"BÜYÜK GÜÇLERİN KÜRESEL ÇEKİŞMESİNİN PSİKO-MİTİK BİR OKUMASI"
Daha önceki "Avrasya, Büyük Güçler ve Enerji" başlıklı yazılarımda ele aldığım jeopolitik hatlarda (network) ve alanlarda (zone), enerji güvenliği ve küresel güç dengeleri ekseninde, Avrasya coğrafyasının insanlık tarihinin başlangıcından itibaren sadece ticaret yollarının ve orduların değil, aynı zamanda medeniyet haritalarını biçimlendiren derin zihniyet ve inanç dünyalarının da ana etkileşim ve mücadele sahası olduğunu ortaya koymuştum. Büyük güçlerin küresel ölçekte sergilediği nüfuz mücadeleleri; yalnızca soğuk reel-politik hesaplar, askerî güç dengeleri, sınır stratejileri ya da hayati önemdeki hammadde ve enerji kaynaklarına erişim arayışıyla açıklanamayacak kadar çok katmanlı ve karmaşık bir yapıya sahiptir. Zira yüzeyde rasyonel çıkar çatışmaları gibi görünen bu hamlelerin derinliklerinde, ulusların kolektif bilinçdışına kazınmış tarihsel hafızalar, varoluşsal mitoslar (mythos), arketipler ve köklü psiko-kültürel kodlar yatmaktadır. Siyasi haritaların ötesinde biçimlenen bu zihinsel coğrafya; devletlerin sınır algısını, kriz anlarındaki savunma reflekslerini, öteki ile kurdukları ilişkiyi ve küresel egemenlik iddialarını görünmez bir el gibi şekillendirmektedir. Bu bağlamda Avrasya satranç tahtası; yalnızca somut boru hatlarının, askeri üslerin ve ticari koridorların kesişim noktası değil, aynı zamanda kadim imparatorluk mirasıyla beslenen büyük güçlerin küresel çekişmesinin psiko-mitik bir okuma zeminidir. Bu yüzden bu çalışmamda; Doğu Asya güç bloğunun aktörleri başta olmak üzere, Avrasya coğrafyasındaki büyük güçlerin küresel çekişmesinin psiko-mitik bir okumasını, yani onların tarihsel-zihinsel altyapılarına dayanan görünmez anlatısını yapacağım.
Günümüz dünya ekonomisinde Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasındaki ilişkiler, yalnızca farklı ekonomik büyüme modellerinin karşılaştırılmasıyla açıklanabilecek bir olgu değildir. Bu ilişkiler aynı zamanda küresel sermaye hareketlerinin, üretim ağlarının, ticaret politikalarının ve uluslararası güç dağılımının yeniden şekillendiği bir siyasal ekonomi meselesidir. Avrupa'nın tasarruf ve ihracat odaklı ekonomik yapısı, ABD'nin finansal piyasalar ve tüketim üzerinden büyüyen ekonomisi ile Çin'in sanayi üretimi ve ihracata dayalı kalkınma modeli, uluslararası ekonomik sistemin birbirine bağımlı fakat çıkarları her zaman örtüşmeyen üç önemli merkezini oluşturmaktadır. Bu yapı, bir yandan küresel ticaretin ve sermaye hareketlerinin devamlılığını sağlarken diğer yandan ülkeler arasında üretim, tüketim, gelir dağılımı ve ekonomik güvenlik bakımından yapısal dengesizlikler yaratmaktadır. Dolayısıyla söz konusu üçlü ilişkiyi, basit bir ekonomik döngüden ziyade, ekonomik kaynakların ve küresel nüfuzun nasıl dağıtılacağına ilişkin bir güç mücadelesi olarak değerlendirmek gerekir.
Avrupa'nın ekonomik modeli, yüksek tasarruf eğilimi, ihracat kapasitesi ve özellikle imalat sanayisindeki rekabet gücünün korunması üzerinden şekillenmektedir. Ancak iç talebin görece zayıf kalması ve tasarrufların üretken yatırımlara yeterince yönlendirilememesi, Avrupa ekonomisinin büyüme dinamiklerini dış pazarlara daha bağımlı hâle getirebilmektedir. Bu durum, Avrupa'nın yalnızca bir üretim ve ihracat merkezi olarak değil, aynı zamanda uluslararası sermaye akımlarının önemli kaynaklarından biri olarak değerlendirilmesini gerektirir. Avrupa'da biriken sermayenin bir bölümünün ABD finans piyasalarına yönelmesi, Atlantik'in iki yakası arasındaki ekonomik bağları güçlendirmektedir. Bununla birlikte bu ilişkide bir çelişki bulunmaktadır: Avrupa'nın tasarrufları ve sermaye birikimi uluslararası finansal sistemin işleyişine katkıda bulunurken, Avrupa'nın kendi içindeki yatırım ve tüketim kapasitesinin sınırlı kalması, kıtanın ekonomik büyüme ve sanayi rekabeti bakımından karşılaştığı sorunları derinleştirebilir. Bu çelişki, ekonomik tercihlerin yalnızca piyasa koşullarıyla değil, ücret politikaları, sosyal devlet anlayışı, maliye politikaları ve Avrupa Birliği içindeki ekonomik farklılıklarla da bağlantılı olduğunu göstermektedir.
ABD'nin konumu ise küresel finans sistemindeki merkezî rolüyle belirginleşmektedir. Doların uluslararası rezerv para niteliği, ABD finans piyasalarının derinliği ve Amerikan varlıklarına yönelik küresel talep, ülkenin diğer ekonomilerden sermaye çekmesini kolaylaştırmaktadır. Bu durum, ABD'ye yalnızca finansman imkânı sağlamamakta, aynı zamanda uluslararası ekonomik sistemin kuralları ve sermaye akımlarının yönü üzerinde önemli bir etki alanı kazandırmaktadır. Yabancı sermaye girişleri, hisse senedi ve diğer finansal varlıkların değerini destekleyebilir; varlık fiyatlarındaki artış da belirli kesimlerin tüketim ve yatırım kararlarını etkileyebilir. Ancak bu mekanizma, finansal servet artışı ile toplumsal refahın aynı ölçüde yükseldiği anlamına gelmez. Finansal varlıkların değer kazanmasının gelir ve servet dağılımında eşitsizlikler yaratabilmesi, ABD ekonomisinin finansallaşma boyutunu siyasal açıdan önemli hâle getirmektedir. Bu çerçevede ABD'nin küresel ekonomik sistemdeki gücü, yalnızca ne kadar mal ürettiğiyle değil, sermayenin hangi para birimi üzerinden hareket ettiği, hangi finansal merkezlerde toplandığı ve uluslararası yatırım kararlarının hangi piyasalarda şekillendiğiyle de ilgilidir.
Çin'in ekonomik yükselişi ise üretim kapasitesinin genişletilmesi, sanayi politikaları, altyapı yatırımları ve küresel tedarik zincirlerinde elde ettiği konumla ilişkilidir. Çin, dünya pazarlarına geniş ölçekte sanayi ürünü sunabilen bir üretim merkezi hâline gelerek uluslararası ticaretteki ağırlığını artırmıştır. Bu model, üretim maliyetleri ve ölçek ekonomileri bakımından önemli avantajlar sağlayabilirken iç talep ile üretim kapasitesi arasındaki dengesizliklerin belirli sektörlerde aşırı kapasite sorununa dönüşmesi riskini de taşımaktadır. Üretimin iç piyasada yeterince karşılık bulmadığı koşullarda ihracat, sanayi kapasitesinin kullanılmasında önemli bir araç hâline gelir. Çin menşeli ürünlerin uluslararası pazarlarda rekabetçi fiyatlarla sunulması tüketicilere ve bu ürünleri girdi olarak kullanan sanayilere avantaj sağlayabilir; buna karşılık aynı sektörlerde faaliyet gösteren üreticiler üzerinde fiyat ve kâr marjı baskısı yaratabilir. Bu nedenle Çin'in ekonomik yükselişi, yalnızca ticaret hacmindeki artış olarak değil, küresel sanayi üretiminin coğrafi dağılımını ve ülkelerin ekonomik bağımlılıklarını değiştiren bir gelişme olarak ele alınmalıdır.
Avrupa, ABD ve Çin arasındaki karşılıklı bağımlılık, aynı zamanda siyasal gerilimlerin de kaynağıdır. Avrupa'nın tasarruf ve sermaye birikimi, ABD'nin finansal piyasalarının uluslararası konumuyla ilişkilidir; ABD'nin tüketim ve ithalat talebi, Çin dâhil olmak üzere büyük üretim merkezleri için önemli bir pazar oluşturur. Çin'in üretim kapasitesi ise hem Amerikan tüketiminin hem de Avrupa'daki sanayi ve tüketim zincirlerinin bir parçası hâline gelmiştir. Ancak bu karşılıklı bağımlılık, tarafların eşit ölçüde kazanç sağladığı veya ekonomik ilişkilerin her zaman istikrarlı olduğu anlamına gelmez. Üretimin hangi ülkede gerçekleştirileceği, teknolojik bilginin kimde yoğunlaşacağı, kritik girdilerin hangi kaynaklardan sağlanacağı ve ticaret açıklarının nasıl finanse edileceği, ülkelerin ekonomik güvenliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Böylece ekonomik ilişkiler, karşılıklı kazanç sağlayan ticari alışverişlerin ötesine geçerek stratejik rekabetin alanlarından birine dönüşmektedir. Bu rekabetin en belirgin boyutlarından biri, ekonomik bağımlılığın siyasi baskı aracına dönüşme ihtimalidir. Bir ülkenin belirli bir ürünün üretiminde, kritik hammaddelerde, ileri teknolojide veya finansmanda başka bir ülkeye yüksek ölçüde bağımlı olması, kriz dönemlerinde hareket alanını daraltabilir. Bu nedenle büyük ekonomik güçler artık yalnızca maliyetleri düşürmeye ve ticaret hacmini artırmaya odaklanmamakta; tedarik zincirlerini çeşitlendirme, stratejik sektörlerde yerli üretimi destekleme ve ekonomik güvenliği güçlendirme politikalarına da yönelmektedir. ABD'nin Çin'le teknoloji ve ticaret alanındaki rekabeti, Avrupa'nın sanayi kapasitesini koruma arayışı ve Çin'in yüksek katma değerli üretim alanlarında ilerleme hedefi, bu dönüşümün farklı görünümleridir. Bu politikalar bir yandan ekonomik dayanıklılığı artırmayı amaçlarken diğer yandan korumacılık, ticari kısıtlamalar ve karşılıklı misilleme risklerini büyütebilir. Bu çerçevede küresel ekonomik dengesizlikler, yalnızca tasarruf fazlası, ticaret açıkları veya üretim kapasitesi gibi teknik göstergelerle açıklanmamalıdır. Bu göstergelerin arkasında, ülkelerin ekonomik büyümenin maliyetlerini ve getirilerini nasıl paylaştırdığına ilişkin siyasi tercihler bulunmaktadır. Ücret politikaları, vergi sistemleri, kamu yatırımları, sosyal harcamalar ve sanayi teşvikleri, iç talebin ve üretim kapasitesinin hangi yönde gelişeceğini belirleyen unsurlardır. Avrupa'da iç talebin güçlendirilmesi, ABD'de finansal büyüme ile reel üretim arasındaki ilişkinin dengelenmesi ve Çin'de hane halkı tüketiminin ekonomik büyüme içindeki payının artırılması gibi tartışmalar, farklı biçimlerde aynı temel soruya işaret etmektedir: Küresel büyümenin yükü ve getirileri ülkeler, şirketler ve toplumsal kesimler arasında nasıl paylaşılmaktadır? Bu noktada finansal sermayenin uluslararası hareketliliği de siyasal ekonomi açısından önem taşımaktadır. Sermayenin yüksek getiri arayışıyla ülkeler arasında dolaşması, yatırımların finansmanını kolaylaştırabilir; ancak sermaye akımlarının yönü faiz politikalarına, piyasa beklentilerine ve siyasi risklere bağlı olarak hızla değişebilir. ABD finans piyasalarına yönelen sermaye, Amerikan varlıklarının değerini desteklerken diğer ülkelerde finansman maliyetleri ve döviz kuru üzerinde dolaylı etkiler yaratabilir. Bununla birlikte Avrupa'dan ABD'ye yönelen bütün sermaye akımlarını tek bir mekanizmayla veya yalnızca carry trade kavramıyla açıklamak doğru değildir. Carry trade, esas olarak düşük faizli bir para biriminde borçlanıp daha yüksek getiri beklenen para birimi ya da varlıklara yatırım yapmaya dayanan bir stratejidir. Uluslararası sermaye hareketlerinin tamamı ise doğrudan yatırımları, portföy yatırımlarını, borçlanmayı ve başka finansal işlemleri de kapsar. Bu ayrım, ekonomik bağımlılıkların hangi kanallardan oluştuğunu doğru değerlendirmek bakımından önemlidir. Bu üçlü ekonomik ilişkinin Türkiye açısından anlamı da yalnızca ihracat fırsatlarıyla sınırlı değildir. Avrupa'nın sanayi talebi, Çin'in fiyat rekabeti ve ABD'nin para politikaları, Türkiye'nin üretim, dış ticaret ve finansman koşullarını farklı kanallardan etkileyebilir. Çin'den sağlanan rekabetçi fiyatlı ara malları bazı sektörlerde üretim maliyetlerini düşürebilirken, nihai ürün ithalatındaki artış yerli üreticiler üzerinde baskı yaratabilir. Avrupa pazarında Çinli üreticilerle artan rekabet ise Türkiye'nin ihracatçı sektörlerinde verimlilik, kalite, teknoloji ve fiyatlama bakımından yeni gereklilikler doğurabilir. ABD'nin faiz politikaları ve küresel sermaye akımlarındaki değişimler de Türkiye'nin dış finansmana erişimini, döviz kuru koşullarını ve yatırım kararlarını etkileyebilir. Dolayısıyla Türkiye'nin bu ekonomik düzende hareket alanını koruması, yalnızca dış pazarlara erişimine değil, üretim yapısının niteliğine, teknoloji kapasitesine, finansman koşullarına ve ticaret ortaklarını çeşitlendirebilmesine bağlıdır. Küresel rekabetin yoğunlaştığı dönemlerde yalnızca düşük maliyetli üretime dayanmak, üreticileri fiyat dalgalanmalarına karşı daha kırılgan hâle getirebilir. Ürün farklılaştırması, işleme kapasitesinin geliştirilmesi, teknolojik yatırımlar, kredi/sermaye ulaşımına kolaylık ve yeni pazarlara erişim ise ekonomik dayanıklılığı artırabilecek araçlardır. Bu açıdan küresel güçler arasındaki rekabet, yerel üretim merkezlerinin (mikro ölçekli ekonomilerin) karşı karşıya kaldığı koşulları da şekillendiren daha geniş bir ekonomik sistemin parçasıdır.
Avrupa, ABD ve Çin arasındaki ilişki, üç farklı ekonomik modelin yan yana bulunmasından çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bu ilişki, küresel sermayenin yönünü, sanayi üretiminin coğrafi dağılımını, teknolojik üstünlük arayışını ve uluslararası ekonomik kuralların belirlenmesini etkileyen bir güç dengesi alanıdır. Avrupa'nın tasarruf ve ihracat ağırlıklı yapısı, ABD'nin finansal merkezîliği ve Çin'in üretim kapasitesi birbirini destekleyen bağlantılar yaratırken aynı zamanda yapısal gerilimleri de besleyebilmektedir. Ancak bu ilişkileri değişmez bir üçgen veya her koşulda geçerli tek bir ekonomik mekanizma olarak görmek doğru değildir. Ülkelerin politikaları, küresel talep, teknolojik dönüşüm, enerji maliyetleri ve uluslararası krizler bu dengenin yönünü değiştirebilir. Siyasal ekonomi açısından temel mesele, hangi ülkenin daha fazla tasarruf ettiği, finansal varlıklarının ne kadar değerlendiği veya ne ölçüde üretim yaptığı kadar, bu ekonomik gücün nasıl elde edildiği, hangi bağımlılıkları yarattığı ve uluslararası sistemde kimin karar alma kapasitesini artırdığıdır. Bu nedenle Avrupa-ABD-Çin üçgeni, küresel ekonominin yalnızca işleyişini değil, ekonomik gücün siyasi nüfuza dönüştürülme biçimlerini de anlamak için önemli bir analiz çerçevesi sunmaktadır.
Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya, köklü medeniyet geçmişleri, kendilerine özgü toplumsal düzenleri ve küresel çaptaki etkileriyle Doğu Asya güç bloğunun iki ana sacayağını oluşturmaktadır. Tarihten günümüze uzanan süreçte hem birbiriyle hem de diğer küresel güçlerle kurdukları ticari, siyasi ve stratejik ilişkiler, Avrasya ve dünya siyasetinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti, yaklaşık 9,6 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ve güncel verilere göre 1,4 milyarlık nüfusuyla dünyanın en geniş ve en kalabalık ülkelerinden biridir. Başkenti Pekin (Beijing) olan ülke; bünyesinde Türkler, Moğollar, Siyamlar ve Hintliler gibi birçok farklı Asya topluluğunu barındıran kozmopolit bir yapıya sahiptir. Çin; Taoizm ve Budizm gibi geleneksel inanç sistemlerinin yanı sıra İslamiyet, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi semavi dinlerin de varlığını sürdürdüğü geniş bir kültürel çeşitliliğe sahiptir. Ülkenin siyasal idari şekli, Mao Zedong’un gerçekleştirdiği kırsal devrim anlayışından ilham alan ve Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) halk kurultaylarına dayalı tek parti iktidarıyla yönetilen bir halk cumhuriyetidir. Ancak Çin, devlet müdahalecisi bir kapitalist model geliştirerek küresel piyasalara tamamen entegre olmuştur. Tükettiğinden fazlasını üreten yapısı, yüksek ihracat kapasitesi ve elde ettiği devasa sermaye birikimi sayesinde başta Afrika ve Yakındoğu olmak üzere küresel ölçekte kritik yatırımlar ve ticari ortaklıklar gerçekleştirmektedir. Çin’in küresel ekonomik ve siyasi yükselişine karşın, iç politikada ve insan hakları alanında karşı karşıya olduğu ciddi eleştiriler ve yapısallaşmış sorunlar bulunmaktadır. Ülke içindeki gelir eşitsizliği, halkın özgürlük alanlarının devlet yönetimi tarafından kısıtlanması, Tayvan ile süregelen egemenlik gerilimi, Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan) ve Tibet’teki siyasi-etnik sorunlar Pekin idaresinin en hassas konularıdır. Büyük güçlerin hareket kabiliyetini belirleyen en önemli unsurlardan biri olan enerji kaynakları, Çin için kritik bir stratejik başlıktır. Ülke; Sincan (Tarım), Daqing, Jilin, Liaohe, Shengli ve Changqing gibi karasal sahaların yanı sıra Şanghay ve Zhejiang açıklarında kıyıdan uzak petrol havzalarına sahiptir. Ancak bu sahaların sanayi merkezlerine uzaklığı ve Sincan gibi hassas bölgelerdeki siyasi riskler, enerji nakil hatlarının ve enerji güvenliğinin kırılgan yapısını ortaya koymaktadır. Tarihte İpek Yolu ile Kürk Yolu’nun başlangıç noktası olan Çin, Trans-Sibirya Demiryolu’nun Pekin hattı ve deniz geçiş güzergâhlarıyla Pasifik ve Hint Okyanusu arasındaki ticaret yollarını kontrol eden kilit bir konuma sahiptir.
Büyük Okyanus’un batısında yer alan ve yaklaşık 378 bin kilometrekarelik yüzölçümüne sahip bir ada devleti olan Japonya, günümüzde yaklaşık 123-124 milyon civarında bir nüfusa sahiptir. Tarihsel süreçte Shotoku Taishi dönemiyle birlikte Çin kültürünün ve Budizm’in etkisine giren ülke, feodal çağlar (Nara, Heian, Ashikaga devirleri) ve Moğol istilaları gibi süreçlerden geçmiştir. Tokugawa Şogunluğu ile başlayan ve 16. yüzyılda Avrupalıların adaya gelmesiyle Ming Hanedanı döneminde katılaşan içe kapanma dönemi, 19. yüzyıldaki Meiji Restorasyonu ile sona ermiştir. Meiji dönemi; Japonya’nın Batı’yı referans alarak bilim, sanayi, bürokrasi ve askeriyede gerçekleştirdiği radikal dışa açılma, modernleşme ve kapitalist sisteme eklemlenme sürecidir. 1905 Rus-Japon Savaşı’nda elde edilen zafer, Doğulu bir devletin Batılı bir gücü mağlup etmesi bakımından Batı emperyalizmi altındaki Osmanlı İmparatorluğu, İran ve Hindistan gibi toplumlara ilham vermiştir. İki dünya savaşına katılan, 1929 Ekonomik Buhranı sonrası militarist ve faşist politikalar izleyen Japonya, II. Dünya Savaşı sonunda Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının ardından ağır bir yıkım yaşasa da savaş sonrası dönemde yüksek teknoloji, inovasyon ve otomotiv sanayisine yaptığı yatırımlarla dünya ekonomisinde yeniden öncü bir konuma yükselmiştir. Günümüz Japonya’sı, küresel ticarette Doğu mekanizmaları ile Batı blokları arasında hassas bir denge politikası yürütmektedir. Ülkenin en büyük ticari ortakları arasında Çin Halk Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri yer almaktadır. İki ülke arasındaki tarihsel çekişmelere ve rekabete rağmen Çin ile sürdürülen yüksek hacimli ithalat ve ihracat ilişkileri, bölgesel ekonomik bağımlılığı zorunlu kılmaktadır. Sonuç olarak; tarihsel bağları, coğrafi yakınlıkları ve küresel ölçekteki ticari güçleriyle Çin ve Japonya, Doğu Asya güç bloğunun en stratejik aktörleridir. Avrasya satranç tahtasında uyguladıkları dış politika kararları, enerji güvenliği hamleleri ve ekonomik stratejiler küresel dengelerin seyrini doğrudan belirlemektedir.
Tüm bu jeopolitik ve ekonomik parametrelerin ötesinde, Doğu Asya güç bloğunun iki dev aktörü olan Çin ve Japonya’nın sergilediği stratejik derinlik; doğrudan kendi mitolojik arketip ve evren tasavvurlarıyla psiko-mitik bir paralellik göstermektedir. Çin’in küresel sistemdeki hamleleri, Çin mitolojisinde su kaynaklarını, bereketi, kozmik düzeni ve zamansal uyanışı temsil eden "Ejderha" (Lóng) arketipi ile okunmalıdır. Batı algısındaki yıkıcı mitin aksine Çin zihninde Ejderha, nehirlerin akışını düzenleyen ve zamanı geldiğinde derin uykusundan uyanarak kozmik dengeyi kuran koruyucu bir güçtür. Çin’in Afyon Savaşları’ndan itibaren yaşadığı pasif dönem, ejderhanın dipsiz sularda güç topladığı evreye karşılık gelirken; günümüzdeki devasa sermaye birikimi ve küresel ticaret hatlarını kontrol etme arzusu "Ejderhanın Yükselişi" (The Rise of the Dragon) olarak reel-politikte tecellisini bulmaktadır. Japonya tarafında ise bu uyanış ve yeniden var oluş süreci, Şinto mitolojisinin merkezinde yer alan Güneş Tanrıçası Amaterasu'nun efsanevi anlatısıyla doğrudan örtüşmektedir. Mitolojiye göre Amaterasu, kardeşi Susanoo’nun yarattığı yıkım ve kaos karşısında derin bir keder ve öfkeyle kendisini Ama-no-Iwato (Göklerin Kaya Mağarası) içine kapatır. Güneş’in çekilmesiyle tüm evren karanlığa, kargaşaya ve soğuğa gömülür. Ancak diğer tanrıların akılcı yöntemleri, düzenledikleri ritüeller, aynayı (Yata no Kagami) ve mücevherleri kullanarak onu dışarı çekme stratejisi sayesinde Amaterasu mağaradan çıkar; ışık, düzen ve bereket dünyaya yeniden hâkim olur. Japonya’nın tarihsel serüvenine bakıldığında bu anlatı, ülkenin kolektif şuurundaki kırılma ve sıçramaların psiko-mitik kodunu oluşturur. Tokugawa Şogunluğu altındaki 250 yıllık katı sakoku (içe kapanma) dönemi, Japonya’nın tıpkı Amaterasu gibi kendi "kaya mağarasına" çekildiği kriz evresidir. Meiji Restorasyonu ile bu mağaradan çıkan ülke, Batı bilimini ve teknolojisini bir ayna gibi kullanarak dünyayı aydınlatan yükselişine başlamıştır. II. Dünya Savaşı sonrasındaki yıkım, atom bombalarının yarattığı karanlık ve keder de ikinci bir mağaraya çekiliş evresidir. Ancak Japonya, bu felaketin ardından askeri hırslarını geride bırakıp teknoloji, inovasyon ve disipline dayalı ekonomik bir uyanış sergileyerek Amaterasu'nun Mağaradan Yeniden Doğuşu metaforunu tarihsel sahnelere taşımıştır. Netice itibarıyla; Çin’in su hatlarını ve ticaret koridorlarını yöneten "Ejderha" arketipi ile Japonya’nın en derin krizlerden bile yüksek teknoloji ve medeniyet ışığıyla çıkmasını sağlayan "Amaterasu’nun Yeniden Yükselişi" metaforu birleştiğinde; Doğu Asya sadece ekonomik bir çekim merkezi değil, kadim arketiplerin biçimlendirdiği devasa bir psiko-mitik güç alanına dönüşmektedir.
Avrasya’nın kuzeyindeki devasa kara kütlesini kontrol eden Rusya söz konusu olduğunda ise psiko-mitik okumanın merkezine Çift Başlı Kartal ve Üçüncü Roma / Çarlığın Yükselişi metaforu yerleşmektedir. Doğu Roma’dan (Bizans’tan) devralınan ve III. İvan döneminde Moskova Knezliği’nin sembolü hâline gelen Çift Başlı Kartal, tesadüfi bir arma değildir. Kartalın başlarından biri Doğu’ya (Asya), diğeri Batı’ya (Avrupa) bakmaktadır. Bu arketip, Rus devlet aklının ve kolektif bilincinin hem coğrafi hem de zihinsel bölünmüşlüğünü, aynı zamanda her iki kıtayı da aynı gövdede birleştirme iddiasındaki jeopolitik kuşatıcılığını temsil eder. Rusya, "Üçüncü Roma" ve Çift Başlı Kartal metaforunun temel siyasi-zihinsel altyapısını tam olarak bu Sezaropapizm kavramı oluşturmaktadır. Sezaropapizm (Caesaropapism), siyasal iktidar (Sezar/İmparator/Çar) ile dini iktidarın (Papa/Patrik) tek bir otoritede birleştiği, devletin din üzerinde tam denetim kurduğu veya devlet başkanının aynı zamanda dini lider kabul edildiği siyaset-din ilişkisi modelidir. Rus devlet aklı, Doğu Roma’dan devraldığı sezaropapist gelenek sayesinde dinsel kimliği (Ortodoksluk) devletin beka anlayışıyla birleştirmiş ve Çar'ı hem dünyevi hem de manevi bir lider konumuna yükseltmiştir. İstanbul’un fethinden sonra "İkinci Roma düştü, Üçüncü Roma Moskova’dır ve dördüncüsü asla olmayacaktır" doktriniyle pekişen bu mitik anlayış, Rusya’ya sadece siyasi bir güç değil, kutsal bir Ortodoks-imparatorluk misyonu (Çarlık meşruiyeti) yüklemiştir. Aslında Latince hukuki bir vesayet terimi olan Translatıo İmperii yani “Krallığın Aktarımı” kaidesine göre (Kılıç Hakkı) Üçüncü Roma’nın asıl temsilcisi Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’yla yüzyıllar boyunca süren mücadelenin altında bu yaklaşım vardır. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından 21 Temmuz 1774'teki Küçük Kaynarca Antlaşması'nda Rus Çarlığı, Osmanlı topraklarındaki Ortodoks kiliselerini ve Hristiyanları koruma hakkı elde ederken Osmanlı İmparatorluğu Müslümanların hamisi olmuştu. Napolyon istilasından II. Dünya Savaşı’na (Büyük Anayurt Savaşı), Soğuk Savaş dönemi yıkımından günümüzdeki Avrasyacı jeopolitik hamlelere kadar Rusya, tarihin kırılma anlarında hep Çift Başlı Kartal’ın refleksini göstermiştir. Kartalın Doğu’ya bakan başı Sibirya, Pasifik ve Asya enerji havzalarını; Batı’da Doğu Avrupa ve Karadeniz üzerindeki hegemonya alanlarını gözetlemektedir. Çarlık Dönemi’nin jeopolitik ihtirası, Sovyet döneminde ideolojik bir Doğu-Batı kutuplaşmasına dönüşmüş, günümüzde ise Vladimir Putin liderliğinde "Büyük Güç" (Derjava veya Samoderjat) arketipi çerçevesinde Çift Başlı Kartal’ın yeniden kanat çırpışına evrilmiştir. Çarların Avrasya üzerindeki jeopolitik egemenlik hamlesi, tıpkı Çin’in Ejderhası ve Japonya’nın Amaterasu’su gibi, Rus zihnindeki "kutsal devlet" ve "dünya düzenini koruyan Çarlık gücü" hülyasının reel-politik sahnesine bürünmüş halidir.
Titanomahia: "Titanların Savaşı"
Küresel siyasal ekonominin bugünkü manzarası, makro-tarihsel bir perspektiften bakıldığında, antik Yunan mitolojisinin en sarsıcı ve dönüştürücü anlatısı olan Titanomahia (Titanların Savaşı) ile kusursuz bir analojik paralellik sunmaktadır. Kelime kökeni itibarıyla Eski Yunanca "muazzam ve zorlu güç sahibi" anlamına gelen Titan (Τιτάν) ile "amansız mücadele ve savaş" anlamına gelen mache (μάχη) sözcüklerinin birleşiminden doğan bu kavram, sıradan bir sınır çatışmasını değil, evrenin egemenliğinin hangi kurallarla ve kimin tarafından yürütüleceğini belirleyen kozmik bir hesaplaşmayı ifade eder. Siyasal ekonomi analizinin girişinde bu metafora başvurmak, mevcut küresel krizlerin geçici birer türbülans olmaktan ziyade, yapısal bir sistem dönüşümünün ve hegemonik bir kırılmanın habercisi olduğunu ilan etmek anlamına gelir. Mitolojide statükoyu, kurulu hiyerarşiyi ve toprağa bağlı köklü gücü temsil eden Kronos liderliğindeki Titanlar nesli ile rasyonelliği, kurumsallaşmayı, yeni kuralları ve gökyüzünü temsil eden Zeus önderliğindeki Olimposlular arasındaki on yıl süren o büyük savaş, evreni mutlak bir kaosa sürüklemiştir. İşte tam da bu noktada Titanomahia, günümüz küresel dengelerindeki Kozmos ve Kaos çatışmasını anlamlandırmak için analitik bir altyapı inşa eder. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından inşa edilen, merkezinde IMF, Dünya Bankası, çocuk kurban edilen Tanrı Molek’i andıran saldırgan boğa (Charging Bull) simgesiyle Wall Street ve Bretton Woods sisteminin yer aldığı Batı merkezli kurallara dayalı o eski ve kurumsallaşmış "Kozmos", bugün meşruiyetini ve işlevselliğini yitirerek büyük bir istikrarsızlığa, yani kuralsız bir "Kaos" ortamına evrilmektedir. Artık barışçıl bir entegrasyon aracı olmaktan çıkan küreselleşme, küresel aktörlerin birbirini jeo-ekonomik silahlarla yutmaya çalıştığı amansız bir savaş meydanına dönüşmüştür. Bu analojinin taşıdığı ikinci büyük mesaj, doğrudan egemenlik ve hegemonya değişimi ile ilgilidir. Nasıl ki Titanomahia’nın sonunda eski egemenler tahtlarından indirilerek yeraltının karanlık dehlizlerine, Tartaros’a hapsedildiyse, bugünün dünyasında da Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’dan oluşan eski düzenin kurucu Titanları, güç merkezinin Batı’dan Doğu’ya kaymasıyla tarihsel bir geri çekilme yaşamaktadır. Karşılarında ise Olimpos Dağı’nın zirvesinde sessizce ve planlı bir rasyonellikle güçlenen, Kuşak ve Yol İnisiyatifi, BRICS ve Asya Altyapı Yatırım Bankası gibi alternatif kurumlarla statükoya meydan okuyan yeni nesil Olimposlu tanrılar, yani Çin öncülüğündeki yükselen Asya durmaktadır. Savaş, fiziki bir yok oluştan ziyade finansal piyasalar, çip savaşları, yapay zekâ rekabeti ve küresel tedarik zincirlerinin mühimmat olarak kullanıldığı derin bir ekonomik karşılıklı bağımlılık çıkmazında yürütülmektedir. Çin, Titanların borç senetlerini elinde tutarak onları finansal olarak kuşatırken, ABD ise Çin’in pazar bağımlılığını bir baskı unsuru olarak kullanmakta, küreselleşme artık tek bir merkeze bağlı kalmaksızın bölgesel nüfuz alanlarına ve jeo-ekonomik bloklara bölünmektedir.
Batı perspektifinden bakılırsa, iki kutup görünümlü hegemonik hesaplaşmayı asıl karmaşık, yıkıcı ve öngörülemez kılan unsur, yapısal çöküş ve sistem içi canavarların serbest kalmasıdır. Mitolojideki savaşın dehşet verici boyutlara ulaşması, tarafların kazanmak uğruna doğanın en vahşi, kural tanımaz güçlerini ve yeraltındaki yüz kollu devleri serbest bırakmasıyla gerçekleşmiştir. Modern küresel siyasal ekonomide bu kör ve yıkıcı gücün, denklemi kökten sarsan jeopolitik sabotajcı rolüyle Rusya olduğu görülür. Rusya ne küresel finansal mimariyi elinde tutan bir Titan ne de geleceğin ekonomik kurallarını yazabilecek vizyona sahip bir Olimposludur; o, Titanomahia’nın hemen ardından yeraltından (Tartaros) yükselerek hem eski düzeni hem de yeni kurulan sistemi aynı anda tehdit eden yüz başlı canavar Typhon’dur. Ekonomik büyüklük açısından rakipleriyle boy ölçüşemese de enerji kaynakları, nükleer caydırıcılığı ve askeri agresifliğiyle (saldırganlığıyla) küresel sistemi felç etme kapasitesine sahiptir. Ukrayna savaşıyla başlayan süreçte Avrupa’yı enerji krizleriyle resesyona sürükleyen, daha öncesinde Suriye ve Libya’da işleri uzatan, ABD'nin güvenlik maliyetlerini tırmandıran ve Çin'e ucuz kaynak sağlayarak jeopolitik dengeleri altüst eden Rusya, küreselleşmenin kurallarını dinamitleyerek dünyayı yeniden "güvenlik ve hayatta kalma" eksenli ilkel tarihsel köklerine döndürmüştür. Sonuç olarak, tarihsellik ve küresellik perspektifinden bakıldığında bugün dünya, kazananın kuralları yeniden koyacağı yeni bir düzen arayışındadır; ancak bu düzene ulaşmadan önce, maliyetini tüm küresel ekonominin ve insanlığın ödediği, çok aktörlü ve acımasız bir modern Titanomahia’nın tam ortasından geçmektedir.
Küresel Titanomahia arenasının en dramatik ve trajik kesitini, mitolojik köklerine sadık bir şekilde, Zeus tarafından kaçırılan ve iradesi elinden alınan Fenikeli prenses Europa’nın, yani bugünün Avrupa Birliği’nin hikâyesi oluşturur. Yunan mitolojisinde Zeus, Europa’nın güzelliğine kapılarak uysal, beyaz bir boğa kılığına girer; prensesin güvenini kazanıp onu sırtına bindirdiği anda ise azgın dalgaları aşarak onu kendi topraklarına (Girit’e) kaçırır ve kendi arzusuna ram eder. Bu kadim mit, günümüz siyasal ekonomisinde Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri (modern Zeus) arasındaki asimetrik, bağımlı ve gerilimli ilişkiyi açıklayan muazzam bir jeopolitik analoji sunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıntılarından çıkan Avrupa, Trans-Atlantik ittifakın ve NATO’nun koruyucu şemsiyesini (uysal boğayı) bir güvenlik garantisi olarak görmüş ve bu güce gönüllüce sırtını dayamıştır. Ancak küresel ekonomik dengesizliklerin ve güç savaşlarının şiddetlendiği bugünkü modern Titanomahia'da, bu uysal boğanın aslında Avrupa’nın stratejik özerkliğini gasp eden, onu kendi jeopolitik hırsları uğruna azgın dalgalara doğru sürükleyen hırçın bir Olimpos tanrısı olduğu gerçeği çıplak bir şekilde yüzeye çıkmıştır. Avrupa ile ABD arasındaki bu gerilim, yapısal bir "çıkarlar çatışması" ve Avrupa’nın bu çatışmada sürekli ezilen, hırpalanan rolü üzerinden okunmalıdır. ABD (Zeus), Çin (Ejderha) ile girdiği küresel hegemonya savaşında, Trans-Atlantik ittifakı ve Avrupa'yı kendi yanına çekmek için devasa bir jeopolitik baskı uygulamaktadır. Bu baskı, Trans-Atlantik ilişkilerde derin çatlaklar yaratmaktadır. ABD'nin enflasyonu düşürme ve endüstriyi yerlileştirme adına attığı korumacı adımlar (örneğin Enflasyonu Düşürme Yasası- IRA gibi yeşil sübvansiyon paketleri ve korumacı gümrük tarifeleri), Avrupa sanayisini adeta arkadan bıçaklamaktadır. ABD, kendi ekonomik kalelerini tahkim ederken, Avrupalı dev şirketleri (özellikle Alman otomotiv ve kimya devlerini) yüksek enerji maliyetleri ve cazip teşviklerle kendi kıtasına çekmekte, yani Avrupa’yı sanayisizleşme tehlikesiyle baş başa bırakmaktadır. Rusya (Typhon) faktörünün devreye girmesiyle Ukrayna savaşı patlak verdiğinde, Avrupa ahlaki ve jeopolitik gerekçelerle Rus gazını kesmiştir. Ancak bu durum, Avrupa'yı ucuz enerji kaynağı ararken modern Zeus’un, yani ABD’nin kucağına itmiştir. Avrupa bugün, Rusya'ya olan boru hattı bağımlılığını, ABD'den fahiş fiyatlarla ithal ettiği sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) bağımlılığı ile ikame etmiştir. Zeus, Europa'yı bir yandan kurtarır gibi görünürken, diğer yandan onu ekonomik olarak kendine tamamen mahkûm etmiştir. Çin, Avrupa Birliği’nin en büyük ticaret ortaklarından biridir. Avrupa, stratejik olarak Çin ile ekonomik bağlarını korumak, dengeli bir küreselleşme kulvarında kalmak istemektedir (Normatif Güç Avrupa). Ancak Washington, "bizimle değilsen düşmanımızsın" doktriniyle Avrupa’yı Çin’e karşı sert yaptırımlar uygulamaya, teknoloji transferini kesmeye (örneğin çip üretim makineleri üreten Hollandalı ASML üzerindeki baskılar) zorlamaktadır. Avrupa, kendi ekonomik çıkarları ile Tran-Atlantik güvenlik bağımlılığı arasında sıkışmış durumdadır. Küresel siyasal ekonomide modern Zeus tarafından iradesi gasp edilen Europa’nın yaşadığı bu trajik asimetri, son yıllarda jeopolitik arenayı sarsan ve literatüre "Grönland Çıkmazı" olarak geçen krizle en somut ve çarpıcı kanıtına kavuşmuştur. Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge olan Grönland; eriyen buzullarla birlikte açığa çıkan devasa nadir toprak elementleri, uranyum rezervleri ve yeni ticaret rotalarıyla küresel Titanomahia’nın en kritik cephelerinden biri hâline gelmiştir. Stratejik özerklik arayışındaki Avrupa, yeşil dönüşümün ve yüksek teknolojinin kalbi sayılan bu kritik hammaddeleri kendi kıtasında güvenceye almak isterken, Trans-Atlantik ortağı ABD'nin doğrudan ve agresif müdahalesiyle karşı karşıya kalmıştır. ABD'nin Grönland’ı Danimarka’dan resmen "satın alma" girişimleriyle somutlaşan ve ardından adada diplomatik, askeri ve ekonomik varlığını tek taraflı olarak tahkim etmesiyle derinleşen bu süreç, Avrupa’nın kendi arka bahçesinde bile egemenlik haklarının ve ekonomik çıkarlarının modern Zeus tarafından nasıl hiçe sayıldığını gözler önüne sermiştir. Avrupa Birliği, çip üretimi ve rüzgâr türbinleri gibi yeşil teknolojiler için gereken nadir toprak elementlerinde Çin’e olan bağımlılığını azaltmaya çalışmaktadır. Grönland bu açıdan Avrupa için hayati bir can simididir. Ancak ABD, Grönland'daki maden projelerini ve jeolojik haritalama faaliyetlerini kendi ulusal güvenlik şemsiyesi altına alarak, Avrupa'nın bu kaynaklara doğrudan ve bağımsız erişimini sınırlandırmıştır. Avrupa, Çin bağımlılığından kaçarken Grönland üzerinden tamamen ABD’nin teknolojik ve hammadde onay mekanizmalarına tabi kılınmıştır. ABD, Grönland’ı Kuzey Kutbu’ndaki askeri stratejisinin (Thule/Pituffik Uzay Üssü üzerinden) merkezine yerleştirirken, Avrupalı ortaklarına sivil ve ekonomik projeleri dahi askeri risk olarak sunmaktadır. Danimarka ve dolayısıyla AB; Grönland’daki liman veya altyapı yatırımlarında ticari kararlar alamaz hale getirilmiş, Washington’ın dikte ettiği güvenlik ajandasına boyun eğmek zorunda bırakılmıştır. Bu durum, Avrupa’nın jeopolitik çıkarlarının, ABD’nin büyük güç rekabeti stratejisi içinde eritildiğinin en açık kanıtıdır. Bir Avrupa devletinin egemenlik alanının, 21. yüzyılda bir emtia gibi satın alınma nesnesi olarak görülmesi -daha önce Rus Çarlığı’ndan teminat senediyle Alaska’yı satın aldığı gibi- Trans-Atlantik ittifakındaki asimetriyi çıplaklaştırmıştır. ABD, Avrupa’yı kurumsal bir ortak olarak değil, jeopolitik çıkarları doğrultusunda sınırlarını ve nüfuz alanlarını yeniden şekillendirebileceği bağımlı bir coğrafya olarak kodladığını Grönland hamlesiyle tescillemiştir. Sonuç olarak, küresel siyasal ekonominin bu acımasız savaşında Avrupa, kendi kaderini tayin etme hakkı elinden alınmış mitolojik Europa gibi ezilmektedir. ABD, Avrupa’yı küresel bir aktör veya eşit bir ortak olarak değil; Çin ve Rusya’ya karşı yürüttüğü büyük savaşta ileri sürülecek bir jeopolitik tampon bölge ve ekonomik mühimmat olarak konumlandırmaktadır. Güvenlik için Trans-Atlantik boğanın sırtına binen Avrupa, bugün Atlantik'in ötesinden gelen ekonomik yaptırımlar, fahiş enerji faturaları ve sanayisizleşme tehdidiyle sarsılırken, modern Titanomahia’nın en kırılgan, en çok hırpalanan ve iradesi gasp edilen kurbanı hâline gelmiştir.

NOT: Görsel yazar tarafından makaleye uygun olarak yapay zekâ ortamında düzenlenmiştir.