Bir tırtılın kelebeğe dönüşmesini düşündüğümüzde aklımıza genellikle renkli kanatlar ve özgürce uçmak gelir. Oysa bu dönüşümün arkasında büyümek, değişmek ve beklemek gibi aşamalar vardır.
İnsan hayatında da benzer dönemler yaşanır.
Bazen bildiğimiz hayat artık bize yetmez. Yaptığımız iş, alışkanlıklarımız, ilişkilerimiz ya da yıllardır sürdürdüğümüz düşünce biçimleri içimize sinmemeye başlar. Bir şeylerin değişmesi gerektiğini hissederiz ama neyi, nasıl değiştireceğimizi bilemeyiz.
Eski hayatımızdan uzaklaşmak isteriz ama yenisine de henüz hazır değilizdir.
İşte tam bu noktada kendimizi iki hayat arasında kalmış gibi hissederiz.
Ne eskiye dönebiliriz ne de ileriye doğru rahatça yürüyebiliriz.
Bu dönemleri çoğu zaman bir sorun, hatta başarısızlık olarak yorumlarız. Oysa bazen yaşadığımız huzursuzluk, hayatımızda bir şeylerin değişmesi gerektiğini gösteren önemli bir işarettir.
Elbette her sıkıntı bir dönüşümün habercisi değildir. Ancak bazı dönemlerde yaşadığımız belirsizlik, bize artık işe yaramayan alışkanlıklarımızı ve inançlarımızı yeniden değerlendirme fırsatı sunabilir.
Değişmek ise yalnızca yeni bilgiler edinmekle olmaz. Kaç kitap okuduğumuz, kaç eğitim aldığımız ya da ne kadar çok şey bildiğimiz tek başına yeterli değildir. Bildiklerimizi hayatımıza taşıyabildiğimiz ölçüde ilerleriz.
Bazen bizi olduğumuz yerde tutan şey, bilmediklerimiz değil; yıllardır doğru kabul ettiğimiz düşüncelerdir.
“Ben yapamam.”
“Artık çok geç.”
“Benim şartlarım farklı.”
“Ya başarısız olursam?”
Bu cümleleri ne kadar sık tekrarladığımızı fark etmeyiz bile. Zamanla düşüncelerimiz hayatımızı sınırlayan bir çerçeveyedönüşür.
Oysa değişim, her şeyi bir anda geride bırakmak demek değildir. Önce nerede durduğumuzu fark etmek, sonra neyi değiştirmek istediğimize karar vermek ve küçük adımlarla ilerlemek de bir dönüşümdür.
Tırtılın kelebeğe dönüşmesiyle insanın değişimi elbette aynı süreç değildir. Ama bu hikâyede hatırlamaya değer bir düşünce var: Bir sonraki aşamaya geçmek için bazen eski biçimimizin artık bize yetmediğini kabul etmemiz gerekir.
Yeniden Doğmak kitabındaki karakterim Burak da böyle bir dönemin içindeydi. Bildikleriyle yaşadıkları arasındaki mesafeyi fark ediyor, kendisini sınırlayan düşüncelerle yüzleşiyordu. Onun hikâyesi, değişimin yalnızca ne istediğimizi anlamakla değil, kendimize ve hayatımıza başka bir gözle bakmayı öğrenmekle başladığını anlatıyor.
Belki de hepimizin içinde, uzun zamandır ertelediği bir değişim vardır.
Peki, sizi olduğunuz yerde tutan şey gerçekten koşullarınız mı, yoksa artık sorgulamadığınız düşünceleriniz mi?
Belki bu sorunun cevabı, hayatınızda yeni bir sayfanın başlangıcı olabilir.
Yeniden Doğmak, Burak’ın hikâyesi üzerinden değişimin iç dünyamızda nasıl başladığını ve insanın kendi hayatına başka bir gözle bakmayı nasıl öğrenebileceğini keşfetmeye davet ediyor.
Çünkü bazen yeni bir hayata başlamak için başka biri olmamız değil, kendimize yüklediğimiz eski sınırları yeniden düşünmemiz gerekir.
Yaşam coşkunuz daim olsun…