaası sırasında, İngiliz kuşatması ve Arap isyanı sebebiyle ikmal yolları kesilen Osmanlı birlikleri ağır bir kıtlıkla karşı karşıya kalmıştı. 1918 yılında şehri kaplayan devasa çekirge sürülerini bir felaket değil, askerinin besin ihtiyacını karşılamak için çekirgeyi bir "çöl rızkı" olarak gören Medine Muhafızı Fahreddin Paşa, tarihe "Çekirge Genelgesi" olarak geçen emrini yayımladı. Askerine çekirgenin besin değerini ve serçe kuşundan farkı olmadığını anlatan Paşa; toplanmasından haşlanmasına, kurutulup kavrulmasından çorbasının yapılmasına kadar pratik tarifler vererek ordunun direncini ayakta tuttu. Bu alınan karar neticesinde Medine garnizonu aylarca açlığa meydan okumuş, Mukaddes Emanetlerin bir kısmını emniyetle İstanbul’a nakledilmiş ve şehir, Mondros Mütarekesi’nden aylar sonra bile teslim edilmeyerek önemli bir direniş mirası bırakmıştır. O yüzden çekirge aynı zamanda çölde tüketilen stratejik bir besin kaynağıdır.

Büyük Menderes Havzasında görülen afetlerden biri de sıklıkla veya belli aralıklarla gerçekleşen çekirge istilalarıdır. Çekirge istilası böcek istilası olması yönüyle biyolojik bazen iklimsel etkilere bağlı olduğu için de klimatolojiktir. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivlerinde Hicrî 8 Rebiü’l-evvel 1215 (Miladî 30 Temmuz 1800) tarihli, Aydın sancağındaki veba salgını ve çekirge istilası ile ilgili belgeler bulunmaktadır. Mesela belgelerden birinde Ordu-yı Hümayun'da mevcut bulunmak üzere Aydın Sancağı’nda vaki kazalardan müretteb bin nefer süvarinin her bir neferi için yüzer guruş tahsil ve irsali hakkında sadır olan fermana cevaben memleketlerindeki veba illeti ve çekirge istilası (kesr-i cerâd ve kesret-i cerâd sebebiyle) sebebiyle teklifin tenzili istirhamına ilişkin Köşk Kazası Naibi Osmanzade Seyyid Ahmed'im ilamı bulunmaktadır. Kastedilen belgeler, Ordu-yı Hümayun için tahsil edilmesi gereken yüzer kuruş tutarındaki bedellerin, halkın içinde bulunduğu zor şartlar nedeniyle tenzil (indirim) veya affını talep eden ilamları içermektedir. Aynı yıl için [3-8 Rebiü’l-evvel Hicrî 1215/25-30 Temmuz 1800=] Köşk kazası Sultanhisar’ı Naibi [Mustafa Arif] ve Birgi Naibi [Ahmed] gibi farklı yerleşim yerlerinden naiblerin raporları yer almaktadır. 25 Receb 1266/6 Haziran 1850 tarihli başka bir evrakta Aydın Sancağı’nda çekirge tohumu toplanması gündeme gelmiştir. Tarım literatüründe veya Osmanlı Türkçesi tarihi metinlerde geçen "çekirge tohumu" ifadelerinden asıl kasıt, çekirgelerin toprağa bıraktığı yumurta paketleri (yüksükleri) veya istilacı çekirge yumurtalarıdır. Bu terim doğrudan bitki tohumu değildir. Geçmişte ve özellikle Osmanlı döneminde, büyük çekirge istilalarının önüne geçmek için çiftçiler ve halk örgütlenirdi. [Hatta zaman zaman amele taburları kullanılırdı.] Çekirgeler henüz yumurta halindeyken toplanır, imha edilir ya da devlet tarafından para karşılığı satın alınırdı. Belgelerde geçen "çekirge tohumu toplama" veya "tohum imhası" ifadeleri, üreme döngüsünü kırmak için toplanan bu yumurtaları ifade eder. 27 Şevval 1307/16 Haziran 1890 Cumartesi günü çıkan Dersaadet Ticaret Odası Gazetesi’nde (Numero: 285; Altıncı Sene, sf. 283) vilayetlerden haberlerin verildiği sütunda şöyle bir haber vardı: “Karahisar-ı Sahib ve Kütahya sancaklarının bazı mahallerine Aydın cihetinden (yönünden) müstevli olan (istilacı olan) çekirge tuhmlarını toplatmak içun lazım gelen kazalar kaymakamlarıyla nevahi müdiranı (nahiye müdürleri) memur idildikten başka evvelce Kütahya mutasarrıfı Saadetlu Veysel Paşa ve Karahisar-ı Şarkî mutasarrıfı Saadetlu Cemil Beyefendi Hazarât-ı Makam-ı Vilayetden virilen (verilen) talimat mucibince Çekirge tuhmu (tohumu) olan köylere âzimet buyurmuşlardır.” Görüldüğü üzere çekirge ve çekirge tuhmu (tohumu) Aydın ile sınırlı kalmamış, Aydın üzerinden Anadolu içlerine kadar yayılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Aydın Sancağı’nın içerisinde bulunduğu Aydın Vilayeti’nde en önemli sorunlardan biri Çekirge sorunuydu. Hatta o zaman İzmir’de oturan Aydın Valisi Rahmi Bey bu göreve atanır atanmaz Eylül 1913’de bir Çekirge Komisyonu kurdu. Çekirgeyle mücadelede etkin bir mücadele programı belirlendi. Çekirgeler yumurtalarını toprağa bırakırlar, bahara doğru havaların ısınmasıyla birlikte yumurtalar çatlar ve çekirgeler çıkar. Bu nedenle çatlamadan önce bu yumurtaların toplanması gerekiyordu. Toplanan bu yumurtalar derin çukurlara atılıp üzerlerine kireç dökülerek yakılırdı. Böylelikle yumurtaların çatlamaları ve yeni çekirgelerin çıkmaları önlenirdi. Yumurtadan çıkan çekirgeler sürü halinde uçarlarken bazen topluca bir kuyuya düştükleri olurdu. Bu durumda kuyunun suyunda içilemeyecek derecede bir koku olurdu…. İzmir sancağında 1913 yılında İzmir sancak merkezi, Seydiköy, Bornova ve Torbalı nahiyelerinde; Buca, Karşıyaka (Soğukkuyu, Yamanlar, Rum Çiftliği, Tomarza ve Osmanzade köyleri), Bayındır ve Nif'te; 1914 yılında İzmir ve çevresi ile Buca, Bornova, Seydiköy, Urla, Nif, Menemen, Bayındır, Tire, Seferihisar, Ödemiş'te; 1915 yılında Ödemiş, Tire, Kuşadası, Seferihisar, Değirmendere Torbalı, Nifte; 1916 yılında Bergama, Ayazmend, Reşadiye, Dikili, Bornova, Buca, Torbalı, Değirmendere, Seferihisar, Bayındır, Nif ve Kuşadası'nda çekirge felaketinin etkili olduğu gazetelerdeki haberlerden anlaşılmaktaydı. 7 Mart 1916 tarihli bir ilanla Vilayet Çekirge Müfettişine bağlı olarak çalışmak üzere çekirge işinden anlayan, okuryazar ve kent halkından olması koşuluyla üç “takipçi” alınacaktı. Bunlar İzmir, Karşıyaka ve Bornova'da görev yapacaklardı. İzmir’dekine 400, diğerlerine ise 250 kuruş aylık verilecekti. Bu ilandan iki gün sonra ise, 9 Mart'ta İzmir, Manisa ve Denizli livalarında görevlendirmek üzere 15 takipçi atamasına izin verildi. 20 Mart'ta İzmir'de 20 takipçi göreve başlatıldı. Aynı ay içinde İzmir livasında Kemal Efendi; Bergama'da İhsan Efendi; Bayındır, Tire ve Ödemiş'te Nihat Efendi; Torbalı, Kuşadası, Kızılcadağ ve Değirmendere Hasan Tahsin Efendi çekirge mücadelesini yürütmek üzere “özel memur” olarak atandılar. Görüldüğü üzere İmparatorluk, Birinci Dünya Savaşı sırasında sadece düşmanla değil hem Aydın Vilayeti’nde hem Aydın Sancağı’nda çekirgelerle biyolojik bir savaş veriyordu. [Yavuz Özmakas, Koç Bilekli Vali: Rahmi Bey'in İzmir Günleri, İzmir Şenocak Yayınları, 58, Birinci Baskı, 2011, ss. 36-42.]

Cumhuriyet Döneminde de çekirge istilaları ve bununla ilgili haberler devam etmiştir. 7 Nisan 1931 Salı günü çıkan Son Posta gazetesinin [No: 252] dördüncü sayfasında Aydın ve Manisa’da mühim miktarda çekirge türediği hatta bu muzır (zararlı) hayvanın 10 dönümlük alanı kapladığı yazılmıştır. Mahallinde tedbir alınmakla birlikte İzmir’den Aydın’a yardım edilmiştir. Hatta ziraat müdürü Aydın’a hareket etmiştir. 20 Temmuz 1944 Perşembe günü Ulus Gazetesi’nde altıncı sayfada “Aydın Havalisindeki Çekirge Mücadelesi İyi Netice Verdi” başlıklı verilen haber şöyledir: Aydın (Hususi) Bu sene Çine Dalama ve Nazilli mıntıkalarında görülen çekirgelerin imhası için mücadeleye girişildiğini haber vermiştim. Öğrendiğime göre mücadele müspet netice vermiş ve çekirgeler kısa zamanda tamamen imha edilmiştir. Yine Ulus Gazetesi 20 Temmuz 1944 Perşembe günü ikinci sayfada “Aydın’da Çekirge Mücadelesi” başlığıyla verdiği haber şu şekildedir: “Aydın (Hususi). Bu yıl vilayetimizin merkez Aydın kazasında üç dağ köyü ile, Koçarlı nahiyesi köylerinde ve Dalama nahiyesinin bir iki köyünde çekirge görülmüştür. Mücadele teşkilatıyla mükellef halkla tam bir iş birliği yaparak çekirgeler uçar hale gelip ovaya inmeden imha olunmuştur.” Aydın’da çekirgeyle mücadelede alev makineleri de kullanılmıştır. Akşam gazetesinin 16 Mayıs 1939 Salı günü sekizinci sayfada verdiği haber şu şekildedir: “İzmir (Akşam) — İzmir, Manisa, Aydın, Denizli ve Muğla vilayetlerinde çekirge mücadelesine ehemmiyetle devam edilmektedir. Şimdiye kadar muhtelif yerlerde çıkan çekirgeler, zehirleme, sabun mahlûlü atma usulleriyle ve alev makineleriyle derhal imha edilmiş, mahsule zarar vermelerinin önüne geçilmiştir. Çekirgenin en çok çıktığı saha, Manisa’nın Eşme kazasıdır. Burada mücadeleye daha geniş mikyasta devam edilmektedir.” Demokrat İzmir gazetesi 23 Nisan 1949 Cumartesi günü beşinci sayfa "Aydın ve civarında çekirge ile savaş" üst başlığını vermiştir. Alt başlığı ise "Amerika’dan gelen alev makineleri iyi netice verdi" Haberin devamıysa şu şekildedir: Aydın (AA) merkez ve Koçarlı ilçeleriyle Muğla’nın Milas ve Yatağan ilçelerinde yapılacak olan çekirge savaşı için Tarım Bakanlığımdan gönderilen son sistem alev makineleriyle her türlü aletle ve malzeme gelmiş ve savaş için ayrılan bölgelere dağıtılmıştır. Bakanlıktan gönderilen mütehassıslar ilçelerdeki Tarım öğretmenleri ve amele şefleriyle birlikte savaş bölgelerini sıkı bir -kontrole tabi tutmakta ve çekirgelerin yüksüklerden çıkmaları beklemektedirler. Amerika’dan gelen ve ilk defa ülkemizde kullanılacak olan alev makineleriyle yapılan tecrübeler çok iyi ve müsbet neticeler vermiştir. Böylece bölgedeki çekirgelerin tamamen imha olacağı anlaşılmaktadır. Görüldüğü gibi çekirgelerle mücadele gazetelerde doğal bir olayın insan üzerindeki olumsuz etkileri gibi değil de alev makineleriyle mücadele edilmesi gereken büyük bir savaş gibi verilmektedir. Çünkü o zamanın dünyasında biyolojik afet diye nitelendirilen çekirgelerle mücadele gerekli kurum ve kuruluşlar tarafından savaş konsepti içerisinde görülmekteydi. Gazetelerin başlığı da bu konsepte uygun olarak atılıyordu.

Sonuç olarak tarih boyunca insanlık, tarım arazilerini yok eden ve büyük kıtlıklara yol açan çekirge istilalarına karşı çok çeşitli mücadele yöntemleri geliştirmiştir. Kimyasal ilaçların olmadığı Osmanlı ve öncesi dönemlerde mücadele tamamen insan gücüne, mekanik engellere ve biyolojik yardımlaşmaya dayanıyordu. Bu dönemde halk ve amele taburları imece usulüyle çekirge yumurtalarını toplayıp derin hendeklere gömer, yavru çekirgelerin yürüyüş hatlarına dik çinko levhalardan duvarlar çekerek onları tuzaklara düşürürdü. Aynı zamanda sığırcık ve alaca sığırcık gibi avcı kuşların istila bölgelerine çekilmesi için yapay sulaklar oluşturulur, sürülerin ekinlere konmasını engellemek için ise teneke çalınarak yüksek sesler çıkarılırdı. 20. yüzyılda endüstriyel tarımın gelişmesiyle birlikte mücadele daha sistematik ve ilaç odaklı modern bir yapıya büründü. Kepek, su ve kimyasal ilaçların karıştırılmasıyla hazırlanan zehirli yemler bitki örtüsünün az olduğu alanlara serpilirken, tarım teşkilatlarının kurduğu istihbarat ağları sayesinde çekirgelerin henüz uçamadığı yavru evreleri takip edilerek havadan ve karadan güçlü insektisitlerle toplu ilaçlamalar yapıldı. Günümüzde ise çevreye zarar veren bu yoğun kimyasal kullanımı yerini teknolojiyi ve doğal ekosistemi harmanlayan entegre mücadele yöntemlerine bırakmıştır. Artık çekirgelerin doğadaki avcıları korunarak biyolojik denge gözetilmekte, sonbaharda yapılan derin toprak sürümüyle yumurtaların kışın donması sağlanmakta, yön bulmalarını şaşırtan ışık yansıtıcı plastik bariyerler kullanılmakta ve en önemlisi gelişmiş uydu radar sistemleri sayesinde göçmen sürülerin rotaları günler öncesinden tahmin edilerek erken önlemler alınmaktadır. Mesela FAO Locust Watch, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yönetilen ve küresel çöl çekirgesi tehdidine karşı erken uyarı sağlayan resmi bir bilgi platformudur. Afrika, Orta Doğu ve Asya gibi riskli bölgelerdeki çekirge hareketlerini, üreme alanlarını ve hava durumunu anlık olarak izleyen bu sistem, potansiyel istilaları önlemek amacıyla düzenli olarak risk tahminleri ve durum bültenleri yayınlar. Topladığı verileri yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renk kodlarıyla kategorize ederek aylık raporlar halinde sunan platform, Batı, Orta ve Güneybatı Asya'daki bölgesel komisyonlar aracılığıyla ülkeler arası veri paylaşımını ve saha koordinasyonunu koordine eder. Ayrıca bünyesinde 1975 yılına kadar uzanan geniş bir veri arşivi, teknik rehberler ve eğitim materyalleri barındırarak tarımsal üretimi ve gıda güvenliğini küresel ölçekte korumayı hedeflemektedir. O yüzden artık çekirge istilaları haberleri yapılırken, soğukkanlı olmalı, normal ve anormal çekirge hareketlerini takip edebilmenin mümkün olduğu da unutulmamalıdır. Ayrıca çekirge istilalarının ve bu bağlamda değerlendirilen biyolojik bir afetin de yaşamın doğal döngüsüyle alakalı olduğu bilinmelidir.

X

GÖRSEL Zekeriyyâ bin Muhammed el-Kazvînî'nin ünlü Acâibü'l-Mahlûkât ve Garâibü'l-Mevcûdât [Yaratılmışların Harikaları ve Varlıkların Tuhaflıkları] Adlı Eserin 1121/1717 Osmanlı İmparatorluğu Zamanında Hazırlanan Türkçe Tercümesidir. Fakat görsel çekirge olmasına rağmen metin hirba yani bukalemunu anlatmaktadır. Başka bir sayfada çekirgeyi anlatmaktadır. [The Walters Art Museum, W.659]