Toplu taşımaya bindiğinizde etrafınıza hiç dikkat ettiniz mi?
İnsanlar yan yana oturuyor, aynı havayı soluyor, aynı yolculuğu paylaşıyor. Ama neredeyse herkesin gözü telefonunda. Parmaklar ekranlarda gezinirken zihinler başka dünyalarda dolaşıyor. Kalabalığın içindeyiz ama tek bir insan bile yanımızda değilmiş gibi hissediyoruz.
Üstelik bu yalnızca toplu taşımaya özgü bir durum değil. Restoranlarda, kafelerde, evlerde, hatta arkadaş buluşmalarında bile benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz. Bir araya geliyor, sonra dikkatimizi birbirimizden alıp ekranlara veriyoruz.
Fiziksel olarak yan yanayız ama zihinsel olarak birbirimizden uzağız.
Teknoloji hayatımıza büyük kolaylıklar getirdi. Uzakları yakınlaştırdı, bilgiye erişimi hızlandırdı, uzun zamandır görmediğimiz insanlarla yeniden bağlantı kurmamızı sağladı. Ancak zamanla teknolojinin hayatımızda kapladığı yer bir sorun olmaya başladı.
Bir zamanlar haberleşmek için kullandığımız telefonlar, şimdi günün önemli bir bölümünü geçirdiğimiz birer dünyaya dönüştü. Bir mesajı kontrol etmek için açtığımız ekranlarda dakikalar, bazen saatler geçiriyoruz. Bir videodan diğerine geçerken ne aradığımızı unutuyor, telefonu elimizden bıraktığımızda ise sanki bir şeyleri kaçırıyormuşuz gibi hissediyoruz.
Peki, gerçekten neyi kaçırıyoruz?
Belki de yanımızda oturan insanın anlatmak istediği bir hikâyeyi… Çocuğumuzun gün içinde yaşadığı bir olayı… Bir dostumuzun yüzündeki ifadeyi… Ya da yalnızca hiçbir şey yapmadan, bulunduğumuz anın içinde olmanın verdiği huzuru.
Çünkü bir şeyleri takip etmekle hayatın içinde olmak aynı şey değil.
Sosyal medya da bu çelişkinin ilginç bir örneği. İnsanlarla bağlantı kurmak için girdiğimiz platformlarda, zamanla kendimizi başkalarının hayatlarını izlerken bulabiliyoruz. Üstelik gördüğümüz hayatların çoğu, özenle seçilmiş anlardan oluşuyor.
Mutlu tatiller, güzel sofralar, başarılar, kutlamalar…
Başkalarının hayatından seçilmiş bu kareleri kendi hayatımızın tamamıyla karşılaştırdığımızda, elimizde olmayan bir eksiklik duygusuna kapılabiliyoruz. Bir başkasının en güzel anına bakarken kendi sıradan günümüzü yetersiz bulabiliyoruz.
Sonra biraz daha bakıyor, biraz daha kaydırıyor, biraz daha oyalanıyoruz.
Belki de fark etmemiz gereken şu: Bazen başkalarının hayatlarını izlemeye o kadar çok zaman ayırıyoruz ki kendi hayatımızı yaşamaya yeterince zaman bırakmıyoruz.
Elbette sosyal medyayı tamamen bırakmak herkes için gerekli değil. Önemli olan, onu nasıl ve ne amaçla kullandığımızı fark etmek.
Telefonu gerçekten bir ihtiyacımız olduğu için mi elimize alıyoruz, yoksa birkaç dakikalık boşlukta ne yapacağımızı bilemediğimiz için mi?
Bir bildirim geldiği için mi bakıyoruz, yoksa bakmadan duramadığımız için mi?
Bunlar basit sorular gibi görünebilir. Ama alışkanlıklarımızı değiştirmek, çoğu zaman onları fark etmekle başlar.
İşe giderken telefonumuzu cebimizde tutabiliriz. Yemek sırasında ekranları bir kenara bırakabiliriz. Bir arkadaşımızla buluştuğumuzda, dikkatimizi başka yerlere dağıtmadan onu gerçekten dinleyebiliriz. Günün belirli saatlerini bildirimlerden uzak geçirebiliriz.
Bunların hiçbiri büyük kararlar değil. Ama küçük tercihler, zamanla günlük hayatımızın nasıl yaşandığını değiştirebilir.
Bir başka önemli nokta da şu: Telefonu elimizden bırakmak tek başına yeterli olmayabilir. Çünkü bazen ekranlara yönelmemizin ardında can sıkıntısı, yalnızlık, huzursuzluk ya da düşüncelerimizle baş başa kalmaktan kaçınma isteği bulunabilir. Bu nedenle yalnızca davranışımıza değil, o davranışın hangi ihtiyacımıza karşılık geldiğine de bakmamız gerekir.
Değişmek istiyor ama tekrar tekrar aynı alışkanlığa dönüyorsak kendimizi suçlamak yerine şu soruyu sorabiliriz:
“Telefonumu elime aldığımda aslında ne arıyorum?”
Belki biraz eğlence, belki rahatlama, belki de kısa süreliğine uzaklaşmak istediğimiz bir düşünceden kaçış…
Cevabı bulmak, bize farklı seçenekler sunabilir.
Yeniden Doğmak kitabımdaki baş karakterim Burak da kendi alışkanlıklarıyla yüzleştiği bir noktaya geliyor. Çevresinde olup bitenleri fark etmekle kalmıyor, kendi davranışlarına da dönüp bakıyor. Bir şeyi değiştirmenin gerekli olduğunu bilmekle onu gerçekten değiştirmek arasındaki farkı görüyor. Ve bazen değişimin, her şeyi tek başına çözmeye çalışmak yerine sınır koymayı ve gerektiğinde destek almayı kabul etmekle başladığını anlıyor.
Belki bizim de zaman zaman durup kendimize bakmaya ihtiyacımız var.
Günün ne kadarını ekran başında geçiriyoruz? Sevdiklerimize gerçekten ne kadar zaman ayırıyoruz? Bir şeyleri kaçırmamak için uğraşırken, aslında hangi anları kaçırıyoruz?
Bir dahaki sefere telefonumuzu elimize aldığımızda hemen ekranı açmak yerine başımızı kaldırıp çevremize bakmayı deneyebiliriz.
Belki yanımızda konuşmak isteyen biri vardır.
Belki dışarıda güzel bir gün yaşanıyordur.
Belki de uzun zamandır kendimize ayırmadığımız birkaç dakika bizi bekliyordur.
Çünkü hayat, yalnızca ekranlarımızda olup bitenlerden ibaret değil.
Bazen yeniden bağlanmamız gereken yer, internet değil, kendi hayatımızdır.
Yaşam coşkunuz daim olsun…