Tarih, kurgulama ve anlatı olma özellikleriyle geçmiş denen mefhumdan tamamen ayrı ve farklı olan bir insan icadıdır. Belki de insanın sürekli olarak yinelemek zorunda olduğu ve kendi kendine yarattığı bir mitti. İnsanın zamanla olan sürekli ilişkisinden dolayı tarih, sürekli bir kurgulama, sürekli bir anlatma ve sürekli bir söylem üretme sanatı haline gelmiştir. İşte bu sürekli üretme eyleminden dolayı tarih- ki kastedilen tarih yazımı olduğundan arayış içinde olan insandır- sürekli bir biçim ve içerik arayışı içinde olmuştur. Bu arayışın somut örneklerinden biri de tarihin anlam üretmek için sürekli bir konu arayışı içinde olmasıdır. Tarihin bu sürekli arayış içindeki hallerinde irdelediği konulardan biri de dâhilik ve delilik arasında gidip gelen insanın, belli bir zaman ve mekân içindeki yaratıcılık serüvenidir. İşte kaleme alınan bu yazıda, insanın kendi icadı olan tarihteki yaratıcılık serüveni bir çalışma örneği üzerinden irdelenecektir. Ayrıca tarihin belli politik konular üzerinde dönen bir dönme dolap olmadığı da bu yazıdaki örnek çalışma üzerinden vurgulanmış olacaktır.

Daniel Joseph Boorstin[1], dünya çapında tanınan ve kültür tarihine ciddi katkıları olan bir yazardır. Dünya literatürüne çok sayıda eserle katkıda bulunmuştur. Amerikan Kongre Kütüphanesi’nde uzun yıllar üst düzey idareci konumunda bulunan ve Pulitzer ödülünü de kazanan Daniel Joseph Boorstin, birbiriyle ilişkili üç önemli (triloji, üçleme) çalışması vardır: Kâşifler (The Discoverers, 1983)[2], Arayıcılar (The Seekers ,1998) ve Yaratıcılar (The Creators 1992). “Yaratıcılar” anlamına gelen ve yazara birçok ödül kazandıran “The Creators”[3] çalışması, her şeyden önce 811 sayfadan oluşan etraflıca bir kitaptır. Daniel Joseph Boorstin’in Türkçe’ye “Yaratıcı Ruhun Evrimi”[4] olarak çevrilen bu kitabı, 3 kitap, 12 bölüm ve 70 alt başlıktan oluşmaktadır. Giriş bölümündeki iki bölüm “Başlangıcı Olmayan Dünyalar” ve “Yaradan Tanrı” olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. “Başlangıcı Olmayan Dünyalar” bölümünde yazar, Çin, Hindistan, Japonya, Yunanistan gibi Eski Doğu uygarlıklarında mevcut olan Konfüçyanizm, Taoizm, Budizm, Paganizm gibi dinlerin yaratılış gerçeğini veya kâinatın bir bütün olarak nasıl oluştuğu konusuyla pek ilgilenmediklerini gerçeğini vurgulamaktadır. Bu ilgilenmeme hali veya yaratılışa net bir açıklama getirilmemesi, bu Eski Doğu uygarlıklarına ait dinlerde bir yaratılış bilmecesini gündeme getirmişti. Yazar bu bilmecenin bilinir hale gelmesinin bile yaratılışın meydana gelişi konusunda birçok noktayı aydınlatacağını düşünmektedir. Asıl sorunsalın yaratılış (Bereşit=Genesis=Tekvin) olayının kendiliğinden mi meydana geldiği yoksa bu yaratılışı gerçekleştiren itici bir varlığın veya gücün varsa ne olabileceği hususuydu. Bu husus bahsi geçen dinlerde ucu açık bırakılmıştı. Hatta bu yüzden bu giriş bölümünün alt başlıklarından ikisi “Konfüçyüs’ün Kayıtsızlığı”, “Buda’nın Sessizliği” olarak geçmektedir. Ayrıca Hindistan uygarlığının göz kamaştıran maddi ve manevi içeriğine rağmen bu uygarlığın bile yaratılış konusunun ne olduğunu bilmeden bir kabullenme söz konusuydu. (Aslında bu kendince açıklama türüydü.) Eski Doğu uygarlıkları tek tek anlatıldıktan sonra sosyal bilimciler tarafından[5] Yunanistan’ın “Karanlık Çağları” olarak nitelendirilen Homeros Çağı’na da bu eserde atıfta bulunulmaktadır. Bu yüzden bu bölümün başlığı “Eski Yunan’ın Homeros Destanları” başlığını taşımaktadır. Yunan paganizminin bile yaratılışı açıklamakta güçlük çekiyordu. O dönemdeki insanlar bazı yaratıcılık faaliyetlerini bile kendilerine benzettikleri tanrılar tarafından gerçekleştirildiğine inanmaktaydılar. Bunu sözlü kültür yoluyla birbirlerine aktarmaktaydılar. Buna benzer yaklaşımlara rağmen bir yaratılış kaotizminin bu inanç sisteminde olduğuna yazar tarafından değinilmiştir. Ayrıca Yunan paganizminin daha sonra Roma dini olarak karşımıza çıkacağına da yazar eserinin bu bölümünde belirtmektedir. “Yaradan Tanrı” olarak başlık verilen bölümde ise yazar Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi semavi dinlerde yaratılış gerçeğinin yaratan bir tanrı anlayışı ile ortaya konulmak istediğini vurgulamaktadır. Tanrı her şeyi yaratan olduğuna göre en büyük yaratıcı O’dur. O yüzden yaratılış bilmecesi bu dinlerde Tanrı iktidarı ile aşılmak istenmiştir. İnsanının yaratıcılığı Tanrı’nın yaratıcılığının yanında söz konusu bile olamazdı. Eğer böyle bir şey söz konusu olsa bile hiyerarşik olarak daha alt seviyede kendine yer bulmalıydı.

Bahsi geçen çalışmayı irdelerken şu soruyu sormanın gerekli olduğunun bilinmesi gerekmektedir: “Yaratıcılığın Tarihi mi?”, “Tarihte Yaratıcılık mı?” Bu soruyu sorduktan sonra Daniel Joseph Boorstin’in “The Creators” kitabında daha çok birinci sorunun peşinden gittiği görülecektir. Eğer tarihte yaratıcılık asıl soru olursa yaratıcılık eylemi konu için özne değil; nesne olur. Yani insan yaratıcılığın önüne geçer. Unutmamak gerekir ki Tanrı da burada yaratıcılık bakımından irdelenmektedir. O yüzden bu kitabın Türkçe çevirisinin “Yaratıcı Ruhun Evrimi” olarak çevrilmesi daha da anlam kazanmaktadır. Bu kitap için yaratıcılık, tarihsel bir süreç olarak Tanrıdan insana doğru hiyerarşik olarak intikal eden ve insan faaliyetlerinin birçok alanına yayılan bir temadır. Böylece yaratıcılık insan için de önemli bir meziyet oluyordu. Tanrının evreni şekillendirdiği gibi Tanrının bir parçası olan insanın da evreni şekillendirebileceğine yine aynı insanlar tarafından inanılmaya başlandığı eserden anlaşılmaktadır. Yalnız şunu belirtmek gerekir ki yaratıcılık bu çalışmanın bazı bölümlerinde daha çok teolojik açılardan ele alınmıştır. Bu konuda daha materyalist ya da daha evrimci çalışmalarda söz konusudur. Bu çalışmalara göre yaratıcılık zaten insanda var olan bir meziyettir. O yüzden insan zaman içinde yaratıcılığını evrimsel bir şablon içinde geliştirir. Bunu anlamak için geçmişten günümüze varlığını sürdüren insanının yapmış olduğu objelerdeki pragmatistliğine ve estetiğine bakmak kâfidir. İnsan yaratıcılığının evrimi kendi yaptığı objelerin evrimine de somut olarak yansımıştır. Örneğin mağara resimlerinden sanat galerilerine veya tapınaklardaki ayin için yapılan ritimlerden dünyayı kasıp kavuran gözde müziklere kadar yaratıcılık örneklerini görmek mümkündür.[6] Sonuç olarak literatürde yaratıcılık konusuna farklı açılardan yaklaşılarak farklı anlatılar oluşturuluyordu. Yazarın bu çalışmadaki yaklaşımı ikinci yaklaşımdan daha farklıdır.

“Yaratıcı Ruhun Evrimi” kitabının içindeki Giriş bölümünden sonraki üç kitabın (bölüm) içinde içerik olarak yaratıcılık süreci teolojik anlamda dikey bir düşüş yaşayacaktır. Tanrı’dan başlayan yaratıcılık süreci ve meziyeti hiyerarşik olarak insana kadar inmiştir. Hiyerarşik olarak dikey bir düşüş yaşayan yaratıcılığı elde eden insanlık da artık kendinin de yaratıcı olabileceğine inanmaya başladı. Uhrevi olandan dünyevi olana doğru yaratıcılık, nicelik ve nitelik olarak genişleyen bir meziyet olarak kabul edildi. Ayrıca yaratıcılık insanın neleri yapabileceği veya neleri yapamayacağını hep gündemde tuttu. Bu süreç iki tarihsel veya mitolojik olay ile de literatürde ve kitapta anlatılır. Birincisi Prometheus ateşi Tanrı Zeus’tan çalarak insanlara vermesi olayıdır. Zeus ölümlüleri ve onların koruyucusu Prometheus'u cezalandırmak amacıyla ve bir daha etlerini pişirmesinler diye ateşi saklar. Ne var ki, kurnaz Prometheus Zeus'u bir kez daha kandırır. Olympos'a çıkar, orada güneşin alev alev yanan tekerleğinden bir kıvılcım çalar ve bunu bir rezene kabı içine koyar ve bu ateşi insanlara götürür. Başka bir anlatıma göre Prometheus, ateşi Hephaistos'un ocağından çalmıştır. Zeus, ateşi tekrar insanlarda görünce daha çok öfkelenmiştir. Hem insanları hem de kendisine karşı gelen Prometheus'u cezalandırmak için yeni çareler düşünmüştür. Zeus, ateşi çalıp insanlara vermesinden dolayı, Prometheus'u korkunç bir cezaya çarptırdı. Onu zincirlerle Kaukasos (Kafkas) dağında kayaya bağlatarak, karaciğerini Ekhidna ile Typhondan doğma bir kartala yedirtir. Kartal her gün gelip karaciğerini yiyiyordu ve yenilen ciğer her gün yeniden oluşuyordu. Bu arada Zeus'un geleceğiyle ilgili bir sırrı yalnızca Prometheus biliyordu. Zeus bir kadınla evlenecekti. Bununla çiftleşmesinden doğacak çocuk, Zeus'un egemenliğine son verecekti. Zeus bu çocuğun kimden olacağını öğrenmek ve gelecekte de tahtını koruyabilmek için Prometheus'un ciğerini yiyen kartalı öldürmesi için Herakles'i gönderdi. Herakles, Ekhidna ve Typhondan doğma kartalı bir okla öldürdü. Zeus oğlunun bu başarısından çok memnun olmuştu. Prometheus'u yeniden tanrılar katına kabul etti.[7] Görüldüğü üzere Prometheus’un insanlara verdiği bu ateş aslında Tanrı’dan insanlara hiyerarşik olarak geçen yaratıcılık meziyeti olarak mübalağa edilir. Fakat yaratıcılığı bu noktada yazardan daha farklı ve geniş açıdan okuyorum.

Bu kavramsal dönüşümü tam olarak yaratıcılığın mitolojisi üzerinden ve Yunan etimolojisinden okursak, İapetos'un dört oğlu Menoetius, Prometheus, Epimetheus ve Atlas'ın mitolojik anlatıları, Antik Yunan kaynaklarında birbirinden farklı karakter özellikleri ve kaderler üzerinden aktarılır. Bununla birlikte bu dört figür, yalnızca kendi mitolojik kimlikleri içerisinde değil, sembolik ve psikolojik bir okumaya tabi tutulduklarında yaratıcı zihnin farklı evrelerini temsil eden arketipler olarak da değerlendirilebilir. Burada yapılacak yorum, antik mitolojinin doğrudan ortaya koyduğu bir yaratıcılık öğretisi değil; mitolojik karakterlerin isimleri, eylemleri ve cezaları üzerinden geliştirilen çağdaş bir düşünsel alegoridir. Her bir kardeşin ismi ve kaderi, yaratıcının kendi zihninde ödediği bedellerin kadim birer sembolüdür. İşte yaratıcılığın mitolojisi ve kelime kökenleriyle genişletilmiş bir anlatı ve okumadır. Bu mitolojik ve etimolojik okumada her yaratıcı süreç, Menoetius ile başlar. Kelime anlamı "öfkeli, cüretkâr ve kötü niyetli düşünen" olan bu Titan, zihnin içindeki o dizginlenemez, mevcut kurallara başkaldıran ham tatminsizlik hissidir. Menoetius, yaratıcılığın ihtiyaç duyduğu o ilk yıkıcı ve patlayıcı enerjidir. Ancak bu kör öfke tek başına kalırsa, Zeus’un yıldırımlarına hedef olan Titan gibi kendi karanlığında (Tartarus’un/Erebus derinliklerinde) boğulur; eyleme dökülmemiş, sadece sahibini tüketen bir hırstan ibaret kalır. Bu yaklaşımımın nedeni Hesiodos onu kibirli, taşkın ve ölçüsüz davranan biri olarak tasvir etmesidir. Zeus'un yıldırımıyla vurularak Erebus'a gönderilmesi de bu davranışının sonucudur. Çünkü Yunanca ismi de (Menotios) anlam olarak felakete mahkûm bir güce karşılık gelir. Kontrolsüz güç güç değildir yaklaşımını temsil eder. Bu ham ve cüretkâr enerjiyi alıp şekillendiren, ona yön veren ise Prometheus’tur; yani tam çevirisiyle "öngörü" veya "önceden düşünen". Prometheus, o yıkıcı dürtüyü alıp geleceğe bakan bir vizyona dönüştürür. Karanlığa bakıp ateşi (ilhamı, bilgiyi ve tekniği) hayal eder ve kili yoğurarak insanı (eseri) yaratır. Ancak yaratım mitolojisinde tanrısal olanı yeryüzüne indirmenin bedeli ağırdır. Prometheus, Kafkas Dağı'na zincirlenir ve bir kartal her gün onun ciğerini kemirir. Bu, yaratıcının her gün kendini yeniden doğuran içsel sancısının, eserini var ederken ödediği zihinsel bedelin etimolojik ve mitolojik iz düşümüdür. Fakat yaratım sadece kusursuz bir vizyondan ibaret değildir; onun bir de pratik dünyayla ve insan doğasıyla imtihanı vardır. Burada sahneye Epimetheus çıkar. Yani kelime anlamıyla "sonradan düşünen" veya "art düşünce". Epimetheus bizim aceleciliğimiz, yanılgılarımız, saflığımız ve hamlığımızdır. Zeus, Prometheus’un yaratımına ve çaldığı ateşe karşılık insanlığa kozmik bir ceza gönderir. İlk kadın Pandora. Yanında ise tanrıların açılmasını kesinlikle yasakladığı gizemli bir kutu (mitolojide aslında bir küp) vardır. Epimetheus, kardeşinin tüm uyarılarına rağmen merakına yenik düşerek Pandora ile evlenir. Pandora’nın Kutusu, yaratıcılığın kontrol edilemeyen, öngörülemeyen sonuçlarını simgeler. Kutu açıldığında içinden insanlığa acı verecek tüm kötülükler, hastalıklar ve kederler dünyaya yayılır. Epimetheus’un ödediği ceza, yarattığı ya da hayatına aldığı şeyin getirdiği o büyük pişmanlıktır. Ancak mitoloji bize en önemli teselliyi de burada verir. Kutunun en dibinde tek bir şey kalır; Umut (Elpis). Yaratıcı, eseriyle dünyaya ne kadar karmaşa saçarsa saçsın, en dipte kalan o son umuda tutunarak üretmeye devam eder. Tüm bu süreç bittiğinde, ortaya çıkan eseri taşımak ve onu kalıcı kılmak ise en büyük kardeş Atlas’a düşer. Atlas, yaratıcılığın "sorumluluğu ve ağırlığıdır". O, vizyonu gerçeğe dönüştürmenin, eseri ayakta tutmanın fiziksel ve zihinsel yüküdür. Tıpkı Olymposlulara karşı savaştığı için gök kubbeyi sonsuza dek sırtında taşımaya mahkûm edilen Atlas gibi, yaratıcı da var ettiği o yeni dünyanın tüm ağırlığını, eleştirilerini, yalnızlığını ve entelektüel sorumluluğunu omuzlarında taşımak zorundadır. Özetle yaratıcılığın mitolojisi ve etimolojisi bize şunu söyler: Yaratmak; Menoetius gibi öfkeyle tutuşup Tartarus'a/Erobos’a gömülmeyi göze almak, Prometheus gibi önceden düşünüp ateşi çalarak ciğerini kartallara sunmak, Epimetheus gibi sonradan idrak etmenin pişmanlığıyla Pandora'nın kutusundan saçılan acılarla yüzleşmek ve en sonunda Atlas gibi, var ettiğin o devasa dünyayı sırtında taşıyarak ezilmektir. Çünkü yaratmak yalnızca var olmayanı var etmek değil; onun doğuşunun sancısını çekmek, sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmek ve nihayetinde kendi yarattığın dünyanın ağırlığını ömür boyu taşımaktır.

Boorstin eserinde Tanrının yaratıcılığı insana intikalini anlatan ikinci benzetmeyse Michelangelo Buonaratti’nin Sistine Şapel’in 16. Yüzyılın ilk çeyreğinde tavanına yaptığı ve Yaratılıştan Nuh’a kadar dünya tarihinin anlatıldığı “Yaratılış” freskidir. Kurgu daha çok semavi dinlerdeki yaratılış anlatısı üzerinden yapılmıştır. Burada beyin şeklindeki bir tasvirin içinden yaratıcı güç, bir şekilde Âdem’e (erkek insana) eli vasıtasıyla yaratıcılığı uzatmaktadır. Her iki elin birbirine uzanması ve bu mimiksel diyalog yaklaşımı, yaratıcılığın Tanrı’dan insana intikali olarak yorumlanmıştır. Hatta bu yüzden “The Creators” kitabının hem İngilizce baskısında hem de Türkçe baskısında bu fresk kapak resmi olarak kullanılmıştır. Buna dayanarak yazar, kitabın bir bölümünü “İlahi Michelangelo” olarak koymuştur.[8] Görüldüğü üzere kitabın girişten sonraki üç kitap bölümünde yaratıcılık, Tanrıdan insana intikal etmiş bir meziyet ve eşref-i mahlûkat olarak görülen insana yaratıcılığın Tanrı tarafından lütfedilmesiydi. (Yaratıcılığın hiyerarşisi) Bu şekilde yaratıcılık, sanat yapıtları üzerinden kendini imgesel alandan simgesel alana çıkaracaktı. Bu kapsamda bazı yaratıcılık örnekleri çıktığı çağın koşulları içinde dikkate alınarak bu çalışmada yorumlanacaktır.

Daniel Joseph Boorstin, artık bundan sonraki bölümlerde hem yaratıcılığın hem de sanatın yaklaşık üç bin yıllık geçmişini gözler önüne sermektedir. Boorstin piramit yapımcılarından Picasso’ya insanlığın kültürel mirasını yaratan ve dünyayı mimari, resim, heykel, müzik, tiyatro, dans ve edebiyatla zenginleştiren büyük insanları (yaratıcılar) kitabın bu bölümlerinde anlatmaktadır. Canlı biyografiler ile dolu olan kitapta Dante, Cervantes, Shakespeare, Montaigne ve öteki büyük yaratıcıları zaman ve toplumsal zamanları içinde yaptıklarıyla ele almaktadır. Boccaccio için veba bir felaket olmaktan öte eseri olan Decameron Hikâyeleri’ni yazmak için bir ortam yaratmıştır. Çünkü Decameron Hikâyeleri olarak bilinen ve kahramanları halen anımsanan yüz öyküyle okuyanlarını da eğlendirme fırsatını yaratmıştı. Filippo Brunelleschi, Floransa kentinin zarif kubbesini (Santa Maria del Fiore veya Duomo), mağrur kentini yarım kalmış bir anıtın onursuzluğundan kurtarmak için tasarlamıştı. Michalengelo’nun yaratıcılığı ise Sistine (Sistin) Şapeli’nin tavanını resimleme siparişi üzerine ve rakiplerinin bu deneyimsiz ressamı gözden düşürme çabasının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Bazı büyük yaratıcılar yaratma süreçlerini engelleyebilecek engellere de sahipti. Ama ne Milton’un körlüğü, ne Beethoven sağırlığı, ne Proust’un astım krizleri ne de Dostoyevski’nin sara nöbetleri onları durdurabilmişti. Yazar dünyayı karmaşık bir insanlık komedyasında yeni baştan yaratma çabalarını anlatırken, tanıdık isimleri yaratıcılık yönlerine vurgu yaparak birer kahraman haline dönüştürmektedir. Bu komedya Rabelais’ın absürtlüklerinden, Don Kişot’un hayallerinden, Edward Gibbon’un eski imparatorluklara bakış açısından, Balzac’ın aşk ve para düşkünlüğünden oluşmaktadır. Ayrıca usta üslupları ve araştırıcı zekâlarıyla resmin zanaattan sanata dönüştüren Giotto’da sezginin, Leonardo Da Vinci de bilimin, Monet de kişisel zamanların resmedilmesinin ya da Picasso’daki acımasız bakış açısının bu süreci nasıl etkilediğinin izleri de bu eserde anlatılmaktadır. Eserde müzik konusundaki öykü ise Gregoryen şarkıların (ilahiler) havasından Mozart ve Beethoven’nın aristokrasiden kopuşuna kadar uzanılmaktadır. Avrupa’da ulusların oluşum çağında Guiseppe Verdi ve Richard Wagner’in müziklerinin bu süreçleri nasıl etkilediği kolayca görülebiliyordu. Ayrıca kilise müziğinden dünyevi müziğe geçiş ve bu süreçte söz ile müziğin uyumu konusuna da değiniliyordu. Dans konusunu ihmal etmeyen yazar, XVI. Yüzyılda Bale’nin nasıl ortaya çıktığını ve sosyal statü olarak nasıl üst gruplardan alt gruplara kadar indiğini örnekleriyle ortaya koymaktadır. Ayrıca yazar, meziyetlerinde çağdaş doruk noktasına ulaşan Eisentein, Martha Graham ve Stravinsky gibi yaratıcıları da portreleriyle birlikte eserinde okuyuculara ulaştırmaktadır.[9] Kısacası çalışmanın bu bölümlerinde yazar yaratıcılığın tarihini, bu tarihi oluşturan yaratıcıların hayat hikâyelerini örnekleriyle anlatmaktadır. Böylece yazar aslında yaratıcılığın tarihsel evrimini hem maddi hem de manevi özellikleriyle birlikte geniş bir perspektiften ortaya koymuş oluyordu.

Tarih-yaratıcılık ilişkisi önemli konulardan biridir. Bu konu daha çok tarihte yaratıcılık hususu üzerinden alınmıştır ve özne bu tip çalışmalarda insan olarak, yaratıcılık ise obje olarak düşünülmüştür. Yaratıcılığın tarih ile ilişkisi insanın tarihteki rolü üzerinden de ele alınmıştır. İnsanın tarihi olaylarda etken ya da edilgen olması insanın yaratıcılığı ile bir tutulmuştur. Yine insanın tarihteki bireysel ve kolektif eylemleri de tarihsel eylemlere yön vermesi noktasıyla bir yaratıcılık konsepti içerisinde değerlendirilmiştir. Örneğin insanın kolektif yaratıcılık örneği olarak yazar Mısır piramitlerinin yapılmasını vermiştir. Antik Çağ’daki Mısırlıları “Sonsuzluk Şatoları” olarak gördüğü piramitlerin yaratıcıları olarak görmektedir.[10] Bireysel yaratıcılık örnekleri ise daha çok çeşitli sanat dallarındaki kişisel başarı ve yaratıcılık örnekleri üzerinden ortaya konulmaya çalışılmıştır. Örneğin resim sanatını örnek olarak alınırsa bu çalışmada Giotto’dan Michelangelo’ya, Leonardo Da Vinci’den Picasso’ya bireysel yaratıcılık örnekleri çalışmalarıyla ve bu çalışmaların ortaya çıktığı konjonktürle birlikte ortaya konulmuştur. Kısacası yaratıcılık tarihi, yazar tarafından bu çalışmada bireysel ve kolektif yönleriyle de ele alınmıştır. Böylece tarihteki bireysel yaratıcılık ve kolektif yaratıcılık örnekleri yaratıcılığın evrimi içinde değerlendirilmiştir.

Yaratıcılık tarihsel şartların koşulu olarak uhrevi olandan dünyevi olana doğru genişleyen bir meziyet olarak eserde ele alınmıştı. Yaratıcılığın ruhun evriminin içinde insanlık nazarında uhrevi olandan dünyevi olana doğru bir geçişte söz konusuydu. Yazar bu çalışmasında da yaratıcılığın tarihsel süreçteki bu geçişini de tarihsel süreçlerle birlikte dikkate almaktadır. Yaratıcılığın zaman içindeki hareketi, aslında bireyin tarihsel bir süreçte geçirmiş olduğu dış etkenlerin zorlamasıyla meydana gelmiş içsel bir değişimin de sonucuydu. Bu çalışmada özellikle bahsi geçen değişim, Hristiyanlık tarihini yakından ilgilendiren reformasyon hareketleri ve bu hareketlerin sanat dünyasında meydana getirdiği değişimler temelinde ele alınmıştı. Bu değişimler bahsi geçen hareketlerin yaşandığı bir çağda bulunan insanların iç dünyalarında önemli değişimlere de neden olmuştu. Bu içsel değişimin ise dışavurumunu ortaya çıkaran da hiç kuşkusuz yaratıcılık örnekleriydi. Bu tespite bu kitaptaki kilise müziğindeki değişimler, resimlerde dünyevi unsurların ve olayların ön plana çıkması örnek olarak gösterilebilir. Kilise müziğinden ziyade saray müziğinin kendini göstermeye başlaması ve Wagner gibi önemli isimlerin ortaya koydukları müzik eserleri örnekleriyle yavaş yavaş milliyetçiliğin temellerini de atması dikkat çekicidir. Örneğin Wagner’in dönemin Alman romantiklerinin etkisinde kalarak operaya en uygun dilin Almanca olduğunu söylemesi, Alman destanlarını sanat eserlerinde tema haline getirmesi, Alman milliyetçiliğinin de ilk tohumlarını da atacaktı. (Tabi öncesinde dinsel alanda İncil’i Almanca okunmasını isteyen Martin Luther’in etkisini unutmamak gerekir.) Wagner’in bu seküler hamlesi daha sonraki yüzyılda Naziler tarafından itibar görmesinde ve bu siyasal grubun aşırı derecede ötekileştirici bir yorumu ortaya çıkarmasında etkili olacaktı. Wagner’in bu şekilde yanlış yorumlanması, Richard Wagner’i Hitler’in en sevdiği besteci olmasında dahi belirleyici olacaktır.[11] (Friedrich Nietzsche’nin düşünceleri de kendisinden sonra gelenler tarafından aynı şekilde yanlış yorumlanacaktır.) Fakat insanın yaratıcılıkla ilişkisi her şeyden önce olumlu yönüyle bakılmalıdır. Çünkü sanat insanın kullanımında veya tasarrufunda olan bir şeydir. O yüzden çevresindeki çorak araziyi bağ yapacak olan da insandır, bağı mezbeleye çevirecek olan da yine aynı insandır. Zaten kültür de insanın bu işlevsel yönünün maddi ve manevi bir ürünü değil mi? Görüldüğü üzere aslında yaratıcılığı etkileyen bu tarihsel olaylar, aklı (homo sapiens) ve duyguları (homo demens) arasında gidip gelen insanın dünyevi yaşamını etkileyen ve şekillendiren olaylar olması yönüyle de önem arz etmektedir. İnsanda dışsal olaylar ile meydana gelen içsel dönüşüm yine sanat eserleriyle dış dünyaya doğru somut olarak çeşitli anlatıları da ortaya çıkarmaktaydı. Bu durum da insanın dış dünyasını olumlu ve olumsuz bir şekilde doğrudan ve dolaylı etkilemektedir.

Daniel Joseph Boorstin triloji olarak ortaya koyduğu “The Creators” adlı çalışmanın bir bölümünde (İkinci Kitap) “Re-Creating the World” yani “Dünyayı Yeni Baştan Yaratmak” diye bir başlık atmıştır. Bu başlıkta yeni baştan yaratılan bir dünya (daha önce yaratılmış) zaten vardı ve onu yeni baştan yaratan ise insandı. (Anthropocentrism=İnsan-merkezci modernist yaklaşım) Dünya daha önce Tanrı tarafından yaratılmıştı ve bu yüzden ikinci olarak yeniden yaratılan dünyanın yaratıcısı ise insandı. Bu yorumunu da merkez-çevre ilişkisi içinde yapmaktadır. Burada ilk şekillendiren Tanrıydı ve evrenin merkezinde çevresini şekillendiren ve yapılandıran O’ydu. Daha sonra ikinci yaratımda yazar tarafından evrenin merkezine insan oturtulmuştur ve çevresini Tanrı’dan sonra yeniden yapılandıran ve şekillendiren insan olmuştur. O yüzden merkezin çevresini şekillendirdiğinin en büyük kanıtı, yaratıcılık vasfıydı. Bu vasfın somut şekilde kendini göstermesi ise insanın birçok alanda ortaya koyduğu ürünlerde gizliydi. Yazarın bu kitabı sadece yaratıcılığın sanatsal boyutudur; fakat yazar diğer çalışmalarında insanın farklı özelliklerini de ortaya koymuştur. Mesela Buluşlar ve Keşifler kitabında insanın çevresini şekillendirirken bilim dünyasında ne tür yaratıcılık faaliyetlerinde bulunduğunu çok net bir şekilde görülebilir.[12]

“Yaratıcı Ruhun Evrimi” adlı çalışmada yazar, yaratıcılık konusunu iktidar-yaratıcılık ilişkisi kapsamında da ele almıştır. Yaratıcılık hususu bu çalışmada iki açıdan ele alınmıştır. Birincisi yaratıcılığa yeterliliği olabilecek konumda olan iktidar konumundaki özne hususunun irdelenmesi. Buna örnek olarak dünyayı ilk olarak yaratan özne konumunda olan Tanrının mutlak iktidarından, dünyayı yeniden yaratabilecek güce ulaşan iktidar konumundaki özne insana geçiş durumuydu. Yine hiyerarşik ilişkinin boyutu açısından bu noktada Zeus-Prometheus (kardeşlerinin de akıbetleri beraber düşünülürse) arasındaki ilişki durumu da bu noktada önemlidir. İkincisi insanın yaratıcılığını şekillendiren iktidar anlayışı söz konusudur. İşte bu konu biraz karışıktır. Weberyan açıdan olaya bakılırsa iktidar bir nevi hegemonya kuracak bir numunedir. (tipoloji) Bu yüzden iktidar burada devlet de olabilir Tanrı da olabilir bürokrasi de olabilir. O yüzden yaratıcılık hegemonya kurabilecek bu unsurlar tarafından doğrudan ya da dolaylı bir şekilde müdahaleye uğrayabilecektir. Yine Weber metodolojisinden olaya bakılırsa, eğer insan içsel bir dönüşüm geçirirse çevresini şekillendirebilecek yaratıcılığa sahip olacaktır. Max Weber’in bu yaklaşımına örnek olarak Protestan ahlaka ve kapitalist ruha sahip olan insanların dünyayı şekillendirebilecek (?) kadar yaratıcılığa ulaşması örnek olarak verilebilir. Hatta Max Weber Latince bir Hristiyan öğretisini de insanların yapabilecekleri şeyler konusunda ortaya koymaktadır: Deo placere vix potest (Tanrı Zor Yoldan Yapılanı Sever).[13] (Bu yaklaşım Anti-kapitalist veya maddi dünyadan uzak dindarlar tarafından kabul görmez. Çünkü insan kapitalizm konusunda ölçüyü kaçırmıştır.) Karl Marks (Marx)’ın yaklaşımına göre altyapı (ekonomi), üstyapıyı şekillendirir. İktidarı da ekonomi temelli sınıfsal mücadele belirler. Bu şekilde tartışma sanatta iktidarın ideolojisi mi yoksa ideolojinin iktidarı mı tartışmalarına döner. İşte bu nokta da sanat, burjuva sanatı mı proletarya sanatı mı olacak veya devletin sanattaki rolünün derecesi ne olmalıdır gibi sorunlar tartışılmaya başlanacaktır.

Çalışmanın dışında hareket edilirse, post yapısalcı Michel Foucault gibi iktidar olgusuna bakılırsa; yaratıcılığı etkileyebilecek iktidar her yerdedir ve somut bir şekli ya da varlığı söz konusu değildir.[14] O yüzden iktidar sorunsalı, zaten sorunsal olduğu için sosyal bilimlerde tartışılan bir husustur. Michel Foucault’nun felsefesinde Belçikalı ressam René Magritte tarafından hazırlanan bir seri tablodan biri olan "İmgelerin İhaneti" tablosu ve onun üzerine yazdığı Bu Bir Pipo Değildir metni, yalnızca bir sanat eleştirisi değil, doğrudan iktidar, bilgi ve söylem mekanizmalarının işleyişini ifşa eden felsefi bir manevradır. Foucault’ya göre iktidar, yukarıdan aşağıya uygulanan kaba bir baskı olmaktan ziyade dili, bilgiyi ve "doğru" kabul edilen söylemleri inşa eden, hayatın kılcal damarlarına yayılmış bir yapıdır. Modern toplumlar, neyin gerçek, neyin doğru ya da neyin normal olduğunu belirleyen kurumsal hakikat rejimleri tarafından yönetilir. Magritte’in tablosundaki pipo görselinin altına Ceci n'est pas une pipe yani "Bu bir pipo değildir" yazarak yarattığı paradoks, tam olarak bu hakikat rejimlerinin ve dilin nesneler üzerindeki tartışmasız otoritesinin sarsılmasıdır. İnsan zihni, modern kurumlar ve dilsel yapılar tarafından sürekli sınıflandırmaya, etiketlemeye ve itaat etmeye disipline edilmiştir; bu yüzden tabloya bakar bakmaz onu kurumsal bir refleksle "pipo" olarak adlandırmak ister. Ancak Magritte, kelimeler ile şeyler arasındaki o görünmez bağı kopararak izleyiciyi bu zihinsel disipline karşı bir direnişe davet eder. Foucault bu resmi analiz ederken "benzerlik" ile "benzeme" kavramlarını birbirinden ayırır; benzerlik hiyerarşik bir şekilde bir "asıl" (orijinal) olduğunu ve diğer her şeyin ona tabi olduğunu varsayarken (ki bu monarşik veya merkezi iktidarın mantığıdır), benzeme bir asıl olmadan, birbiriyle serbestçe ilişkilenen simülasyonları ifade eder. Magritte, hiyerarşik asıl nesne otoritesini yıkarak merkezi iktidar mantığını boşa çıkarır ve bize "gerçek" diye sunulan yasaların, normların ve tanımların aslında iktidar tarafından üretilmiş birer kurgudan, yani birer temsilden ibaret olduğunu gösterir. Foucault penceresinden bakıldığında bu tablo, verili olan her türlü otoriteyi, kurumsallaşmış doğruları ve bizi inşa eden egemen dili sorgulamak için üretilmiş estetik ve politik bir başkaldırıdır. O yüzden herkes kendi konumundan ve kendi açısından (perspektivizm) bu sorunsala yaklaşır. Fakat bu tartışmalara girmeden Daniel J. Boorstin, iktidar-yaratıcılık konusunda bazı tarihsel örnekler üzerinden hareket etmektedir. Örneğin bazı sanat alanları için sansür müesseselerinden bahsetmektedir. Bu sansür müesseseleri kilise tarafından oluşturulduğu gibi devlet tarafından da oluşturulmaktadır. Bazen hükümetler tarafından bu müesseselerin kurulması ve işlevsel hale gelmesi insanın yaratıcılığını her çağda etkilemiştir. Asıl bu müessesenin kaynağı da iktidarın varlığı ve meşruiyeti ile ilgili bir husustur. Sansürün kaynağı mevcut olan iktidarın somut olarak var olması anlamına gelir. İster bu uhrevi bir iktidar isterse dünyevi bir iktidar olsun. İster gökyüzünde ister yeryüzünde olsun. Böyle bir durum insanın yaratıcılığını doğrudan ve dolaylı yoldan etkilemektedir. Yazar da bu çalışmada bu gerçeği örnekleriyle ortaya koymaya çalışmaktadır.

Daniel Joseph Boorstin “The Creators” adlı çalışmasında sermaye-yaratıcılık ilişkisine değinmektedir. Patronaj müessesesi sanat alanında çok eski müessesesidir. Sanatta sermaye, sanatçının yaratıcılığında doğrudan belirleyicidir. Eğer patronaj müessesesinin ne anlam ifade ettiği anlaşılmak isteniyorsa Rönesans’ta Medicilerin, Borgiaların ne anlam ifade ettiği daha iyi anlaşılacaktır. (Hatta son zamanlarda Türkiye’de tiyatroların devlet tarafından mı özel sektör tarafından desteklenmesi gerektiği yolundaki tartışmalar bu açıdan önemlidir.) Sermaye sanatta yaratıcılığa neden olabileceği gibi sanatın içeriği ve biçimini doğrudan ve dolaylı olarak müdahale ederek kendi istediği gibi şekillendirebilir. Yazar bu çalışmada bazı durumlarda patronaj meselesi üzerinde örnekleriyle durmuştur. Örneğin Papa II. Julius Sistin Şapeli’nin Kubbealtı freskini yapmasını isteyen Michelangelo’ya eğer tavanı çabucak bitiremezse kendini iskeleden atmakla tehdit etmek hakkına nasıl sahip oluyordu? Cevabı açıktı: Çünkü siparişi Michelangelo’ya veren Papa II. Julius’tu. Yine bu kitapta yazar patronaj meselesine yaklaşımını “Leonardo yaşamının büyük bölümünü patron arayışı içinde geçirmişken, Michelangelo’nun hep peşinde koşulmuştu”[15] veya Voltaire’den alıntıladığı “Bir Vitruvius yetmez, insanın işvereni olmak için Augustus (imparator) olmalı”[16] gibi pasajlarında açıkça ortaya koyuyordu.[17] Görüldüğü üzere patronaj (hami) meselesi özellikle sanat başta olmak üzere birçok alanda yaratıcılığın sermaye ile ilişkisine iyi bir örnektir. Sermaye bazen yaratıcılığı teşvik eden ve yaratıcılığı ortaya çıkaran bir faktör olabilir. Bazen insandaki yaratıcılığı da törpüleyebilir. Bu yüzden yazar, bu çalışmada yaratıcılığın evriminde sermayenin rolünü ortaya koymayı ihmal etmemiştir.

Okunmakta olan bu yazının yaratıcılık konusunda yazılmış bir örnek çalışmanın edisyon kritiği olduğu unutmamalıdır. Bu yüzden bu çalışmada eleştiri temelinde iki noktaya dikkat çekilmesi bir zorunluluktur. Birincisi yaratıcılık çalışması kültürel bir görecelik (ethnocentrism) ile alınmıştır. Daha çok Yunan ve Roma temellerine sahip olmakla övünen ve Yahudi ile Hristiyan geleneğini üzerine inşa edilen Batı Uygarlığı üzerinden yaratıcılık konusu bu kitapta daha fazla ele alınmıştır. O yüzden Batı uygarlığı, yazarın bu çalışmasında ağırlık noktasını oluşturmaktadır. Doğu dünyası ise çok daha dar bir perspektiften ele alınmıştır. O yüzden Batı’dan görülebildiği kadar veya görülmek istendiği kadar Doğu ele alınmıştır. Hâlbuki Doğu dünyası tarihi çok daha eskilere giden bir yaratıcılık geleneğine sahiptir. Mezopotamya uygarlığının aynı zamanda yazının kullanıldığı ilk coğrafya olduğu düşünülürse; Doğu’da kendine has yaratıcılık özelliklerine sahip olan bir evrendir. Bu tespiti anlamak için 60.000 beyitlik Şehnâme’yi yazan İranlı (Tuslu) Firdevsî’ye veya Mukaddime adlı eseri ile dünyada sosyal bilimlerin temeli atanlardan İbn Haldun’a bakmak bile yeterlidir. Ayrıca bazı konularda yazarın oryantalist (aşırı batı merkezli) yaklaşımları da gözden kaçırmamak gerekir. O yüzden Doğu uygarlığındaki yaratıcılık konusu pozitif ve negatif yönleriyle göz önüne alınarak konuya daha geniş bir perspektiften bakılabilirdi. O yüzden alanı açısından önemli olan böyle bir çalışmada kültürel görecelik olduğunu belirtmek gerekir. Ayrıca fazla eleştirip de oksidentalist (aşırı doğu merkezli) bir araştırmacı konumuna düşmek gerekir. İkincisi toplumsal cinsiyet açısından yaratıcılık, daha çok ataerkil düzene uygun olarak değerlendirilmiştir. Kadın bu kapsamda erkeğe göre daha ikinci planda kaldığı bir izlenim olarak çalışmada mevcuttur. Sistin Şapeli’nin kubbe altına yapılmış Michelangelo’nun “Yaratılış” freskinde, Tanrı’nın yaratıcılığı sadece Hz. Âdem’e vermesinin kitabın kapağının (özellikle Türkçe baskıda) resmi olarak kullanılmasında dikkat edilmesi gerekir. Buna benzer şekilde sınırlı alanlarda kadın yaratıcıların içerik olarak çalışmada ön plana çıkarılmıştır. Erkek egemen yaratıcılık imgesi çalışmada belirgindir. Geçmiş dönemlerde, özellikle eski dünya kıtalarında, kadının yaratıcılığı, erkek egemen toplumlarda iktidar merkezleri tarafından hep kısıtlanmıştır. Eski toplumlarda Tanrıça olarak yaratıcılığı kutsanan kadın daha sonra geri plana itilmiştir. Üstün meziyete sahip kadınlar da genellikle meşum (femme fatale), ihtiraslı veya cadı kadınlar olarak görülmüştür. O yüzden kitaptaki erkek egemen yorum sadece yazarın tercihinden ziyade, aslında egemen iktidar ögeleri tarafından kurgusallaştırılmış tarihsel bir anlatının (birikimin) yansıması gibidir. Fakat yaratıcılık konusunda bu birikimin teolojik boyutundan hareket edilirse, Havva’nın Âdem karşısında sürekli ikinci planda bırakılmak istendiği ortadadır. Çünkü kurgulanmış egemen anlatı (Yahudi-Hristiyan Geleneği), yaratıcı olan Tanrı’nın yaratıcılığından sadece Hz. Âdem’e verdiğini genel anlatı olarak kabul etmiştir. Bu anlatı gerçekte dinlerin doğasında olan değil, egemenlerin doğasında olan bir iktidar anlatısıdır. Çünkü icat edilen tarihe dikkatli bakılırsa, yasak bir meyve olan bilgiyi, Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın birlikte dalından kopardığı görülecektir.

Eeeen88

GÖRSEL: Michelangelo Buonaratti, Vatikan’da Cistine (Sistine) Şapel’de Kitab-ı Mukaddes’e Uygun Olarak Yaratılıştan Hz. Nuh’a Kadar Dünya Tarihi Freski


[1]http://www.guardian.co.uk/news/2004/mar/01/guardianobituaries.obituaries; http://www.nytimes.com/2004/03/01/us/daniel-boorstin-89-former-librarian-of-congress-who-won-pulitzer-in-history-dies.html?pagewanted=2&src=pm

[2] Daniel Joseph Boorstin, The Discoverers, New York; Random House, 1983; Daniel Joseph Boorstin, Keşifler ve Buluşlar, çev. Fatoş Dilber İstanbul; Ankara; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994.

[3] Daniel Joseph Boorstin, The Creators, Newyork; Random House, 1992.

[4] Joseph Boorstin, Yaratıcı Ruhun Evrimi, çev. Gülden Şen’in, İstanbul; Sabah Yayınları, 1994.

[5] Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, İstanbul; Remzi Kitabevi, 1975; Egon Friedell, Antik Yunan’ın Kültür Tarihi, çev. Necati Aça, Ankara, 2002; Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Uygarlığı, Ankara; TTK, 1988 çalışmalarına bakınız.

[6] Mick Aston & Tım Taylor, The Atlas of Archeology, London; Dorling Kindersley, 1998. Sıradan bir arkeoloji çalışmasına bakılsa bile İnsanların yaratıcılık örneklerini bu eserdeki objeler ve örnekler üzerinden görebilirsiniz.

[7] Bu mitolojik olay gerek Antik Çağ kaynaklarında gerek modern kaynaklarda farklı şekilde anlatıldığı için belirtilen kaynaklara bakınız. Gerhard Fink, Antik Mitolojide Kim Kimdir? Çev. Serpil Erfındık Yalçın, İzmir; İlya Yayınevi, 2004, sf. 365–368; Derman Bayladı, Mitoloji Sözlüğü, Ankara; Say Yayınları, 2005, sf. 434–436; Robert Graves, Yunan Mitleri, çev. Uğur Akpur, Ankara; Say Yayınları, 1. Baskı, 2004, sf. 162–165.

[8] Daniel Joseph Boorstin, The Creators, Newyork; Random House, 1992, p. 407; Daniel Joseph Boorstin, Yaratıcı Ruhun Evrimi, çev. Gülden Şen’in, İstanbul; Sabah Yayınları, 1994, sf. 381. Bu çalışmaların kitap kapaklarında Michalengelo’nun Yaratılış Freski kullanılmıştır.

[9] Daniel Joseph Boorstin, Yaratıcı Ruhun Evrimi, çev. Gülden Şen’in, İstanbul; Sabah Yayınları, 1994.

[10] Daniel Joseph Boorstin, The Creators, New york; Random House, 1992, pp. 79–90; Joseph Boorstin, Yaratıcı Ruhun Evrimi, çev. Gülden Şen’in, İstanbul; Sabah Yayınları, 1994, sf. 75–85.

[11] Daniel Joseph Boorstin, The Creators, New york; Random House, 1992, pp. 484–486; Joseph Boorstin, Yaratıcı Ruhun Evrimi, çev. Gülden Şen’in, İstanbul; Sabah Yayınları, 1994, sf. 457–458.

[12] Daniel Joseph Boorstin, The Discoverers, New york; Random House, 1983.

[13] Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalist Ruh, çev. Gülistan Solmaz, Ankara; Say Yayınları, 2009.

[14] Judith Revel, Foucault Sözlüğü, çev. Veli Urhan, İstanbul; Say Yayınları, 1. Baskı, 2012, ss. 81-85; “Söylem ve Söylemsel Düzenleri” kısmı için verilen esere bakınız. Veli Urhan, Michel Foucault ve Arkeolojik Çözümleme, İstanbul; Paradigma Yayınları, 2000, ss. 28-44; Ferda Keskin, “Söylem, Arkeoloji ve İktidar”, -Söylem Üstüne Söylem- Doğu Batı Düşünce Dergisi, Ankara; Doğu Batı Yayınları, 4. Baskı, Nisan 2011, ss. 15–23; Ayrıca Michel Foucault’ın iktidar yaklaşımını tüm yönleriyle görmek için verilen esere bakınız. Michel Foucault, İktidarın Gözü, Seçme Yazılar 4, Yayına Hazırlayan Ferda Keskin, İstanbul; Ayrıntı Yayınları, 2. Baskı, 2007.

[15] Daniel Joseph Boorstin, Yaratıcı Ruhun Evrimi, çev. Gülden Şen’in, İstanbul; Sabah Yayınları, 1994, sf. 391.

[16] A. g. e., sf. 460.

[17] Doğu dünyasında da kültür ve sanatta patronaj müessesesi kendi mekanizmasında işlemektedir. Örneğin Osmanlılarda edebiyatta şair-patron çerçevesinde işleyen bir patronaj müessesesi vardır. Bunun için verilen esere bakınız. Halil İnalcık, Şair ve Patron –Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerinde Sosyolojik Bir İnceleme-, Ankara; Doğu-Batı Yayınları, 5, 2. Baskı, 2005, 36-40.

(NOT: Yazının devamında yaratıcılık tarihsel bağlamda ve teolojik -ilahiyat- açıdan ele alınacaktır.)