MUSANING İLK KİTABI (MUSA’NIN İLK KİTABI)

BİRİNCİ FESL (BİRİNCİ FASIL)

(1) Övlde (Evvelde) Teñri köklarni (göklerini) ve yirni (yerini) yaratdı.

(2) Ve yir şekilsiz ve boş idi ve lüccening (lüccenin/engin denizlerin) yüzlari üstünde qarañulq bar idi (karanlık vardı) ve sularning yüzlari üstünde (sularının yüzleri üstünde) Teñrining ruhi qımıldanur idi [Tanrının ruhu kımıldanır idi].

(3) Ve Teñri yarıq/yaruk bolsun itdi [Tanrı ışık olsun dedi] ve yarıq boldu [ışık oldu].

(4) Ve Teñri ol yarıqını (yarukunu=ışığını) gördü ki yahşi (güzel) idi ve Teñri yarıqını qarañulqdan ayırdı [Tanrı Işığı karanlıktan ayırdı].

(5) Ve Teñri yarıqqa [ışığa] kön/kün [gün] ve qarañulqqa kiçe at qoydu [karanlığa gece ad koydu] ve iñkir ve irte bolğança birinçi kön boldu [sabah ve akşam olunca birinci gün oldu].

(6) Ve Teñri itdi sularning ortasında bir raqiy' bolsun [Tanrı sularının ortasında bir kubbe olsun] ve suları sulardan ayırsun [sularını sulardan ayırsın].

(7) Ve Teñri ol raqiy'ni qıldı [Tanrı kubbesini/gökkubbesini yaptı] ve raqiy'ning astında bolğan suları [kubbenin altında bulunan suları] raqiy'ning üstünde bolğan sulardan [kubbenin üstünde bulunan suları] ayırdı ve alay/elay boldu [böyle oldu].

(8) Ve Teñri raqiy'ge köklar diyeb at qoydı [Tanrı kubbeye gökler diyerek ad koydu.]

Bu metin, Tevrat'ın ilk kitabı olan Tekvin (Bereşit/Yaratılış, Genesis) bölümünün Karay/Karaim Türkçesi’nde yazılmış dini bir metnin tercümesidir (transkripsiyonudur). Metin, evrenin ve dünyanın yaratılışının ilk gününü aktarırken yerin şekilsiz ve boş duruşunu (Tohu wa-bohu), lücce denilen engin denizlerin yüzleri üzerindeki karanlığı ve suların üzerinde kımıldanan ilahi ruhu anlatır. Tanrı'nın ışık olsun buyruğuyla ışık yaratılmış, bu ışık karanlıktan ayrılarak ışığa gün ve karanlığa gece adı verilmiş ve böylece ilk gün tamamlanmıştır. Metinde geçen iñkir ve irte bolğanca ifadesi akşam ve sabah olunca, alay boldu ifadesi ise öyle oldu anlamına gelmektedir. Sürecin devamında suların ortasında bir gök kubbe yaratılmış, yukarıdaki ve aşağıdaki sular birbirinden ayrılarak bu kubbeye gökler adı verilmiştir. Teñri, yarıq, qarañluq gibi sözcük dağarcığı ve ek özellikleri, bu metinlerin Kıpçak dil sahasının ortak dini terminolojisini ve arkaik karakterini gözler önüne sermektedir.

Kıpçak Türkçesi grubuna ait tarihi bir Türk dili olan Karayce, Kırım, Litvanya, Polonya ve Galiçya gibi coğrafyalarda yaşayan Karay Türkleri tarafından kullanılmıştır. Museviliğin Karay mezhebine mensup bu topluluklar, kutsal kitap incelemelerinde ve ibadetlerinde geleneksel olarak bu dili ve Kıpçakça çeviri geleneklerini sürdürmüşlerdir. Benzer Kıpçakça Kitâb-ı Mukaddes metinleri ve çeviri gelenekleri, yalnızca Musevi Karaylerde değil, aynı dilde eser veren Hristiyan Kıpçak topluluklarının dini metinlerinde de açıkça görülmektedir. Türk dil ailesinin Kıpçak koluna ait olan Karay dili, yüzyıllar boyunca Karay halkının kimliğinin hayati bir parçası olmuştur. Karaimler, Türk miraslarından etkilenen bir Yahudilik (Musevi) biçimini uygulayan, tarihsel olarak önemli bir etnik ve dini gruptur. Orta Çağ'ın sonlarından itibaren Kırım, Litvanya ve Doğu Avrupa'daki çeşitli Karay toplulukları arasında hareketlilik ve yerleşim süreçleri görülmüştür. Bu yeni yurtlarda Karay dili, Karay topluluklarının yerleştiği farklı ortamları yansıtan farklı lehçelere dönüşmüştür. Asimilasyon baskılarına ve konuşanların sayısının azalmasına rağmen dil, dinî metinlerde, sözlü geleneklerde ve toplum yaşamında korunmuştur. Tarihsel olarak Karaim dilinin üç ana lehçesi vardı: nesli tükenmiş olan doğu Kırım Karaim lehçesi, Litvanya'da konuşulan kuzeybatı Trakai lehçesi ve Ukrayna'da konuşulan güneybatı Lutsk lehçesi. Günümüzde bu dili konuşanların sayısı oldukça azalmıştır ve Karayca konuşanlar Kırım, Litvanya, Polonya, İsrail ve ABD'de yaşamaktadır; Karaim'in mevcut tüm lehçelerinin ciddi tehlike altında olduğu düşünülmektedir. Karay/Karaim yazı geleneğinde İbrani alfabesi uzun süre temel yazı sistemi olmuş, farklı coğrafyalarda ve özellikle modern dönemde Latin ve Kiril alfabeleri de kullanılmaya başlanmıştır. Fakat Hazarlar ile ilişkisi düşünüldüğünde ilk kullandıkları alfabe bu alfabeler değildir. Bu dilsel ve tarihî bağlam açısından dikkat çekici belgelerden biri, Kahire Genizası'ndan çıkan ve çoğu araştırmacı tarafından yaklaşık 930 yılına tarihlenen Kiev Mektubu'dur. İbrani harfleriyle İbranice kaleme alınmış bu belgenin alt kısmında, metinden farklı bir yazı sistemiyle yazılmış kısa bir rünik işaret dizisi bulunmaktadır. Bu işaretler Omelyan Pritsak tarafından Hazarca olduğu ileri sürülen [h]oqurüm, ‘okudum/okudum bunu’ şeklinde okunmuş; Gábor Vékony ise diziyi oghdiq ilik, ‘okuduk. İlik’ şeklinde yorumlamıştır. Dolayısıyla bu kısa kayıt, erken Orta Çağ'da Türkî runik (tamga/damga) yazı gelenekleri ile Yahudi cemaatleri arasındaki muhtemel temaslar bakımından dikkat çekici olmakla birlikte, yazının dilinin kesin olarak Hazarca olduğu konusunda ihtiyatlı olunmalıdır. İbranicede okuyanlar anlamına gelen Karaim terimi de Tora yani Tevrat okuyanları ifade eder ve likro okumak fiilinden türetildiği üzerinde de durulmaktadır. Karayların kullandığı Qaray tili/Karay Dili geleneksel olarak göçebelerin dili anlamına gelen Laşon Kedar olarak bilinir. Kırım, Ukrayna ve Karadeniz'in kuzeyinde yaşayan bu cemaatin bir kısmı İstanbul'daki Karaköy semtinde de yaşamıştır. Ayrıca Kırım ve çevresinde Kırımçaklar adıyla bilinen farklı bir grup daha bulunmaktadır. Hazar hâkimiyetinin hüküm sürdüğü Karadeniz’in kuzeyi, Kafkasya ve Anadolu’nun doğusunu kapsayan geniş coğrafya, Yahudi topluluklarının tarihsel hareketliliği bakımından ayrıca önem taşımaktadır. Bu bağlamda Arthur Koestler, The Thirteenth Tribe (On Üçüncü Kabile, 1976) adlı eserinde, Hazarların Yahudiliği (Museviliği) benimsemesinin ardından ortaya çıkan tarihsel sürecin Doğu Avrupa Yahudilerinin oluşumunda belirleyici bir rol oynamış olabileceğini ileri sürmüştür. Aşkenaz Yahudilerinin önemli bir bölümünün Hazar kökenli olabileceği tezini ortaya koymuştur. Her ne kadar Koestler’in bu yaklaşımı günümüzde tartışmalı bir tarihsel hipotez niteliğinde olsa da, Hazar coğrafyası ile Aşkenaz Yahudilerinin oluşumu arasındaki ilişkiyi tartışmaya açması bakımından önemlidir. Bu tartışma daha sonraki araştırmalarda Yidiş’in kökeni meselesine de taşınmıştır. Nitekim Das, Wexler, Pirooznia ve Elhaik tarafından 2016 yılında yayımlanan çalışmada, Aşkenaz Yahudilerinin kökeni Kuzeydoğu Anadolu’daki eski ticaret yollarıyla ilişkilendirilmiş; Yidiş’in ise İranî, Türkî ve Slav unsurların etkisiyle, İpek Yolu üzerinde faaliyet gösteren Yahudi tüccarlar arasında ortaya çıkmış olabileceği ileri sürülmüştür. Bu tartışmalı hipotez, basında da özellikle Türkçe/Türkiye bağlantısı üzerinden öne çıkarılmıştır. Daily Mail (“Yiddish may be a TURKISH dialect” — “Yidiş bir TÜRK lehçesi olabilir”), The Times of Israel (“New DNA tech traces Yiddish origins to… Turkey” — “Yeni DNA teknolojisi Yidiş’in kökenini… Türkiye’ye kadar izliyor”) ve Jewish Chronicle (“Yiddish comes from Turkey” — “Yidiş Türkiye’den geliyor”) gibi yayınlarda araştırmanın Türk/Türkiye bağlantısı başlık düzeyinde vurgulanmıştır.

Daha önce Efelerhaber'de yayımlanan "İsrail ve Epimenides Paradoksu" başlıklı yazımda belirttiğim üzere anti-semitizm ile anti-siyonizm birbirinden kesinlikle ayrı kavramlardır. Tarihsel ve dilbilimsel kökenleri incelendiğinde, Semitizm terimi 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlarında Nuh'un oğlu Sam'dan türetilen ve Afroasya dil ailesinin Sami kollarını tanımlamak için ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla sadece Yahudileri değil, Araplar ve Filistinliler dahil tüm Sami halklarını kapsayan bu kavramın zamanla daraltılarak yalnızca Yahudi karşıtlığına indirgenmesi tarihsel bir yanılgıdır. Bu daraltılmış tanım, günümüzde İsrail'in Filistin halkına yönelik politikalarını eleştiren yaklaşımların anti-semitizm etiketiyle yaftalanarak gölgelenmesine zemin hazırlamaktadır. Terimin modern anlamdaki Antisemitismus biçimi 19. yüzyılın sonlarında Wilhelm Marr tarafından Yahudi nefreti kavramını bilimselleştirme iddiasıyla türetilmiş, kökeni ise Batı'daki Roma İmparatorluğu dönemine ve Orta Çağ'daki sürgünlere kadar uzanan kronik bir Avrupa Yahudi düşmanlığına dayanmaktadır. İsrail yönetimi, Filistinlilere yönelik saldırı ve politikalarını meşrulaştırmak veya eleştirileri bertaraf etmek için Tevrat'taki Amalek kıssası gibi mitolojik referansları sıklıkla kullanmakta; ayrıca Arz-ı Mev'ud yaklaşımlarıyla stratejik planlara (Oded Yinon Planı) dini bir kılıf giydirmektedir. Anti-semitizm, etnik veya dini kimliği hedef alan bir nefret söylemi ve önyargıyken; Siyonizm, Yahudi ulusal hareketini ve İsrail devletinin politikalarını ifade eden siyasi bir ideolojidir. İsrail devletinin sömürgeci, işgalci veya hak ihlal edici siyonist politikalarına yöneltilen eleştiriler, uluslararası hukuk ve siyaset bilimi düzleminde anti-semitizm olarak değerlendirilemez; aksine bu iki kavramın kasıtlı olarak karıştırılması, siyasi eleştirileri susturmak için kullanılan bir söylem taktiğidir. Holokost, Yahudi Soykırımı veya İbranice Şoah, Nazi Almanyası döneminde (1933-1939 Baskı Dönemi, Judenfrei) 1941-1945 yılları arasında, Adolf Hitler ve Heinrich Himmler'in liderliğindeki SS güçleri tarafından işgal edilen sınırlar içerisinde yaklaşık 6 milyon Yahudi'nin sistemli bir şekilde öldürüldükleri soykırımdır. Kesinlikle savunulamaz. Fakat Siyonistlerin yaptığı gibi bu olaylarda ben mazlumum diyerek Filistin Meselesi’nde ulusal hukuk anlayışından uzaklaşarak zalim pozisyonuna düşülmemelidir. Aksi takdirde bu yaklaşım, Torah (Tevrat)’nın Shemot/Şemot kitabında anlatıldığı gibi Moşe Rabenu yani Hz. Musa’ya ve ona inananlara zulmeden Firavun’dan (Paroh) rol çalmak olur.

Norman Finkelstein'ın 2000 yılında yayımlanan "Holokost Endüstrisi: Yahudi Acısının İstismarı Üzerine Düşünceler" (The Holocaust Industry: Reflections on the Exploitation of Jewish Suffering) adlı kitabı, Yahudi soykırımının hafızasının ve trajedisinin siyasi ve ekonomik amaçlar doğrultusunda araçsallaştırıldığını savunan son derece tartışmalı ve eleştirel bir eserdir. Amerikalı siyaset bilimci ve akademisyen olan Finkelstein, kendisi de Holokost'tan kurtulan bir ailenin çocuğu olmasına rağmen, bu kitabında Nazi soykırımının anısının bazı Yahudi kurumları, lobiler ve İsrail devleti tarafından bir "endüstri" haline getirildiğini öne sürer. Eserin temel argümanlarına göre, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uzun bir süre boyunca ABD'de ve Batı dünyasında Holokost hafızası kamusal alanda bu kadar baskın bir yer tutmazken, 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan sonra İsrail'in Orta Doğu'daki stratejik öneminin pekişmesiyle birlikte bu trajedi bilinçli olarak öne çıkarılmıştır. Finkelstein, bu durumun özellikle İsviçre bankalarından, Alman şirketlerinden ve diğer Avrupalı devletlerden tazminat koparmak amacıyla mâli bir sektöre dönüştürüldüğünü, elde edilen fonların ise soykırımdan kurtulan gerçek mağdurlara ve yoksul kişilere gitmek yerine, Holokost kuruluşlarının idari masraflarına, anıtlara ve siyasi propagandalara aktarıldığını iddia eder. Ayrıca yazar, Holokost trajedisinin eşsizliğinin vurgulanarak İsrail devletinin Filistinlilere yönelik hak ihlallerinin ve sömürgeci politikalarının eleştirilmesini engellemek için bir kalkan olarak kullanıldığını savunur; bu tezleriyle hem akademik çevrelerde hem de kamuoyunda büyük bir yankı uyandırmış ve sert tartışmaların odağı olmuştur.

Tuğba Yavuz tarafından kaleme alınan ve 10 Eylül 2026 tarihinde Avlaremoz platformunda yayımlanan "Ruhi Çenet, 'Yahudi Aklı' ve Algoritmik Antisemitizm" başlıklı yazı, dijital medya mecralarında popüler içerikler üzerinden antisemitizmin nasıl sıradanlaştırıldığını ve algoritmik bir boyuta evrildiğini inceler. Yazıda, internet ortamında doğrudan fiziksel şiddet çağrısı veya açık Nazi sembolleri barındırmayan, "şaka" kisvesi altında sunulan ifadelerin aslında köklü antisemitik kalıp yargıları yeniden ürettiği belirtilir. Para biriktirmek, bürokratik açıklar bulmak, kurnazca pazarlık etmek veya olayları önceden tahmin etmek gibi durumların "Yahudi aklı" söylemiyle etiketlenmesi eleştirilirken, bu yaklaşımın milyonlarca farklı insanı tek bir monolitik karikatüre indirgediği ve Yahudiliğin bizzat kendisini taşınabilir bir metafora dönüştürdüğü ifade edilir. YouTube, Instagram ve TikTok gibi sosyal medya platformlarının algoritma yapıları gereği kahkaha, öfke ve tartışma yaratan içerikleri öne çıkardığı, bunun da ayrımcılığı ve ırkçı önyargıları (antisemitizmi) normalleştiren bir dikkat ekonomisi yarattığı vurgulanır. Fakat Ruhi Çenet’e gelinceye kadar Slavoj Žižek Yahudi Aklı anlatısını yüzyıllardır tartışılan bir kişilik üzerinden okuyanlara Yahuda üzerinden aktarır. Yahuda İskaryot, Hristiyan teolojisinde İsa'nın On İki Havarisinden biri olan ve İsa'yı otuz gümüş karşılığında başkeşişlere ve Romalı yetkililere teslim ederek ihanet ettiği kabul edilen figürdür. Ayrıca, kökeninin ve kimliğinin Yahudi olup olmadığı tarihi ve teolojik tartışmalara konu olmaktadır. İscariot (İskaryot) lakabının İbranice (אִישׁ קְרִיּוֹ Îş-Keri̇yot), Yahudiye'deki Keri̇yot kasabalı/kasabalı adam olduğunu veya hançer taşıyanlar anlamında "Sikari (Sicarii)" adı verilen radikal Yahudi bir milis grubuna mensubiyetini belirttiği düşünülür. İncillerde havariler arasında para kesesini taşıyan kişi olarak geçer ve malî işlerle ilgilenmiştir. İsa'nın tutuklanmasına öncülük ettikten sonra pişmanlık duyduğu, Matta İncili'ne göre aldığı otuz gümüşü tapınağa geri fırlatarak kendini astığı, Elçilerin İşleri'ne göre ise tarlaya düşerek karnının yarıldığı rivayet edilir. Diğer havarilerin aksine Celileli değil de Yahudiye bölgesinden olmasından hareketle, bazı tarihsel eleştirilerde onun kökeni ve etnik kimliği üzerine çeşitli spekülasyonlar yürütülmüş; tam anlamıyla bir Yahudi topluluğuna mensup olup olmadığı veya isminin ardındaki politik kimlik tartışmaya açılmıştır. Batı kültüründe "hain" kelimesiyle özdeşleşmiş olup, hem teolojik metinlerde hem de sonradan keşfedilen Yehuda İncili gibi Gnostik metinlerde farklı motivasyonlarla yeniden yorumlanmıştır. Peki Slavoj Žižek’in bu konuda nüktesini nasıl anlatır: “Yehuda'nın İsa'ya gerçekten ihanet etmediğinden nasıl emin olabiliriz? Yahudiler hakkında ne düşünülürse düşünülsün, sattıkları şeylerin değerini bilirler, yani hiçbir Yahudi sırf 30 gümüş talent (sikke) için bir tanrıyı satmazdı.” [Slavoj Žižek’ten Nükteler, çev. Erkal Ünal 2014, ss. 11-12]

Aydınlı diye servis edilen Ruhi Çenet’in yaptığı piarı izledim. Piar (PR’ı), bir kurumun, markanın veya kişinin hedef kitlesiyle karşılıklı güven ve anlayışa dayalı bağlar kurması, itibarını koruması ve algı yönetimi yapması sürecidir. İngilizce "public relations" yani halkla ilişkiler kavramının okunuşundan türetilerek dilimize yerleşmiş olan bu sözcüğün, Türk Dil Kurumu (TDK) ve dil bilgisi kurallarına göre doğru yazımı kısaltma olarak PR şeklindedir. Halk arasında ise "piar" veya "piyar" biçiminde yaygın bir söyleniş ve yazım tarzı kabul görmüştür. Temelde marka veya kişilerin toplum gözündeki imajını destekleyen bu çalışmalar, yürütülen iletişim stratejileriyle kitleler üzerinde olumlu bir algı yaratılmasını sağlar ve olası kriz durumlarında kurum ya da şahıs itibarının zarar görmesini engeller. Filistin’e yardım toplanması referansıyla da ilginin odağı oldu. Daha önce Adana’da Hürriyet Mahallesi çekimleriyle başı derdi giren Ruhi Çenet böylece tenzil-i itibara yani itibar kaybına uğramaktan kurtulmuş oluyordu. Ruhi Çenet’le şahsi bir sorunum yok. Kendisini tanımam. Fakat her şeyden önce Ruhi Çenet’in yaptığı mini çekimin abartıldığını düşünüyorum. Çünkü buna benzer birçok çalışma yapıldı. 32. Gün arşivlerinde ve sosyal medya paylaşımlarında yer alan ve deneyimli gazeteci Rıdvan Akar'ın sunumuyla Ortodoks ve ultra-Ortodoks bir Yahudi kolu olan Hasidileri (Hasidik Yahudiler) ve onların dış dünyaya kapalı yaşam tarzlarını konu almaktadır. Belgesellerde anlatılan Brooklyn'deki bu yapı, Yahudi topluluklarının içsel çeşitliliğini ve teo-politik bölünmelerini anlamak adına çarpıcı bir tezat sunar. Bir tarafta küresel yayılımı, dış dünyaya açıklığı ve modern iletişim ağlarını etkin kullanımıyla öne çıkan Crown Heights’deki Chabad-Lubavitch cemaati yer alırken; diğer tarafta İsrail devletinin varoluşunu teolojik olarak reddeden, Siyonizm karşıtı duruşlarıyla bilinen ve modern asimilasyona karşı dillerini (Yidiş) ve yaşam tarzlarını izole eden Williamsburg’da Satmar cemaati bulunur. Bu coğrafi ve ideolojik ayrışma, Yahudi kimliğinin yekpare bir blok olmadığını, aksine mesiyanik beklentilerden siyasete kadar son derece geniş ve çatışmalı bir spektruma yayıldığını açıkça gösterir. Bunlar biraz genel kültürü olan insanlar tarafından bilinen şeylerdir. Okumayan ve dünyayı bilmeyen bir toplum için Brooklyn Yahudileri bilinmeyen veya anormal şeylerdir. Hatta Amerika’da yaşayan, modern teknolojiyi reddeden, sade ve geleneksel bir yaşam süren Anabaptist kökenli Hristiyan Amişler bahsi geçen Yahudi topluluklarından daha kapalı bir toplumdur. İnsanların yaşam şekilleri ve dini inançları da kendilerini bağlar. İnsanları yaşam tarzları ve inanç şekillerine bakarak kriminalize (suçlamamak, etiketlememek) etmemek gerekir. Bu noktada işin başka bir boyutu var.

Mantık felsefesinde Argumentum ad Misericordiam olarak kavramsallaştırılan, rasyonel bir delillendirme süreci yerine acıma duygusunu tahrik ederek epistemik bir manipülasyon üretme pratiğidir. Bu bağlamda, 6-7 Eylül 1955 olaylarının tarihsel ve sosyolojik gerçekliği üzerinden yürütülen bazı söylemsel pratikler, olgusal bir incelemeden ziyade Jean Baudrillard'ın simülasyon kuramı çerçevesinde tarihsel acıların yeniden üretildiği ideolojik bir düzleme oturmaktadır. Raphael Lemkin'in çabalarıyla hukuki ve kavramsal bir zemine kavuşan soykırım paradigmasının her tarihsel travmaya tahvil edilmesi, Batı merkezli bir "demokrasi havariliği" formatının evrenselleştirilmesi çabasıdır. Benzer bir kavramsal genişletme, I. Dünya Savaşı dönemi Osmanlı coğrafyasındaki trajik olayların Medz Yeghern (Büyük Felaket) olarak teolojik-siyasi bir kategoriye sıkıştırılmasında da görülmektedir. Buna karşın, Avrupa'nın coğrafi merkezinde gerçekleştiği için ikiyüzlülük sarmalında dışlanamayan Srebrenitsa katliamı sistemsel bir zorunluluk olarak kabullenilirken, aynı dönemde Körfez Savaşı'nda Irak'ta yaşanan yıkımın görmezden gelinmesi bu seçici vicdan mekanizmasının epistemik sınırlarını ifşa etmektedir. Bu söylemsel araçsallaştırmanın en belirgin göstergelerinden biri, Rus kökenli kolektif şiddet ve imha pratiklerini ifade eden pogrom kavramının, 6-7 Eylül olaylarına tatbik edilerek tarihsel olgunun "Yahudileştirilmesi" çabasıdır. Kelime etimolojik olarak Rusçada kolektif bir imha ve kaos eylemini (погром) karşılamakta ve Yidiş aracılığıyla literatüre geçmektedir; dolayısıyla belirli bir tarihsel tecrübenin ürünüdür. Namık Gedik'in İçişleri Bakanlığı görevinden istifa etmesi, dönemin siyasal sorumluluk tartışmaları bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken bir gelişmedir. 6–7 Eylül Olaylarının üzerinden iki yıl geçtikten sonra, 1957 genel seçimlerinde DP listesinden İsak Altabev ve Yusuf Salman olmak üzere iki Yahudi milletvekili TBMM'ye girmiştir. Bunun yanı sıra Ermeni ve Rum milletvekilleri de seçilmiştir. Bu durum, 6–7 Eylül'ün azınlıklar üzerindeki ağır etkisini ortadan kaldırmadığı gibi, olay sonrasında gayrimüslim vatandaşların tamamının DP ile siyasal bağını koparmadığını da göstermektedir. Tıpkı 16. Yüzyılda (1516) Venedik'teki tecrit edilmiş Yahudi yerleşimlerinden türeyen “getto” kavramının, mahalle, kasbah veya banliyö gibi farklı sosyolojik gerçeklikleri barındıran coğrafi ve kültürel mekânların özgüllüğünü göz ardı ederek her türlü kentsel-toplumsal alanı açıklamak üzere monolitik biçimde kullanılmasının yarattığı kavramsal kirlilik gibi, “pogrom” nitelemesi de olayların kendi tarihsel, teolojik ve sosyolojik bağlamlarını ikincilleştiren konformist bir teorik tasarım niteliği taşımaktadır. Bir tarihsel olayı açıklamak için başka bir toplumun özgül tarihsel tecrübesinden doğmuş kavramın bağlamından koparılarak kullanılması doğru bir yaklaşım değildir.

Sosyal bilimlerde, kentsel coğrafyada ve gündelik dilde sıklıkla birbirinin yerine veya hatalı biçimde birbirinin muadili olarak kullanılan mahalle, kasbah, banliyö ve varoş kavramları, aslında çok farklı tarihsel, mekânsal ve sosyolojik gerçeklikleri ifade eder. Kelime kökeni itibarıyla Arapçadaki konaklamak ve yerleşmek anlamına gelen kökten türeyen mahalle, geleneksel şehir dokusunda aynı inanç, kültür veya meslek gruplarının paylaştığı, dayanışma ağlarının ve sosyal kontrolün yüksek olduğu organik bir kentsel alt birimdir ve Osmanlı (Türk-İslam) şehir modelinde dini, ahlaki denetimin merkezidir. Buna karşılık Kuzey Afrika şehirleşme geleneğinde surlarla çevrili kentsel idari merkezi, askeri garnizonu veya müstahkem kaleyi ifade eden kasbah ile zamanla bu kalelerin çevresinde gelişen yerleşmeler, merkezî otoritenin şekillendirdiği tahkim edilmiş formları niteler. Fransızca kökenli bir kavram olan banliyö ise kentin hukuki sınırlarının dışında kalan ancak ekonomik olarak merkeze bağımlı dış mahalleleri veya uydu yerleşmeleri tanımlar ve özellikle Sanayi Devrimi sonrasında işçi sınıfının şehrin çeperlerine itilmesiyle şekillenmiştir. Macarca kökenli bir kelime olan varoş ise aslen kale şehir veya kale şehrin surları dışındaki yerleşim alanı anlamına gelirken Türkçede anlam kaymasına uğramış, surların dışındaki mahalleleri ve kentsel yoksulluğun, altyapı eksikliğinin hissedildiği çeper alanları tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır. Bu kavramların her biri kendine has tarihi, idari ve sosyolojik bağlamlara sahip olduğu için, onları birbirinin yerine veya gelişi güzel kullanmak ciddi bir kavramsal kirlilik yaratmaktadır. "Getto" (Ghetto) kavramı Amerika Birleşik Devletleri'nde ilk kez 19. yüzyılın sonlarında, özellikle New York'taki Lower East Side gibi yoğun göç alan bölgelerdeki Yahudi göçmen mahallelerini tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır. Chicago Okulu sosyologlarından Louis Wirth 1928 yılında yayımladığı "The Ghetto" (Getto) adlı çığır açan kitabıyla bu kavramı Amerikan sosyolojisine kazandırmıştır. Aslında kendi ülkesine ait sosyolojik bir gerçeği akademi dünyasına ihraç etmiştir. Bu kavram daha sonra, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, kavrama aç olan veya kavram oburu olan akademik çevreler tarafından olur olmaz her kent-dışı veya kent merkezi dışındaki yerleşimler için kullanılmıştır. O yüzden her dış mahalleye (taşra/dışarı, birun) getto kavramını kullanmak, sosyolojik bir olguyu ifade kavramı olarak “Yahudileştirme” üzerinden açıklama gayretidir. Örneğin İstanbul ve yakın çevresindeki tarihi göçmen yerleşimleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun son iki yüzyılındaki jeopolitik daralmaların, savaşların ve zorunlu nüfus hareketlerinin şekillendirdiği bir tarih coğrafyasıdır. Anadolu Yakası'nın doğu kuşağı, Kafkas sürgünlerine ve Avrupalı siyasi mültecilere ev sahipliği yapmıştır; bu bağlamda 1840'larda Polonyalı mülteciler tarafından kurulan Polonezköy (Adampol) kültürel kimliğini koruyan bir Avrupa vahası olarak öne çıkarken, Şile çevresindeki Avcıkoru ve Heciz gibi yerleşimler 1864 Büyük Çerkes Sürgünü'nün izlerini taşımaktadır. Şehrin Batı Yakası ve Trakya hattı ise imparatorluğun Balkanlar'dan çekilme sürecinin mahsulüdür; 93 Harbi ve 1923-1924 Mübadelesi ile gelen Rumeli muhacirleri Çerkezköy, Arnavutköy, Çatalca ve Silivri kırsalında tarım, hayvancılık ve yerel mutfak kültürüyle yeni bir sosyokültürel doku inşa etmiştir. Bu göç coğrafyasının merkezî halkasını oluşturan Karaköy ise, Hazar, Kırım ve Balkanlar'dan gelen Karay Türklerinin (Karaimler) yerleşimiyle "Karay Köyü" olarak anılmış, ilerleyen yüzyılda İspanyol kökenli Yahudileri (Sefaradları) ve 1917 Devrimi sonrası Beyaz Ruslarla kozmopolit liman kimliğini pekiştirmiştir. Sonuç olarak batıdaki Balkan tarım mirası, doğudaki Kafkas-Polonya gelenekleri ve merkezdeki Karay izleri, İstanbul'un çok kültürlü direniş ve uyum hafızasını oluşturan yapı taşlarıdır. Şimdi biz Karaköy için Batı'nın teolojik gerçeğini yansıtan getto kavramını köy veya mahalle kavramının yerine mi kullanacağız? Kullanamayız. Çünkü köy ve mahalle kavramı ayrımcılıktan ziyade birlikte yaşam kültürünü temsil eder. Tarihsel ve sosyolojik bağlamda Yahudi yerleşimlerini Batı menşeli "getto" kavramıyla açıklamak nasıl anakronik ve temelsiz bir hataysa, Osmanlı-Türk coğrafyasındaki geleneksel kentsel dokuyu nitelemek için de bu terim asla kullanılamaz.

Osmanlı-Türk coğrafyasındaki geleneksel kentsel dokuyu nitelemek için örnek vermek gerekirse Çıfıt kavramı da Yahudi kavramının tarihsel ve dilsel dönüşümünün önemli örneklerinden biridir. Türkçedeki “Çıfıt”, doğrudan İbranice Yehuda kelimesinden alınmış olmayıp, Arapça Yahūd/Yehūd ve özellikle Farsça jahūd/juhūd biçimleri üzerinden Osmanlı Türkçesine geçen bir adlandırmadır. Nitekim Osmanlı Türkçesindeki چفوت (çıfut/çıfıt) biçiminin Klasik Farsça جهود (jahūd/juhūd, “Yahudi”) kelimesinden geldiği yönündeki etimolojik açıklama, kelimenin Doğu dilleri arasındaki aktarım zincirini ortaya koymaktadır. Bu bakımdan “Çıfıt”ı yalnızca Türkçe içerisinde ortaya çıkmış bir adlandırma olarak değerlendirmek yerine, Arapça, Farsça ve Türkçe arasındaki tarihsel dil ve kültür etkileşiminin bir ürünü olarak ele almak gerekir. Nitekim kelimenin Osmanlı ve Türkiye Türkçesindeki farklı biçimleri üzerine yapılan çalışmalar, cehûd, cuhûd, cufûd, çuhûd, çufûd, çufût, çıfût, çifût gibi çeşitli şekillerin tarihsel kullanımını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte kelimenin Yahudi anlamından hareketle zaman içerisinde “hileci, düzenbaz” gibi mecazî anlamlar kazanmış olması ayrı bir tarihsel olgudur. Türkçe sözlüklerde “Çıfıt”ın hem “Yahudi” hem de mecazen “hileci, düzenbaz” anlamında kaydedilmiş olması, etnik-dinî bir adlandırmanın olumsuz bir karakter tasvirine dönüştürüldüğünü göstermektedir. Ancak bu mecazî anlamı Yahudilerin gerçek veya özsel bir karakter özelliği olarak açıklamak mümkün değildir. Burada söz konusu olan, belirli bir toplumsal grubun adının zaman içerisinde olumsuz bir stereotipe dönüşmesidir. (Buna benzer bir kelime Dürzî kelimesidir.) Başka bir ifadeyle, “Yahudi” anlamındaki adlandırmadan “hileci/düzenbaz” anlamına geçiş, Yahudiliğin tanımına ilişkin bir etimolojik veri değil, toplumsal ve kültürel anlamlandırmanın sonucudur. Yani Doğu kültürü içerisinde olumlu ve olumsuz bir karşılık bulur. Bu ayrım yapılmadığında sözlükteki tarihsel bir kullanım, Yahudiler hakkında tarihsel bir hakikatmiş gibi sunulmuş olur. Bu bağlamda “Çıfıt Çarşısı” tabiri de ayrıca dikkat çekicidir. “Çıfıt” kelimesinin Yahudilerle tarihsel ilişkisi bulunmakla birlikte, “Çıfıt Çarşısı” ifadesini yalnızca Yahudilere veya kelimenin sonradan kazandığı “hileci, düzenbaz” mecazına indirgemek doğru değildir. Çarşı kavramının kendisi, farklı dükkânların, esnaf gruplarının, malların ve ticari ilişkilerin iç içe geçtiği, hareketli ve karmaşık bir ekonomik-toplumsal mekânı ifade eder. Bu nedenle “Çıfıt Çarşısı” tabiri, Doğu'nun tarihsel şehir kültürü içerisinde çeşitlilik, karmaşıklık ve iç içelik fikrini de çağrıştıran bir kullanım olarak ele alınabilir. Aydın’da Osmanlı İmparatorluğu zamanında Yahudilerin ağırlıklı olarak oturduğu, havralarının okullarının olduğu mahalleden dolayı şehrin kapılarından biri Çıfıt Kapısı olarak adlandırılmıştır. Bu durumda Çıfıt kavramı Yahudi mahallesinden ziyade şehir için güneybatı ağırlıklı (güneydeki Menteşe Kapısı ve batıdaki Tire Kapısı arası) olarak ve Türk mahallesi için yön tayin eden bir söyleme dönüşmüştür. Yani çıfıt kavramını kullandığınız bağlam da bu noktada önemlidir. Dolayısıyla bu tür tarihsel ve kültürel gerçeklikleri açıklamak için Batı tarihinin özgül koşullarında ortaya çıkan “getto” veya “pogrom” gibi kategorileri doğrudan merkeze yerleştirmek yerine, Doğu toplumlarının kendi dilinde ve kültürel hafızasında oluşmuş “Çıfıt Mahallesi”, “Çıfıt Çarşısı”, “Çıfıt Kapusu” gibi kavramların taşıdığı anlam katmanlarını dikkate almak, tarihsel gerçekliği kendi bağlamı içerisinde kavramaya daha elverişlidir.

Foto Köşe Yazısı

Musanıng İlk Kitabı (Musa’nın İlk Kitabı)

Birinci Fesl/Fasl