"Avrasya, Büyük Güçler ve Enerji” başlıklı bu çalışma, on dört yıl önce Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Karşılaştırmalı Tarih Programında doktora öğrencisi olduğum dönemde, Prof. Dr. Bayram Bayrakdar tarafından yürütülen “Berlin Antlaşması’ndan Sovyetlerin Çöküşüne Büyük Güçler ve Petrol” adlı doktora dersi kapsamında hazırlanmıştır. Aradan geçen on dört yıl, çalışmanın ele aldığı Avrasya, büyük güç rekabeti ve enerji ilişkilerinin önemini azaltmak bir yana, bu konuların dünya siyasetinin merkezindeki yerini daha da belirginleştirmiştir. Bu nedenle, dönemin bilgi ve değerlendirmelerini bugünün gelişmeleri ışığında yeniden düşünmenin ve çalışmayı yeniden gündeme getirmenin anlamlı olduğunu düşünüyorum. Çalışma, hazırlandığı dönemin koşullarını ve o tarihteki bilgi birikimini yansıtmaktadır. Dolayısıyla burada amaç, on dört yıl önceki değerlendirmeleri bugünün gelişmeleriyle birebir karşılaştırmak değil; Avrasya'da enerji kaynakları, enerji güzergâhları ve büyük güçler arasındaki rekabetin hangi tarihsel dinamikler üzerinden şekillendiğini yeni gelişmelerle ve farklı yaklaşımlarla tartışmaya açmaktır.

Avrasya Tanımı

“Avrasya” (Eurasia; Rusça: Евразия=Yevraziya) terimi, Avrupa ve Asya adlarının birleşmesinden meydana gelmiştir. Avrupa ve Asya adlarının her ikisi de Eski Yunanca kökenlidir: Avrupa, Yunanca Εὐρώπη (Eurṓpē), Asya ise Ἀσία (Asía) biçimindedir. Bu adlar Latinceye Europa ve Asia olarak geçmiş, daha sonra Avrupa dillerindeki kullanım üzerinden “Eurasia” biçiminde birleşik bir coğrafi kavrama dönüşmüştür. Modern coğrafi terim olarak Eurasia teriminin 19. yüzyılda modern coğrafi anlamıyla yaygınlaşmasında Aleksander von Humboldt'un kullanımlarının yanı sıra Eduard Suess'in çalışmaları da önemli rol oynamıştır. Kavram daha sonra Rus coğrafya düşüncesine V. İ. Lamanskiy aracılığıyla girmiştir. 20. yüzyılın başlarında ise “Avrasya”, yalnızca coğrafi bir kavram olmaktan çıkarak Rusya'nın Avrupa ve Asya arasındaki tarihsel, kültürel ve jeopolitik konumunu açıklayan düşünsel bir çerçeveye dönüşmüş; bu süreç, daha sonra “Avrasyacılık” (Евразийство=Yevraziystvo) olarak adlandırılacak düşüncenin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.”

Dünya kendine has sahanlıkları bulunan altı kıtadan oluşmaktadır. Bu kıtalar Asya, Avrupa, Afrika, Kuzey Amerika, Güney Amerika ve Okyanusya’dan oluşmaktadır. Bu kıtalardan Asya, Avrupa ve Afrika “Eski Dünya” olarak adlandırılmaktayken diğerleri ise “Yeni Dünya” olarak kabul edilmektedir. Bu ayrım daha çok coğrafi keşiflerle alakalıdır. 15. yüzyılda başlayan ve 16. yüzyılda hızlanan coğrafİ keşifleri gerçekleştiren Avrupalı sömürgecilerin yeni bulunan Kuzey ve Güney Amerika’daki alanlara yerleşmeleri ile ilgilidir. Bundan sonra eski sahipleri Aztek, Maya, İnka uygarlıkları ve Amerika kıtasının yerli halklarına rağmen yerleştikleri ve yer altı ile yer üstü kaynaklarını sahiplendikleri bu topraklar Avrupalılar için yeni oluyordu.[i] İşte bundan dolayıdır ki insanlık tarihi için köklü geçmişi olduğu kabul edilen Asya, Avrupa ve Afrika gibi kıtalar eski dünya kıtası olurken bu kıtalarda imkân bulamayıp yeniden umutlarını yeşertenler için diğer kıta parçaları için yeni dünya kıtaları oluyordu. Fakat buradan eski dünya kıtaları için her şeyin bittiğini düşünmek tarihin seyri açısından yanlış bir çıkarım olur.

Avrasya etimolojik olarak Asya ile Avrupa coğrafyalarının adlarının birleşmesinden oluşmuştur. Avrasya, genel olarak Avrupa ile Asya'nın oluşturduğu birbirine bağlı kara kütlesini ifade eden geniş bir coğrafi kavramdır. Avrasya çok geniş bir alanı sınırları içine almakla beraber dünya karalarının da önemli bir kısmını sınırları içine almaktadır. Ayrıca dünyanın önemli yeraltı ve yer üstü zenginliklerine sahip olmasının yanında dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu bu coğrafyada yaşamaktadır. Bu yüzden Avrasya en eski iki dünya kıtasının sınırları içinde yer almaktadır. Tabir-i caizse “Tarihin yapıldığı ve yazıldığı kara parçasıdır” diyebiliriz. Bu kadar önemli olan bir coğrafyanın hem klasik strateji teorilerine hem de modern strateji teorilerine konu olması kadar doğal bir durum yoktur. Bu kara parçasının stratejik teorilerin merkezinde yer almasının nedeni; ilk insandan beri hem yer altı ve yer üstü zenginliklerinin paylaşımı sorununu yaşaması hem de tarihte büyük güçlerin (emperyal) egemenlik ve hâkimiyet mücadelesinin yaşandığı bir arena olmasındandır. Bu yüzden Avrasya günümüzde de dünya siyasetine yön veren büyük güçler tarafından her alanda güç mücadelesinin yaşandığı önemli bir coğrafyadır.

Tarihsel değerlendirmeler coğrafya, strateji ve jeopolitik gibi alanlar ile desteklenirse daha önemli hale gelir.[ii] Avrasya coğrafyası hakkında yapılacak tarihsel değerlendirmelerin temellendirilmesinde strateji disiplini de önemli bir rol oynayacaktır. Ayrıca bu coğrafyanın hem klasik strateji teorilerine hem de modern strateji teorilerine konu olduğu bir önceki paragrafta değinilmiştir. Avrasya, İskender (Aleksandros) ile Sun Tzu’dan beri üzerine stratejiler üretilen önemli bir tarihsel coğrafyadır. Klasik strateji teorileri 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk yarısında dünya siyasal sistemlerinde ve dünya tarihinin seyrinde kendine yer bulmuştu. Klasik strateji teorileri üç ekol üzerinden incelenmektedir. Klasik strateji ve jeopolitik düşüncenin gelişiminde İngiliz, Amerikan ve Alman gelenekleri önemli bir yer tutmaktadır. Askerî strateji alanında Prusyalı general ve askerî teorisyen Carl von Clausewitz (1780–1831), savaşın siyasal amaçlarla ilişkisini sistematik biçimde ele alarak modern strateji düşüncesinin temel isimlerinden biri olmuştur. Clausewitz, Vom Kriege (Savaş Üzerine) adlı eserinde savaşı siyasetin başka araçlarla devamı olarak değerlendirmiş ve savaşın yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasal bir olgu olduğunu ortaya koymuştur. Alman jeopolitik düşüncesinin oluşumunda ise Friedrich Ratzel belirleyici isimlerden biri olurken, Alman coğrafyacı ve jeolog Ferdinand von Richthofen (1833–1905), Çin ve Orta Asya üzerine araştırmalarıyla Avrupa ile Asya arasındaki tarihsel ve ticari bağlantıların anlaşılmasına katkı sağlamış ve 1877 yılında “Seidenstraße” (İpek Yolu) kavramını kullanmıştır. İsveçli siyaset bilimci ve coğrafyacı Rudolf Kjellén (1864–1922) ise Ratzel'in siyasal coğrafya yaklaşımından etkilenerek “jeopolitik” (Geopolitik) kavramını sistemleştirmiş, devleti coğrafi bir organizma olarak ele almıştır. Kjellén'in fikirleri daha sonra Almanya'da, özellikle Karl Haushofer'in jeopolitik düşüncesi üzerinde etkili olmuştur. Üzerinde durulması gereken klasik stratejik teorilerinin ilki Sir Halford Mackinder’e aittir. İngiliz Jeopolitik Ekolü’nün bu önemli temsilcisi Sir Halford Mackinder (1861–1947), İngiliz coğrafyacı, akademisyen ve siyasetçidir. Yaklaşımı özellikle 1919'daki Democratic Ideals and Reality bağlamında bu şekliyle bilinir. Mackinder, dünya coğrafyasına politik açıdan yaklaşmıştı ve özellikle dünya hakimiyeti açısından bir değerlendirme yaparak çalışmasına girmişti. Bu çalışmaları sonucunda klasik strateji teorilerinin en önemlisi “Kara Hakimiyet Teorisi”ni geliştirmiştir. Mackinder’in coğrafyayı devlet idaresi için bir yardımcı olarak kullanmayı ileri sürmesine karşılık, İsveçli Kjellen Coğrafyaya dayalı bir devlet idaresi sistemi formüle etmiştir. Mackinder, yeryüzünde bir tek büyük kara parçasının olduğunu kabul eder. “Dünya Adası-World Island” adını verdiği Avrupa-Asya-Afrika kıtalarıdır. Rusya’nın hâkim olduğu Avrasya bölgesinin önemli kısmı “Heartland-Kâlpgah”tır. Mackinder, üç aşamada hudutlarını geliştirdiği Heartland ile meşhur formülünü ifade eder. “Doğu Avrupa’yı elinde tutan Heartland’e egemen olur, Heartland’i elinde tutan Dünya Adasına egemen olur, dünyanın bu adasını elinde tutan dünyaya egemen olur.”[iii] Diğer bir klasik strateji teorisi ise karaların hakimiyet teorisi karşılık denizlerin stratejik önemini vurgulayan teoridir. Bu teori Amerika’da Amiral Alfred Thayer Mahan’ın (1841-1914), 1890’da yayımlanan “Deniz Kuvvetlerinin Tarihe Etkisi” adlı eseriyle “Deniz Hakimiyet Teorisi”nin esasları ortaya konmuştur. 19. yüzyılda endüstri devrimi sonucu bir yandan yeni keşifler yapılmış, diğer yandan ekonomik ilişkiler büyümüştür. Ham madde arayışı ve yeni ürünlerin pazarlanması ihtiyacı, deniz yollarının önemini arttırmıştır. Sanayi Devrimine ve Enformasyon/Bilgi Çağı’na paralel olarak gelişen teknoloji ile mesafeler daha da kısalmıştır. Tarihi ipek yolu önemini kaybederken, Mahan’ın “Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur” tezi tesadüfen ortaya çıkmamıştır.[iv] Doğal olarak A. T. Mahan’ın bu klasik stratejik teorisi her ne kadar denizlerle ilgili olsa da etrafı denizlerle çevrili bir kara parçası olan Avrasya coğrafyasını da yakından ilgilendiriyordu. Diğer bir klasik strateji teorisi, Amerikan klasik strateji ekolü temsilcilerine aittir. Amerikan Jeopolitik Ekolünün gelişmesi özellikle Prof. Nicholas Spykman (1893-1943)’le başlamıştır. Nicholas Spykman’ın 1942’de yayımlanan “Dünya Politikasında Amerikan Stratejisi [America's Strategy in World Politics: The United States and the Balance of Power]” ve ölümünü takip eden günlerde 1944’te yayımlanan “Barışın Coğrafyası [The Geography of the Peace]” adlı iki önemli eseriyle de jeopolitiği, Amerikan milli güvenlik politika ve stratejisinin dayanacağı coğrafi esaslar olarak değerlendirmiştir. “Kenar Kuşak Teorisi yani Rimland’ı ortaya atmıştır. Spykman bu teori ile aslında Mackinder’in Kara Hakimiyet Teorisine cevap vermektedir.[v] Böylece Sovyetler Birliği’ni Asya’nın merkezi bölgesinde tutacak ve denizlere çıkışını çok büyük ölçüde engelleyecek politika ve stratejileri ön plana çıkarmaktadır. ABD’nin güvenlik stratejisinin oluşumunda benimsediği Kenar Kuşak ve Deniz Hakimiyet Teorileri günümüze kadar aktüelliğini devam ettirmişlerdir. (Son Suriye ve Ukrayna olayları bu tespiti desteklemektedir.) Ayrıca Kara ve deniz gücünün yanında 19. yüzyılın başlarından itibaren hava gücü, stratejik düşüncenin önemli bir boyutu hâline gelmiştir. İtalyan general ve askerî teorisyen Giulio Douhet (1869–1930), hava gücünün stratejik önemini sistematik biçimde ele alan öncü isimlerden biri olmuş; Amerikalı General William “Billy” Mitchell (1879–1936) ve İngiliz Hugh Trenchard (1873–1956) de hava gücünün bağımsız ve stratejik kullanımını savunmuşlardır. Amerikan havacılık literatüründe Col. Hausy Scitaklian, hava hâkimiyeti düşüncesini bütün jeopolitik teorilerin uygulanabilirliği açısından değerlendiren isimlerden biri olarak öne çıkmış; bu yaklaşım daha sonra Alexander P. de Seversky (1894–1974) tarafından hava gücünün uzun menzilli ve küresel niteliği üzerinden geliştirilmiştir. Soğuk Savaş döneminden itibaren füze teknolojileri, erken uyarı sistemleri, keşif ve haberleşme uyduları ile uzay teknolojilerinin gelişmesi, hava hâkimiyeti düşüncesinin yeni bir stratejik alana taşınmasına yol açmıştır. Böylece hava gücünün yanında uzay, haberleşme, istihbarat, seyrüsefer ve askerî operasyonlar bakımından stratejik hâkimiyetin yeni bir boyutu hâline gelmiş; hava ve uzay gücü, 21. yüzyılda devletlerin küresel güç kapasitesinin temel unsurlarından biri olmuştur. Görüldüğü üzere General Carl von Clausewitz, Frederich Ratzel gibi Alman ekolü temsilcilerinden Nicholas Spykman, Hausy Scitaklian gibi Amerikan ekolü stratejistlerine kadar tüm klasik strateji teorilerinde Avrasya önemli bir rol oynamaktadır.

Avrasya sadece klasik strateji teorilerine değil, modern strateji teorilerine de konu olmaktadır. Modern strateji teorilerine çağcıl teoriler de denilmektedir. Bu teorilerin önemli isimleri Zbigniew Brzezinski, Aleksandr Dugin, Samuel Huntington gibi isimler olmakla beraber şu an mevcut olan uluslararası ve ulusal strateji kuruluşları da modern strateji teorilerine katkı sunmaktadır. Bu konudaki çalışmalar halen sürmesi büyük güçlerin dünya üzerindeki nüfuz mücadelesinin halen sürmesinden kaynaklanmaktadır. Zbigniew Brzezinski, Avrasya’yı (Avrupa–Asya) günümüz jeopolitiğinin temel coğrafyası olarak kabul etmektedir. Bugüne kadar, Avrasya’ya egemenlik mücadelesinin, bölgede bulunan ülkeler tarafından yapıldığını; ilk defa Avrasya dışından bir gücün (ABD) kıtaya egemen olma mücadelesi verdiğini vurgulamaktadır. Brzezinski, Avrasya’yı üzerinde küresel liderlik için mücadelelerin devam ettiği bir satranç tahtasına benzetmektedir. Avrasya’yı Batı Avrupa, Merkez Rusya, Güney Asya, Doğu Asya olmak üzere dört kritik bölge şeklinde ele alan Brzezinski, ABD’nin Avrasya egemenliğini önleyebilecek güçleri bir bir ele almaktadır ve bu güçlerin dışlanmalarını sağlayacak öneriler getirmektedir. Zbigniew Brzezinski’nin tehdit olarak görüp incelediği ülkeler: AB, Rusya Federasyonu, Çin ve Japonya’dır. Brzezinski, AB’nin ABD desteğine muhtaç olduğunu ve Avrasya egemenliğinin, ABD öncülüğünde Avrupa ile doğuya doğru gelişerek sağlanabileceğini açıklamaktadır. Ayrıca Türkiye ve İran gibi ülkelere bu coğrafyada stratejik bir aktör olarak rol vermektedir.[vi] Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması olarak bilinen tezinde, Avrasya’nın önemli bir kısmına hâkim olan Rusya önemli rol oynamaktadır. Samuel Huntington’un çatışmacı tezi medeniyet olgusu üzerine kuruludur. Ülkelerin jeopolitiği ile ülkelerin mensup olduğu medeniyetin özelliklerini birleştirerek bazı stratejik öngörüler üzerinde durur. Yani ülke-medeniyet aidiyeti, o ülkenin stratejik eğilimlerinin de belirleyicisi olacaktır. İşte bu eksende ve medeniyet-nüfuz denkleminde beş ülke tipini çalışmasında ortaya koymuştur. Bu ülke tipleri üye ülke, yalnız ülke, merkez ülke, bölünmüş ülke [kastedilen arada kalmış ülke] ve kararsız olmak üzere tasnif edilmiştir. Samuel Huntington, herhangi bir medeniyet ile tamamen ilişkilendirilebilen ülkeler için “üye ülke” kavramını uygun bulmuştur. “Yalnız ülke” kavramı ile de diğer ülkelerle kültürel bir bağı bulunmayan ve daha çok medeniyeti itibariyle dünyadan soyutlanmış olan ülkeleri kastetmiştir. Huntington’un “merkez ülke” kavramı ise, ait olduğu medeniyete beşiklik eden ve o medeniyetin kültürünün kaynağı olarak kabul edilen ülke ya da ülkeleri tanımlamıştır. “Bölünmüş ülke” ile içerisinde farklı medeniyetlere mensup olan çok sayıda insan bulunan ülkeleri tarif etmiştir. Huntington, kendilerine ait bir medeniyetleri olan, ancak liderleri bu medeniyeti terk etmeyi ve başka bir medeniyete geçmeyi amaçlayan ülkeleri “kararsız ülke” olarak isimlendirmiştir. Bu kapsamda Rusya, Türkiye, Meksika ve Avustralya gibi ülkeler kararsız ülkeler kapsamındadır. Kararsız ülkelerden Türkiye’yi örnek olarak alırsak; Türkiye Cumhuriyeti Atatürk Dönemi’nde batılılaşma ve modernleşme hareketleri ile Batı’ya eklemlenme çabası içine girmiştir. Ayrıca laik olma çabasındaki bir Türkiye, ait olduğu İslam Dünyası’ndan uzaklaşacaktır. O yüzden Türkiye hangi medeniyetin içinde kalacağına karar vermelidir. Aksi takdirde birçok stratejik hamlesinde başarısız olacaktır. (George Friedman ve Graham Fuller ile birlikte bazı think tank kuruluşları halen bu görüşe yakındır.) Bunun için de aynı sınıflandırmada yer alan Rusya’nın Lenin’in mirasını terk ettiği gibi Türkiye de Atatürk’ün mirasından vazgeçmelidir gibi kendine has görüşleri olan Samuel Huntington, aynı zamanda Türkiye’de bir tartışma konusunu da başlatmıştır. (Bir dönem tartışılan Atlantikçiler-Avrasyacılar tartışması buradan çıkmaktadır) Ayrıca Avrasya politikasıyla yakından ilgilenen Rusya, İran ve Çin gibi ülkelerin konumları hakkında da bazı görüşleri bu tez kapsamında ortaya atmıştır.[vii] Son olarak Avrasya ile başka bir stratejik teori vardır ki bu teori Avrasya’nın ismiyle kamuoyunda kendine yer bulmuştur. Bu modernist stratejik teori ismi “Avrasyacılık” olarak bilinmektedir. Avrasyacılık, kamuoyunda genel olarak Rus dış politikası ekseninde veya Rus güdümündeki politikaların etkisi kapsamında düşünülmektedir. Bunun üç nedeni olabilir: Birincisi özellikle son iki yüz yıldan beri tarihsel deneyimlere dayanılarak Batı merkezli hegemonik politikaların karşıtı veya antitezinin Rusya olarak görülmesidir. Yani Batı’nın hegemonik politikalarının alternatifinin belki de Rusya’da görülmesi. Bu tespit hem Çarlık Rusyası için hem Sovyet Rusya için hem de günümüz Rusya Federasyonu için geçerlidir. İkincisi Rus dış politikasının tarihsel gelişiminin Batı karşıtlığı üzerine kurulması da önemli bir faktördür. Bu durumun ortaya çıkmasında hem Rus modernleşmesinin hem de Rus aydınlanmasının tarihsel bir süreçte Batı’yı ötekileştirerek olgunlaşmasıyla alakalıdır.[viii] Üçüncü olarak ise Rus yayılmacılığının ve Rus milliyetçiliğinin, Slavofil ile Ortodoks anlayışı üzerinde yükselerek varlığını sürdürmesidir. Doğal olarak bu yayılma zihniyeti hem Avrupa yayılmacılığından (Katolik ağırlıklı Avrupa Milliyetçiliği) hem de Atlantik yayılmacılığından (Protestan ağırlıklı Atlantik Anlayışı, WASP) farklıydı. Bu yüzden Avrasya’nın da içinde bulunduğu Dünya stratejilerinde Avrasyacılık Rus ekseninde düşünülmüştür ve Avrasya coğrafyası sadece Ruslara ait bir yayılma sahası olarak algılanmıştır.[ix] Bu noktada Rusya’nın tepkiselliğini ortaya çıkaran Batı’nın dayatmaya varan politikalarını ve yayılmacılığını da analizlerde dikkate almak bir zorunluluktur. Diğer dikkat edilmesi gereken nokta da Avrasyacılık sadece Rusya’ya veya Batı’ya has politika olarak düşünülmemelidir. Çin, Japonya, Hindistan, İran, Türkiye hatta Kazakistan’ın bile bir Avrasyacılık politikası ve stratejisi vardır. O yüzden Avrasyacılık Avrasya ile ilgilenen devletlerin politikalarının genel adıdır. Günümüzde Avrasyacılık daha çok Aleksandr Dugin ile anılmaktadır.[x] Ayrıca Yevgeni Primakov, Pavel Zarufulin, Kazakistan’da Nursultan Nazarbayev, Olcay Süleymanov, Kırgızistan’da da Cengiz Aytmatov Avrasyacılık hareketinin önemli destekçileridir. Aleksandr Dugin’in bu konuda hem bireysel hem de kolektif bazda çalışmaları vardır. Onun bu yaklaşımı Neo-Eurasianism (Yeni Avrasyacılık) olarak adlandırılmaktadır. Bu Avrasyacılık yaklaşımı Atlantik karşıtı ve Batı’nın tek kutuplu anlayışını kabul etmeyen bir yaklaşımdır. Asya toplumları ve Atlantik karşıtı politikaları kabul eden ülkeler, siyasal partiler ve kişiler tarafından desteklenmesiyle daha geniş kitlelere ulaşmıştır. Neo-Avrasyacılık, Ortodoks ve Slavofil içerikli Klasik Avrasyacılıktan farklıdır.[xi] Fakat bu farklılık aynı zamanda geçmişten gelen de bir devamlılık içinde anlam bulmaktadır.[xii] Avrasya artık başlı başına konuşulan, tartışılan ve uygulanmaya çalışılan bir politik stratejinin de adı olmuştur ve daha geniş bir kitle tarafından dünya politik gelişmeleri paralelinde dikkate alınmaktadır. Türkiye’de de Avrasyacılık yaklaşımı hem akademik bazda hem siyasal bazda hem de güncel bazda dikkate alınarak tartışılmaktadır. Avrasyacılık konusunda ciddi bir kaynakça da söz konudur. Türkiye’deki Avrasyacılık anlayışı daha çok Turancılık üzerine kurulu olmakla beraber Türklerin yaşadığı bölgeler üzerinde Avrasya merkezli bir nüfuz alanı yaratabilme üzerine kuruludur. Hatta bu yaklaşımlarından dolayı Aleksandr Dugin’in Avrasyacılık anlayışının Pan-Türkizmi (Türkçülük/Turancılık) dikkate almamasından dolayı ciddi eleştiriler getiren Türkiye’de bazı gruplar bulunmaktadır. Bu tartışmaların temelinde yaklaşık 300 yıllık Türk-Rus Çekişmesi de vardır. Ayrıca Rus Oryantalizmi Avrupa ve Amerikan Oryantalizmi kadar üzerinde durulması gereken bir gerçektir. Bunu anlamak için Aleksander Borodin’in bestelediği (bestecinin ani ölümü ile yarım kalması üzerine Rimsky/Rimski-Korsakov ile Aleksander Glazunov ‘un tamamladığı) ve librettosu A. Borodin ve Vladimir Stasov’a ait olan dört perdelik Prens İgor Operası'na bakmak gerekir. Aleksandr Borodin’in Prens İgor operası, Rus oryantalizminin tarihsel ve kültürel boyutlarını yansıtan önemli eserlerden biridir. 12. yüzyılda Rus prensi İgor Svyatoslaviç ile Kıpçaklar arasındaki mücadeleyi konu alan eser, 19. yüzyıl Rus kültüründe Kıpçakları “Doğu”, bozkır ve göçebe dünyasının temsilcileri olarak kurgular. Özellikle “Poloveç Dansları”, Kıpçak dünyasını Rus dünyasından farklı, egzotik ve aynı zamanda büyüleyici bir kültürel alan olarak sunar. Bu yönüyle eser, Rus kimliğinin Doğu’nun karşısında tanımlanmasını gösterirken, Rus tarihinin ve kültürünün Avrasya bozkırıyla olan derin bağlarını da ortaya koymaktadır. Sonuç olarak Avrasya üzerinde hem klasik strateji teorilerinin hem de modern strateji teorilerinin ortaya çıkmasına sebep olmuş önemli bir coğrafyadır. O yüzden tarihin her döneminde büyük güçlerin ilgisini çekerek üzerinde güç mücadelesinin yaşandığı önemli bir tarihsel coğrafyadır.

A1

GÖRSEL 1: Christophorus Cellarius, Orbis vetus juxta Strabonem [Strabon’a Göre Eski Dünya], 1686, Collection d'Anville; 09692, BNF

Köşe Yazısı Foto

GÖRSEL 2: Yeni Dünya, Kâlpgah (Heartland) ve Kenar Kuşak (Rimland)


SON NOTLAR

[i] Allan Nevis & Henry Steele Commager, Amerika Birleşik Devletleri Tarihi, çev. Halil İnalcık, Ankara; Varlık Yayınları, 19, 1961, sf. 9–59. Bun tespite örnek olarak Amerika kıtasına ilk göç edenlerin yaşadıklarına ait bu çalışmadaki bilgilere bakınız.

[ii] Mehmet Tanju Akad, Strateji Üzerine, İstanbul; Kastaş Yayınları, 1. Baskı, 2001, sf. 23–27.

[iii] Halford John Mackinder, “The Geographical Pivot of History”, Democratic Ideals and Reality, National Defence University Press, Washington, DC, 1996, pp. 175-194.

[iv] Alfred Thayer Mahan, The Influence of Sea Power upon the French Revolution and Empire, 1793–1812. Boston: Little, Brown and Company, 1892; Sea Power in Its Relations to the War of 1812. Boston: Little, Brown and Company, 1905, Londra, 1905; The Influence of Sea Power Upon History, 1660-1783, Little, Brown and Company, 1918; Harvard Üniversitesi, 2007.

[v] Nicholas John Spykman, America's Strategy in World Politics: The United States and the Balance of Power, Harcourt, Brace and Company, New York, 1942; The Geography of The Peace, Harcourt, Brace and Company, New York 1944.

[vi] Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, Sabah Kitapları, İstanbul, 1998; Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası: Amerika’nın Küresel Üstünlüğü ve Bunun Jeostratejik Gereklilikleri,çev. Yelda Türedi, İstanbul, İnkılap Kitabevi, 2005, sf. 50-54.

[vii] Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması, Vadi Yayınları, Ankara, 1995.

[viii] Sezgin Kaya, “Rus Dış Politikasında Batı Karşıtlığının Düşünsel ve Tarihsel Gelişimi”, Akademik Bakış, Cilt: 4, Sayı: 4, Kış 2010, sf. 41-77.

[x] Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım, çev. Küre Yayınları, İstanbul, 2010.

[xi] Muhittin Tolga Özsağlam, “Geçmişten Günümüze Avrasyacılık”, Kıbrıs Yazıları, Sayı: 3, Yaz-Güz, 2006, ss. 114-122.

[xii] Mark Bassin, “Klasik ve Yeni Avrasyacılık: Geçmişten Gelen Devamlılık”, çev. Özgür Tüfekçi, Bilge Strateji, Cilt: 2, Sayı: 4, Bahar 2011, sf. 117-135.