“Küçük Asya” Söylemi

Etimolojik ve tarihsel açıdan "Asya" kelimesi, Antik Yunancadaki Ăsĭ́ā (Ᾰ̓σῐ́ᾱ) biçiminden türemiş olup bilinen en erken izleri Miken Yunancasındaki a-si-wi-ja ve Mısır kayıtlarındaki isy / a-si-ja tanımlamalarına kadar uzanmaktadır. Söz konusu terimin temel kökeni ise Hitit çivi yazılı metinlerinde, özellikle I./II. Tudhaliya Yıllıkları’nda (Annals of Tudhaliya) genişçe yer bulan ve MÖ 1400 civarında Batı Anadolu’da kurulmuş olan 22 devletli Assuva (Aššuwa/Aşşuva) konfederasyonuna dayanmaktadır. Hitit İmparatorluğu’nun bölgesel yayılmacılığına ve egemenliğine karşı Wilusiya, Taruisa, Karakisa ve Warsiya gibi Batı Anadolu kentlerinin bir araya gelerek oluşturduğu bu siyasi-askerî ittifak, I. Tudhaliya orduları tarafından yenilgiye uğratılmıştır. Eric Cline gibi araştırmacıların Hattuşa’da bulunan Miken üslubundaki kılıç ve adak buluntularından hareketle Ahhiyava (Miken) desteğine işaret ettiği bu tarihsel çatışma, bazı akademisyenlere göre İlyada destanındaki Truva öncesi Anadolu anlatılarına da esin kaynağı olmuştur. Nitekim Helmuth Theodor Bossert’in ileri sürdüğü üzere, kesinliği tescillenmemiş olsa da Luvi diliyle ilişkilendirilen bu Assuva adlandırmasının günümüzde kullanılan "Asya" sözcüğünün kökenini oluşturduğu düşünülmektedir; antik çağlarda "Asya" kavramının ilk olarak doğu ve güneydoğu kesimleri haricinde bizzat Anadolu coğrafyasını tanımlamak için kullanılmış olması da terimin Anadolu'nun kadim adlandırma katmanlarıyla olan güçlü bağını göstermektedir.

Yunanca μικρά Ασία (Mikra Asia), Ελάσσων Ασία (Elasson Asia), Latince Asia Minor, Fransızca Asie Mineure, Osmanlı Türkçesinde Asya-i Suğra veya Küçük Asya olarak tabir edilen coğrafya, Ön Asya’nın en batı kısmına denk düşmektedir. Burada Doğu Akdeniz, Ege, Marmara denizleri ve Karadeniz arasında kalan geniş bir coğrafya kastedilmektedir. Bu noktada büyük olan kara parçasına (Asya kıtası) kıyasla küçük olan kara parçası (Küçük Asya) ismen nasıl ortaya çıktı? Bu yüzden ilk olarak Ασία (ας, ή, dişi) Asia ismi nasıl ortaya çıktı? Bunun üzerinde durmak gerekir. Mitolojik açıklamalar olsa da Herodotos eserinde bu hususu şu şekilde yazar:“Asia/Asya adı da Prometheus’un karısından gelir; ama Lidyalılar bu ada sahip çıkmak isterler: Asya derler, adını Prometheus’un karısı olan Asia’dan değil, Manes oğlu Kotys’in oğlu olan Asias’ın adından almıştır. Bu Asias adını Sardes boylarından birisi olan Asiad’lar da taşır.”[i] Hatta bu yüzden Herodotos, Asya üzerinden bazı coğrafi ayrımlara bile gider: “İşte böyle, Harpagos yukarıdan aşağıya Asya’yı/Ön-Asya’yı yakıp yıktı; Yukarı Asya ile Kyros uğraşıyordu ve bir tekini atlamadan bütün uluslara boyun eğdiriyordu…” [ii] Görüldüğü üzere Asya ismi çok eski tarih anlatılarında kendine yer bulmuştur. Fakat asıl sorun; Asia Minor ismi Anadolu’nun batı kısmına mı veriliyor (yani bahsi geçen kara parçasının belli bir bölümüne mi veriliyor), yoksa genel olarak Anadolu yarımadasına mı veriliyor?

Fenikelilerden sonra Yunanlar yavaş yavaş Akdeniz’de söz sahibi olmaya başladılar. Yunanların coğrafi bilgileri arttıkça ve Doğu’ya doğru ilerledikçe Asya isminin ad olarak nüfuz alanı da genişledi. Özellikle Yunanistan yarımadasından Doğu’ya doğru hareket halindeki Yunanlar için iç kesimlerini henüz tam manasıyla bilmedikleri anakıta Asya’dan önce Asya olarak kara ve deniz yoluyla ayak bastıkları ilk kara parçası, Anadolu’nun batısıydı. İlk zamanlar Κολχίς (Kolkhis)’e kadar tahayyül ettikleri üç kıtalı dünyadaki Asya’yı, özellikle Büyük İskender’in Hind yarımadasına gitmesiyle iyice öğrenmişlerdi. İşte bu yüzden Küçük Asya tabiri böyle bir kıyasla iyice anlamsal çerçevesine oturmuştu. Özellikle Romalıların Anadolu yarımadasının batı kısmı için "Asya eyaleti" tabirini kullanması, salt idari bir düzenlemenin sonucu değil, geçmişe dair tarihsel birikimin sonucudur. Bu minvalde coğrafyacı Strabon’un Asya tabirini Hellenler ile Karialılar arasındaki dil (Yunanca) üzerinden barbarlık olarak bahsi açması ve bu yaklaşımını çeşitli kaynaklara dayanarak sınır olarak da ortaya koyması Roma dönemi için dikkate değerdir. [iii] Çünkü Karialılar (Caria Latince) Yunan alfabesi kullansa da Yunanca bilmiyorlardı. O yüzden Yunanlılar karşı kıyıya çıktıkları ilk kara parçasında yaşayan bu halkı dillerini anlamadığı için Barbar olarak tanımlıyordu. Klaudios Ptolemaios (Batlamyus) haritalarıyla buna benzer bazı coğrafya adları yerleşmeye başladı. İşte Latince Asia Minor (Küçük Asya) ve Asia Majoris (Büyük Asya) tabiri zamanla iki farklı coğrafi alanı ifade edecek şekilde ortaya çıktı. Küçük Asya tabirinden kastedilen, kimine göre Ege Denizi'nden Sangarios (Sakarya) ırmağına kadar olan bölge, kimine göreyse yine Ege Denizi'nden Kappadokya/Kapadokya ve Toroslar üzerinden Kızılırmak (Halys) havzasına kadar uzanan bölgedir. İşte bu coğrafyaların doğusundan Asia Majoris yani Büyük Asya başlamaktaydı.[iv]

Etimolojik ve tarihsel süreçte Asya adı, ilk olarak devasa bir kıtanın adı değil, oldukça yerel ve sınırlı bir coğrafyanın adıydı. Yunan denizcilerinin ve tüccarlarının Ege'yi geçip karşı kıyıda ayak bastıkları ilk kara parçası Batı Anadolu (İyonya ve Lidya kıyıları) idi. Yunanlar bu sınırlı kıyı şeridine ve ardındaki iç bölgelere "Asia" adını verdiler. Zamanla Doğu’ya yapılan seferler, ticaret ağları ve özellikle Büyük İskender’in Doğu Seferi ile Yunanların coğrafi ufku Hint Yarımadası’na kadar uzandı. Keşfedilen bu devasa kara kütlesine "Asya" (günümüzdeki Asya kıtası) denmeye devam edilince, ilk adım attıkları Batı Anadolu coğrafyası ana kıtayla kıyaslanarak "Küçük Asya" (Latince Asia Minor / Yunanca Mikra Asia) olarak adlandırıldı. "Asya" ve "Küçük Asya" ayrımı, sadece fiziki harita üzerindeki bir boyut farkı veya idari bir adlandırma olarak kalmamış; zamanla Yunan/Avrupa merkezci (Eurocentric) dünya görüşünün temel kültürel söylemlerinden birine dönüşmüştür. Yunan dünyası için Ege Denizi’nin batısı "Biz" (medeniyet, kent devleti, yurttaşlık, akıl ve hürriyet), doğusu yani Asya ise "Öteki" idi. Strabon gibi antik coğrafyacıların ve Herodotos gibi tarihçilerin metinlerinde de görüleceği üzere Asya; Yunanca konuşmayan, polis (şehir devleti) düzenine uymayan "barbarlar"ın ve mutlakiyetçi krallıkların (örneğin Pers İmparatorluğu) hüküm sürdüğü yer olarak simgeleşti.

Batı/Avrupa düşüncesi, kendi medeniyet kimliğini ve "gelişmişlik/özgürlük" tanımını tanımlarken her zaman Doğu’yu gösterge olarak kullandı. Batı Anadolu (Küçük Asya), Yunan kültürünün bizzat filizlendiği (Miletos, Ephesos, Halikarnassos gibi) ve Helenleştiği bir yer olmasına rağmen, Doğu’ya açılan geçit ve "ana kıta Asya"nın başı olduğu için kültürel olarak her zaman bir "eşik" sayıldı. Avrupalılar için "Asya" etiketi; zenginlik ve egzotizm içerse de aynı zamanda pasiflik, despotizm, durağanlık ve mistisizm ile eşleştirildi. Avrupa kendini "akıl, dinamizm ve hürriyet" ile tanımlarken, Küçük Asya ve ardındaki Büyük Asya’yı bu değerlerin zıddı konumuna yerleştirdi. Özetle; "Asya" ismi, Yunanların kıta Ege'sinden doğuya geçip ayak bastıkları ilk kara parçasının (Batı Anadolu) adı iken, coğrafi bilginin artmasıyla devasa bir kıtanın adına dönüştü. Bu tarihsel kıyas sonucu Anadolu yarımadası "Küçük Asya" adını aldı. Ancak bu kavramsal ayrım, antik dönemden modern Batı düşüncesine kadar uzanan süreçte tamamen coğrafi bir terim olmaktan çıkıp; Avrupalıların kendi merkezî/kültürel üstünlük algılarını ve Doğu'ya bakış açılarını şekillendirdikleri kültürel bir söyleme ve görelilik göstergesine dönüşmüştür.

Bu aşamada kavramsal ayrımın Oryantalizm (Doğubilim) ile kesiştiği noktaya değinmek, yazımın teorik ve kültürel derinliğini tamamlayacağını düşünüyorum. Kültürel söylem ve "Öteki" inşası, kökleri antik döneme uzanan ancak modern çağda kurumsallaşan Oryantalizmin (Doğubilim) tam olarak nüvesini oluşturur. Edward Said’in kavramsallaştırdığı biçimiyle Oryantalizm, Batı'nın Doğu'yı sadece inceleme ve öğrenme çabası değil; onu tanımlama, ötekileştirme ve bu yolla kendi hegemonyasını kurma sürecidir. İşte Latince Asia Minor (Küçük Asya) ve Asia Majoris (Büyük Asya) ayrımı, Oryantalist zihniyetin coğrafyayı ideolojik olarak nasıl biçimlendirdiğinin ilk tarihsel örneklerinden biridir. Avrupalı zihniyet, Doğu’ya dair bilgi ürettikçe coğrafi sınırları kültürel ve zihinsel sınırlarla ikame etmiştir. Bu doğrultuda Küçük Asya, Batı’nın Doğu’ya baktığı, onu "egzotik", "durağan", "despotik" ve "rasyonellikten uzak" olarak etiketlediği ilk gözlem durağı olmuştur. Oryantalist söylemde Doğu, kendi adına konuşamayan ve Batı tarafından temsil edilmeye muhtaç bir nesneye dönüştürülürken; Doğu’nun ilk kara parçası olan Anadolu, Batılı öznenin kendi "gelişmişlik", "özgürlük" ve "medeniyet" tasavvurunu teyit ettiği kültürel bir aynaya dönüşmüştür. Bu Oryantalist söylem ve Antikiteye dayalı etnosantrik (ırk/kültür merkezci) bakış açısı, sadece teorik bir Doğu-Batı karşıtlığı yaratmakla kalmamış, 20. yüzyılın başındaki jeopolitik kırılmalarda meşrulaştırıcı bir askerî ve siyasi söylem olarak araçsallaştırılmıştır. Nitekim Yunanistan’ın I. Dünya Savaşı sonrasında İngiliz desteğini arkasına alarak başlattığı Anadolu işgalinin resmî olarak "Küçük Asya Seferi" (Mikrasiatiki Ekstrateia) şeklinde adlandırılması ve askerî harekâtın Ksenephon’un metnine atıfla "Onbinlerin Dönüşü" (Anabasis) olarak tanımlanması, antikiteden beslenen etnosantrizmin somut bir tezahürüdür. M.Ö. 5. yüzyılda Pers coğrafyasından Ege’ye dönen Yunan paralı askerlerinin anlatısı olan Anabasis, 1919-1922 yıllarında yeniden dolaşıma sokularak işgalci Yunan ordusu "tarihsel mülküne ve antik köklerine geri dönen kahramanlar" biçiminde kurgulanmıştır. Batı/Avrupa merkezci güçler ile Yunan etnosantrizmi, Anadolu’yu bin yıllık Türk varlığından ve gerçekliğinden soyutlayarak Antik Yunan’ın doğal bir uzantısı saymıştır. Sonuç itibarıyla, antik haritacıların "Küçük Asya" adlandırması, tarihsel süreç içerisinde Oryantalist zihniyetin ve etnosantrik okumaların elinde emperyal bir yayılmacılık jargonu ile ideolojik bir meşruiyet aracına dönüşmüştür.

Karamanlıca (Karamanlıdika) veya Karaman Türkçesi

Tarih boyunca Anadolu coğrafyası kültürel ve dinsel olarak üzerinde çok fazla unsuru barındırmaktadır. Bu unsurlardan biri de özellikle Anadolu’nun iç kesimlerinde ve Torosların doğusunda yaşayan Ortodoks Hristiyan inancına sahip olan Karamanlı Türklerdir. Türkler tarih boyunca birçok kültürü etkilemişler ve birçok kültürden etkilenmişlerdir. Bu yüzden birçok alfabe kullanmışlar ve birçok dine inanmışlardır. Ortodoks Hristiyan inancına sahip Karamanlı Türkler de Ortodoks Hristiyan inancına uygun olarak Yunan alfabesi kullandığı düşünülebilir. Çünkü nasıl Katolik Hristiyanlar da dua (liturji) ve ibadet dillerine uygun olarak Latinceyi nasıl kullanmışlarsa Ortodoks Hristiyanlar da dua ve ibadet dillerine uygun olarak Yunancayı kullanıyorlardı. Ayrıca Euangelion (Evangelion) yani İncil olarak bilinen Hristiyanların kutsal kitabının dili de Yunancaydı. Bu yüzden Ortodoks Hristiyanlar Yunan (Grek) alfabesi yanında Kiril (Kyrillos) alfabesi, Kıpti (Coptic) alfabesi gibi Yunan alfabesi temelinde oluşan alfabeleri de kullanmışlardır. Fakat Türk Tarihi araştırıldığı Türklerin Yunan alfabesini kullanması Karamanlı Türklerden çok öncedir. Nagyszentmiklós Hazinesi (Nagyszentmiklósi kincs) olarak bilinen, 6. Yüzyıl ile 10. Yüzyıl arasına tarihlenen ve Türkçeyle ilişkilendirilen yazılara bakılınca Türkler Yunan alfabesini çok eski tarihlerden itibaren kullanmışlardır.[v] Ayrıca bu tarihler için Ortodoksluk gibi bir tanımlama yapmak için erkendir. Çünkü Doğu ve Batı kiliselerindeki kesin ayrım henüz gerçekleşmemiştir. (Sχίσμα=Skhizma=Scisme) Bu yüzden Ortodoksluğun kurumsallaşmasından çok daha eski tarihten itibaren Türkler Yunan alfabesini kullanmışlardır. Bu noktada Yunan alfabesinin Türkler tarafından kullanılmasında salt Hristiyanlık belirleyici değildir. Hristiyanlık dışında Yunancanın Antikiteden itibaren bilimle diplomasinde kazandığı üstünlük ve Türklerin daha çok Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu hinterlandında yaşamaları ve hatta bir dönem paralı asker olarak bu devletin içerisinde görev almaları da Türklerin Yunan alfabesini kullanmalarında etkili olmuştur. (Peçenekler, Avarlar, Bulgarlar arasında özellikle) Fakat Karamanlı Ortodoks Türklerin Yunan alfabesi kullanmasında bütün bahsedilen unsurların yanında Doğu Roma sınırları içerisinde yaşaması (Anatolikon Thema özellikle) ve Kapadokya’da ağırlıklı olmak üzere Orta Anadolu’daki Rumca konuşan Hellenik unsurlarla iç içe yaşaması da önemli bir faktördür. (Çünkü Karamanlıca ile Kapadokya Rumcası aynı dil içinde değerlendirilemez. Fakat her iki grupta Lingua Franca gibi Türkçeyi Yunan alfabesiyle yazabilirler.) O yüzden tarihsel coğrafya olarak Karamanlı Ortodoks Türklerin Yunan alfabesi kullanmasında yadırganacak bir durum yoktur. Buna benzer bir durum Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan Urum Türkleri içinde geçerlidir. Yine Ortodoks Hristiyan dinine sahip Gagavuz/Gagauz Türkler de Yunanca’nın ve Yunan kültürünün etkisinde dinsel olarak kalmışlardır. Ayrıca daha sonra Rusların egemenliğinde kaldıkları için Ortodoks Rus kültürünün de etkisinde kalmışlardır. Bu yüzden Kiril alfabesi de kullanırlar.

Osmanlı İmparatorluğu (Devlet-i ‘Aliyye), hem geleneksel dönemde hem de modern dönemde var olmuş kozmopolit bir siyasal yapıdır. Âl-i Osmân olarak bilinen Osmanoğlu hanedanının idaresi, kuruluş yılları tartışmalı olsa da[vi], XIV. yüzyılın başından XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Akdeniz havzasında siyasal varlığını sürdürmüştür. Asya, Avrupa ve Afrika kıtasında toprakları bulunmasından dolayı Osmanlı İmparatorluğu, farklı kültürleri ve milletleri[vii] bünyesinde bulunduran; aynı zamanda bir Akdeniz imparatorluğu olmasından dolayı dünyanın hem en hareketli hem de en durağan nüfusunu bünyesinde barındıran; farklı dinlerin mabetlerine ve din adamlarına ev sahipliği yapan bir imparatorluktur. Yüzyıllara dayanan uzun geçmişi ve geniş bir coğrafyaya sahip olmasından dolayı, yüzyıldan yüzyıla (zaman), coğrafyadan coğrafyaya (mekân), padişahtan padişah’a (insana) siyasette, hukukta, ekonomide ve sosyal hayat gibi birçok alanda (değişebilen) farklı uygulamaların görülebildiği; aynı zamanda imparatorluk (imperial) olmasından dolayı, döneminin pragmatist zihniyetiyle açıklanabilecek bir nedenden dolayı yine aynı alanlarda benzer (statik) uygulamaların da görülebildiği bir siyasal yapıdır. İşte böyle bir imparatorlukta yaşayan halklardan biri de Karamanlı Ortodoks Hıristiyan Türklerdir. Yunan alfabesiyle yazıyorlardı ve Karaman Türkçesi (Karamanlıca, Karamanlıdika) olarak bilinen dili kullanıyorlardı. Ayrıca eski çağlardan beri Ortodoks Hıristiyan olduklarından Karamanlı Türkçesine (Karamanlıca/Karamanlıdika) ait pek çok yazı ve tercümeleri bulunmaktadır.

Bu yazımda üzerinde duracağım çalışma, Mikra Asia Kıtasının Tarihiyye (Tarihî) Coğrafyası başlıklı çalışmadır. Eserin muharriri (yazarı), Anatoli gazetesi muharrirlerinden (Συγγραφέας = Syngrafeas) İoannis (Yannis) H. Kalfoglous / Kalfaoğlu; naşirleri (yayıncıları) ise Adelfoı Misailidai / Misailidis’tir. Eser, Maarif Nezaret-i Celilesi’nin 23 Fevruários (Şubat) 1314 tarihli ve 804 numaralı ruhsatı ile Dersaadet’te (İstanbul), Adelfoı Misailidai (Misailidis Biraderler) Matbaası’nda 1899 yılında basılmıştır. Eser, Denizli’de mukim muteberandan ilimsever ve hayırsever Rıfatlu Mihail Efendi Dimbiloglu (Dibiloğlu) Cenablarının yüce adlarına özel bir yadigâr olmak üzere kaleme alınmıştır. Söz konusu eser ve Karamanlıca literatür üzerinde Evangelia Balta, Âdem Öger ve Özge Özgür gibi kıymetli araştırmacılar önemli çalışmalar gerçekleştirmiş, hatta eserin Türkçe transkripsiyonu da yapılmıştır. Bu çalışmadaysa, mevcut transkripsiyon yayınlarının ötesine geçilerek eserin doğrudan orijinal metninden (asıl nüshasından) yapılan çevirisi esas alınmıştır. Metnin özgünlüğünü ve terminolojik derinliğini korumak amacıyla, çalışma boyunca kavramların Yunan harfleriyle yazımlarına yer verilmiş ve gerekli filolojik/tarihsel açıklamalar eklenmiştir. Bu doğrultuda bu çalışmada, eserin Aydın Vilayeti bölümünde (Otuzuncu Bab) yer alan Aydın Sancağı kısmını, bahsettiğim yöntemle doğrudan orijinal metninden çevirerek ele alacağım. Karamanlıca kaleme alınmış bu coğrafi monografide, Aydın Sancağı'nın kazalarıyla nasıl anlatıldığını, metinde nelerin öne çıkarıldığını ve dönemin yazarının sancağa yaklaşımının nasıl şekillendiğini bu vesileyle ortaya koyacağım. Bahsi geçen eserde Aydın Sancağı şu şekilde anlatılmaktadır:

AYDIN SANCAĞI

Sancağın merkezi olan Aydın beldesi (yahod Güzelhisar) eski Tralleis şehrinin harabeleri civarında inşa olunmış yeni beldelerdendir. Tralleis şehrini vakti ile Thrakes (Θρᾶκες=Trakyalılar/Traklar) ve Argeīoı (Ἀργεῖοι=Argoslular) isminde bazı akvam (kavimler) teesis idub, ilk evvelinden mamur kılmışlar idi. Burada o kadar zengin ademler (insanlar) var imiş ki Asiarkhai esmiye olunarak bu eyaletde icra-yı nüfuz iderler imiş. Bunlardan Pythodoros tesmiye olunan zatın kızı Sebastḗ (Sevasti) Pythodoris badehu (sonra) Pontus’a hükümdar oldu. Tralleis’den pek çok meşhur ademler çıkmış, meşhurleri (meşhurları) Doktor Aleksandros Trallianós, doktorlar Dionysokles (Διονυσοκλής) ve Damasos Skombros (Δάμασος Σκόμβρος), kâhin Meindóros (Μεινόδωρος kastedilen Tralleisli Menodoros) ve Ayasofya’yı inşa iden Kalfa Anthémios (Ἀνθέμιος). Eski Tralleis şehrini Selçukîlerden Aydın isminde bir emir zabt idub kendi ismini vermiş, fakat badehu Osmanlıların eline geçdikde (geçtikte) güzelliği içun Güzelhisar denilmiş. 1832’de Sultan Mahmud Hani (Sani) Gazi Hazretleri buradaki dere beylerin tard idub (ortadan kaldırıp), meskûn ehaliyi (yerleşik halkı), Tanzîmât-ı Muâdeleye hissemend buyurmışlardır (eşitlik üzerine Tanzimat idaresine dahil etmiştir. Şimdi içun gayet ticaretgâh, İzmir’e şimendifer ile merbud (merbut) 37.000 nüfuslu (4500’ü Rum Ortodoksos) şehirdir. Mevkisi gayet güzeldir. Önünde Menderes nehri ovası ve bir tarafında Eūdon (Εὔδων=Tabakhane Deresi) deresi vardır ki buradan geçen su, şehir içinden mirur itmekde oldığından (olduğundan) üzerinde iki cesim (büyük) taş köprü vardır. Eūdon çayının şark tarafındaki Dabağhaneler /Debbağhaneler hevayı (havayı) ihlal itmekde bulınmışdır (bulunmuşdur). Nefs-i Aydın’a 23, ve nevahisi İneabad’a 39 ve Karahayıt’a 19 ve Köşk’e 17 ve Sobice’ye 41 karye tabidir.

SOKİA (SÖKE) KAZASI (3) Aydın’ın 62 kilometro (kilometre) cenubi [104] garbisinde (güneybatısında) bulunub 6500 kadar nüfusu havidir. Bunların 2800’ü Rum Orthodoksos (Çeşme episkoposuna tabi olarak 3 mektep idare ederler) 3100’u İslam ve kusuru Ermeni ve milel-i muhtelifedir. Burası vakti ile Sousamlılar (Σουσαμληλάρ yazılsa da kastettiği Samoslular/Sisamlılar) teesis (tesis) olunan Anaia beldesi harabelerinin 8 kilometro garbisinde (batısında) olub, oldukça ticaret şehridir. Buraya 54 nahiye tabidir. Bunlardan biri de Sousamın (Σουσαμ yani Sisam’ın) karşusında darboğazdaki Çanglı/Çanlı karyesindeki ehali sırf Rum’dan ibaret olmak üzere 900 nüfuslu havidir. Bunun biraz şimalinde mukaddema Panionion (Πανιώνιον) beldesi var idi. Orada evvelisi Mikra Asia’daki umum Yunanlıların umumi panigýri olur imiş. (πανηγύρι=Panayır kelimesi buradan gelir. Toplantı yeri anlamındadır.) Şimdiki Samsun kalesinin yerinde dahi mukaddema Priene (Πριήνη) şehri var idi. Yedi alimlerinden biri olan Bias (Βίας) buralı idi. Domatia (Δωμάτια/Doğanbey) karyesi Rumlardan iskân idilmekde olub Çeşme Episkoposu’na tabidirler. Sokia’dan (Söke’den) 16 kilometro şimali şarkda (doğuda) ve Menderis/Menderez ırmağının sağ sahilinde meşhur Magnesia (Μαγνησία) beldesi var idi. Mir-i kelâm (Hatip) Hegesias (Ἡγησίας) ve şair Simos/Simus (Σῖμος) burada tevellüd etmişlerdir. Athênailıların (Atinalıların) meşhur cenerali (generali) Themistokles İran hükümdarı Artakserkses’in hüsn-i teveccühünü kazandığında bu cihete gönderilerek buranın iradını (gelirini) alır imiş. Merkumın kerimesi ve yahod zevcesi buradaki Dindymene (Δινδυμηνή) nam ilâhîyenin budhanesi (puthanesinde=tapınak) kâhinlik itmişdir.

NAZİLLİ KAZASI (3) Aydın’dan 36 kilometro şimali şark (doğu) tarafında bulunan meşhur şehir [105] Nazilli, İzmir’de şimendifer ile merbud (merbut) bulundığı (bağlı bulunduğu) halde ticaretçe ileru gitmişdir. 10000 kadar tahmin olan (nüfusının) nüfusunun birazı orthodoksos (ortokdoks) olub, Heliopolis (Ἡλιούπολις) episkoposından (episkoposundan) merbutturlar (bağlıdırlar). Nefs-i Nazilli’ye 44 karye merbuttur.

Nahiyeleri: Sultanhisar 12 karyeli, Kestane Dağı’nın üzerinde olub mukaddema Nysa/Nyssa (Νύσσα) denilir idi. Vakti ile (Vaktiyle) Yonanistan’ın (Yunanistan’ın) Lakedaımonia (Λακεδαιμονία) kıtasından Athymbros (Ἀθύμβρος), Athymbiades (Ἀθυμβιάδης) ve Hydryles (Ὑδρύλης) isminde 3 birader buralara gelub bu isimler ile üç karye teşkil itmişler idi, badehu bu karyelerin ehalisi mahallerini terk iderek Nysa/Nyssa (Νύσσα) şehrini inşa ve teesis/tesis itmişler. Eskiden pek mühimdir. Muharrir Strabon’un hocası Aristodemos (Ἀριστόδημος) ve bunun yeğeni olub Marcus Pompeius (Μάρκος Πομπήιος) nam Romalıya hocalık iden diğer Aristodemos (Ἀριστόδημος) ve üdebadan Sopatros (Σώπατρος) ve Menekratis (Μενεκράτης) nam zat ile Stoacı (Στωικοί=Stoikoí) zümresine ait feylosoflardan Apollonios / Apollonius (Ἀπολλώνιος) buralı idiler. Sultanhisar’ı İzmir’den (yazım hatası Nazilli’den) 14 kilometro uzakdadır (uzaktadır). Diğer nahiyeler Kuyucak 14 ve Atça 4 karyelidir.

Nazilli’nin 22 Kilometro cenubi şarkisinde (güneydoğusunda) Birinci Antiokhos’un (Ἀντίοχος) inşa itdiği Antiokheia (Ἀντιόχεια ἡ πρὸς Μαιάνδρov/Antiochia ad Maeandrum=Menderes Antiokheia’sı) beldesi var idi ki, eski Pythopolis (Πυθόπολις) şehrinin üzerine teesis/tesis olunmuş idi. Bunların yerinde Yak Köy (Γιάκ κιοί yazılışı Yaka Köy olabilir?) vardır. Bunların 12 Kilometro cenubi garbisinde Arpas (Arpaz) kalesi bulunup bunları evvelisi Arpasa(Αρπασα, Harpasa) denilir idi. Bulundığı (bulunduğu) tepenin eteğinden Arpa Çay (Άρπα τζαὶ= Arpasos/Harpasos Αρπασος) akar. Buranın da 14 kilometro cunubi/cenubi şarkîsinde (güneydoğusunda) şimdiki Kara su/Karacasu (Καρα Σού) karyesinin biraz cunubinde/cenubunda (güneyinde) Aphrodisiás (Αφροδισιάς) beldesinin mahali var idi.

[106] BOZDOĞAN KAZASI (3): Nazilli’den 38 kilometro cunubde (cenubde) Arpa Çayı’nın sağ tarafında bulunan mezkûr kaza 8000 nüfusı/nüfusu havidir. Nefs-i Bozdoğan’a 40 ve nahiyesi Yeni Pazar’a (Yenipazar’a) 13 karye tabidir. Bu kaza dahilinde vakti ile epeyce mühim şehirler var idi. Şimdiki Araphisar köyünün yerinde vakti ile Alabanda (Αλαβανδα) şehri bulunup mir-i kelâmlar ve iki biraderler Meneklis (Μενεκλῆς/Menecles) ve Hierokles (Ιεροκλής Hierocles) ve muharrirler Apollonios (Ἀπολλώνιος) ve Molon’un (μολών) vatanı idi. El yevm güzel harabeler mevcuddır (mevcuttur). Buradan 4 kilometro uzakda/uzakta cunubi/cenubi garbda şimdiki Demirci Dere karyesinde mahalinde Alinda (Ἄλινδα) şehri var idi. Buranın da 2 kilometro garbisinde Karpuzlu karyesinin mahalinde Amygos (Ἀμυγὸς* yazmış ama Amyzos/Amyzon şehri olabilir. Ἀμυζών/Αμυζός) şehri bulunır/bulunur imiş.

ÇİNE KAZASI (3) 92 Karyeli.

KIRCA SU (Κηρδζὰ σου) (KARACASU) KAZASI (3): 19 Karyeli.

Değerlendirme

Metin, Aydın Sancağı’nın idari taksimatını sunarak merkez (Nefs-i Aydın / Güzelhisar) ile Söke (Sokia), Nazilli, Bozdoğan, Çine ve Karacasu (Kırca Su) kazalarını detaylı bir şekilde tanıtmaktadır. Yerleşim birimlerinin idari ölçeğini ve mülki hiyerarşisini göstermek üzere bağlı nahiye ve köy sayıları aktarılmış; örneğin Nefs-i Aydın’a bağlı 23 köyün yanı sıra İneabad, Karahayıt, Köşk ve Sobice nahiyelerinin köyleri; Söke’ye bağlı 54 nahiye ile Çine’nin 92 ve Karacasu’nun 19 köyü kayda geçirilmiştir. Bununla birlikte yerleşim yerlerinin birbirine olan uzaklıkları kilometre bazında sunulmuş (Söke’nin Aydın’a 62 km, Nazilli’nin 36 km mesafede bulunması gibi) ve konumlar "şimali şark", "cenubi garb" gibi yön tarifleriyle verilerek dönemin mülki idare anlayışına uygun coğrafi bir haritalandırma ortaya konmuştur.

Çalışma Osmanlı dönemi idari birimleri ile İlk Çağ/Antik Dönem kentleri arasında doğrudan tarihsel ve mekânsal bağlar kurarak zengin bir tarihi coğrafya ve toponimi sunmaktadır. Bu doğrultuda Aydın merkez Tralleis ile; Söke çevresi Anaia, Panionion, Priene ve Magnesia ile; Sultanhisar Nysa (Nyssa) ile; Nazilli çevresi Pythopolis üzerine kurulu Antiokheia ad Maeandrum, Arpasa (Arpaz) ve Aphrodisias ile; Bozdoğan, Çine ve Karpuzlu-Koçarlı hattı ise Alabanda (Araphisar), Alinda (Demirci Dere) ve Amyzon (Karpuzlu) antik kentleriyle eşleştirilmektedir. Yazar; Arpa (z) Çayı ve çevresindeki bu kentleri birbirine birkaç kilometre mesafede, aynı tarihsel ve coğrafi havzanın parçaları olarak bütüncül bir yaklaşımla ele almıştır. Bu fiziksel çakıştırmaların yanı sıra şehirlerin kökenlerine ve kuruluş mitlerine de temas edilmekte; örneğin Tralleis’in Traklar ve Argoslular tarafından inşa edildiği, Nysa’nın ise Lakedaimonia (Isparta) kökenli Athymbros, Athymbiades ve Hydryles adındaki üç kardeşin kurduğu üç ayrı köyün zamanla birleşmesi sonucu meydana geldiği aktarılarak coğrafyaya katmanlı bir tarihsel derinlik kazandırılmaktadır.

Metinde coğrafi mekân, o topraklarda yetişmiş veya yolu oradan geçmiş ilim, sanat, felsefe ve siyaset erbabının biyografileri üzerinden adeta entelektüel bir hafıza mekânına dönüştürülmektedir. Bu çerçevede Tralleis’ten Hekim Aleksandros, hekimler Dionysokles ve Damasos Skombros, kâhin Menodoros ve Ayasofya’nın mimarı Kalfa Anthemios; Priene’den Yedi Bilgelerden Bias; Magnesia’dan hitabet ustası Hegesias ile Atinalı komutan Themistokles ve kâhinlik yapan ailesi; Nysa’dan (Sultanhisar) coğrafyacı Strabon’un hocası Aristodemos, Romalı Marcus Pompeius’un hocası diğer Aristodemos, edip Sopatros ve Menekratis ile Stoacı filozof Apollonios; Alabanda’dan ise hatipler Menekles, Hierokles, Apollonios ve Molon gibi antik dönemin meşhur simaları anılmaktadır. Tarihsel aktörler boyutunda ise Pontus Hükümdarı Pythodoris, Selefkos Hükümdarı I. Antiokhos ve Selçuklu Emiri Aydın Bey’in yanı sıra, bölgedeki derebeylikleri ortadan kaldırıp Tanzimat reformlarını uygulayarak ahaliyi hakkaniyetli bir idareye kavuşturan Sultan II. Mahmud öne çıkarılmaktadır. Sultan II. Mahmud sonrasına dair yapılan bu değerlendirme, Osmanlı modernleşmesinin yerel düzeydeki akislerini ve Tanzimat’ın getirdiği mülki emniyet ile düzeni vurgulaması bakımından metnin siyasal çerçevesini tamamlamaktadır. Nitekim Kalfaoğlu’nun Antik Yunan generali Themistokles’in bölgedeki varlığına ve Dindymene’ye değinirken, Antik Yunan kültürüne ait bu tapınağı doğrudan 'budhane/puthane' olarak adlandırması son derece dikkat çekicidir. Antik Yunan mirasını tanımlarken kullanılan bu ifade, bir yandan geç Osmanlı dönemi leksikografisinde ve coğrafya literatüründe egemen olan resmî dil kalıplarına uyumu yansıtırken; diğer yandan yazarın mensup olduğu Ortodoks Hristiyan zihniyet dünyasının Antik Yunan politeizmini (çok tanrıcılığını) ve tapınaklarını 'pagan/putperest' bir geçmiş olarak kodlayan geleneksel mesafeli bakışını somut bir şekilde gözler önüne sergilemektedir.

Aydın Sancağı’nın idari merkezleri ve kazaları demografik ve cemaat yapılarıyla ele alınarak bölgenin çok katmanlı sosyokültürel dokusu gözler önüne serilmektedir. Bu çerçevede Aydın merkez 37.000 (4.500’ü Rum Ortodoks), Söke 6.500 (2.800’ü Rum Ortodoks, 3.100’ü İslam ve geri kalanı Ermeni ile diğer unsurlar), Nazilli yaklaşık 10.000, Bozdoğan 8.000 nüfusa sahip olarak kaydedilmiş; ayrıca tamamen Rum nüfustan oluşan Söke'ye bağlı Çanlı karyesinin (900 nüfus) demografik ağırlığına dikkat çekilmiştir. Ayrıca eski ismi Domatıa olan Doğanbey yerleşiminin adı geçmektedir. Nüfus verilerinin yanı sıra cemaatlerin kurumsal ve eğitsel teşkilatlanmasına da yer verilmiş; Söke’deki üç okul gibi eğitim kurumları ile Rum cemaatinin bağlı olduğu Çeşme ve Heliopolis (İlyopolis) episkoposluk merkezleri belirtilerek sancağın dini ve idari hiyerarşik ağı detaylı bir şekilde ortaya konmuştur.

Aydın Sancağı’nın iktisadi potansiyeli, ulaşım altyapısı ve fiziki çevresi şehircilik boyutlarıyla birlikte değerlendirilmektedir. Bu kapsamda İzmir-Aydın demiryolu (şimendifer) hattının sancağa ulaşmasıyla Aydın ve Nazilli şehirlerinin ticari açıdan yakaladığı büyük gelişmeye ve canlılığa özel bir vurgu yapılmaktadır. Fiziki coğrafya unsurlarından Menderes Nehri ve ovası, Arpa Çayı (Arpasos) ile Tabakhane Deresi (Eūdon) gibi temel su kaynakları tanımlanırken yerleşimlerin su ile kurduğu ilişki göz önüne serilmektedir. Özellikle Aydın şehir merkezinde Tabakhane Deresi üzerinde yükselen iki büyük taş köprüye değinilmekte; derenin doğu kıyısında yer alan debbağhanelerin (tabakhanelerin) yaydığı kötü kokunun kentin hava kalitesini olumsuz etkilediğine (hevayı ihlal itmekde) dair dönemin kentsel ve çevresel problemlerini yansıtan özgün gözlemlere yer verilmektedir.

Geç Osmanlı döneminde Batı’dan gelen yeni coğrafi, tarihi ve kartografik bilginin derlenip sistemleştirilmesi süreci; Yağlıkçızâde Ahmed Rifat Efendi’nin ilk kapsamlı 7 ciltlik eseri Lugat-ı Târihiye ve Coğrafiye (1882-1883), Şemseddin Sami’nin Doğu ve Batı kavramlarını bilimsel bir metotla harmanlayan 6 ciltlik Kâmûsü’l-A‘lâm’ı (1889-1898) ve Ali Cevad tarafından 1893-1899 yılları arasında Kasbar ile Mahmud Bey matbaalarında kaleme alınıp yayımlanan, Osmanlı İmparatorluğu'nun coğrafi ve tarihi yapısını inceleyen ansiklopedik sözlük niteliğindeki Memâlik-i Osmaniyenin Tarih ve Coğrafya Lügati gibi leksikografik çalışmalarla belirgin bir ivme kazanmıştır. Ancak tüm bu evrensel ve genel ansiklopedik külliyat içerisinde Ioannis H. Kalfoglous’nun (Kalfoğlu) 1899 yılında Derisaadet’te (Dersaadet’de/İstanbul’da) basılan Mikra Asia Kıtasının Tarihîyye (Tarihî) Coğrafyası adlı eseri çok hususi ve mümtaz bir yere sahiptir. Genel bir dünya coğrafyası sunmak yerine doğrudan Küçük Asya (Anadolu) yarımadasını merkezine alan, Ege kıyılarından Sakarya, Kızılırmak ve Toroslar hattına kadar uzanan antik adlandırmaları ve bölgesel katmanları müstakil bir monografi olarak ele alan Kalfaoğlu; Karamanlıca (Yunan alfabesiyle Türkçe) basılan bu çalışmasında "Biz Anadoluluyuz" vurgusuyla Batı merkezci Oryantalist seyyah gözleminin aksine coğrafyaya içeriden bir aidiyetle yaklaşmış, antik Yunan-Roma mülki idare sınırları ile 19. yüzyıl Osmanlı topoğrafyasını sentezleyerek hem dönemin çok kültürlü yayıncılık mirasına hem de Anadolu’nun tarihsel coğrafya literatürüne paha biçilmez bir katkı sunmuştur. Nitekim 19. yüzyılda özellikle Bulgar sorununun ve kilise/milliyetçilik ihtilaflarının tırmandığı bir dönemde, Türkçe konuşan Ortodoks cemaatin (Karamanlıların) kültürel bağlarını korumak amacıyla Yunan alfabesiyle Türkçe olarak basılan Mikra Asia yani Anatoli gazetesi[viii] ve benzeri yayınlar, imparatorluk merkezindeki kimlik karmaşasına ve ayrıştırıcı etnosentrik dalgalara karşı bir aidiyet köprüsü işlevi görmüştür. Kalfaoğlu’nun Anadolu’ya içeriden bakan "Biz Anadoluluyuz" ruhu, Evangelinos Misailidis’in matbaasında basılan bu eserlerde ve gazete nüshalarında vücut bulmuş; coğrafi aidiyetin ulusçu/etnik kamplaşmaların ötesinde ortak bir medeniyet ve yaşam havzası olarak korunduğunu somut bir şekilde tescillemiştir. Bunun yanı sıra eser, Osmanlı idare taksimatı içerisinde yer alan ve dönemin sosyo-ekonomik ile kültürel açıdan en kritik bölgelerinden biri olan Aydın Sancağı hakkında ayrıntılı tarihsel ve coğrafi bilgiler vermesi bakımından da ayrıca büyük bir önem taşımaktadır.


SONNOTLAR

[i] Herodotos, Tarih, çev. Müntekim Ökmen, İstanbul: Remzi Kitabevi, 3. Baskı, 1991, IV:45, s. 204-205.

[ii] A.g.e., I:177, s. 72. (Not: Harpagos Asya’nın aşağısına/güneyine doğru yakıp yıkmakla meşgul iken Kyros’un bizzat kendisi de hiçbirine aman vermeden diğer bütün ulusları ezdi.)

[iii] Strabon, Geographika - Antik Anadolu Coğrafyası (Kitap XII-XIII-XIV), çev. Adnan Pekman, İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 5. Baskı, 2005, XIV.2: C663-664/29, s. 242-243.

[iv] Ioannis H. Kalfoglus / Kalfoğlu, Mikra Asia Kıtasının Tarihiyye (Tarihî) Coğrafyası, Derisaadet: Adelfoi Misailidai / Misailidis Matbaası, 1899, s. 9-10.

[v] Gökhan Dilbaş, “Macaristan’da Gün Işığına Çıkmış Gökemli Bir Hazine: Nagyszentmiklós Hazinesi”, Yeditepe Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Dergisi, c. 4 (8), Temmuz, 2019 Sayısı Makaleler, Yayınlanma Tarihi (17 Temmuz) 2020, ss.1-36.

[vi] Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş tartışmaları hem köken hem tarihlendirme meselesinde kendini göstermektedir. Fuad Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, haz. Dr. Orhan F. Köprülü, Ankara; Akçağ Basım Yayın Pazarlama A.Ş, 493, 3. Baskı, 2003, ss. 41-199; Halil İnalcık, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Sorunu”, çev. Tarih Sünbül, A.D.T.C.F Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi 1990-1991, Ankara, 1991, c. XV, s. 26, ss. 329-339; Halil İnalcık, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Problemi”, Haz. Şebnem Korkusuz-Zeynep Uğurer, Doğu-Batı Makaleler I, Ankara; Doğu-Batı Yayınları, 2. Baskı, 2005, ss. 121-138; Halil İnalcık, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Tarihi”, Kuruluş Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak, Edi. Elif Ayla, 5. Baskı, 2012, ss. 43-65; Mehmet Öz, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Meselesi Üzerinde Bazı Görüşler”, VI. Osmanlı Sempozyumu, Söğüt, Eylül-1991, Ankara, 1992, ss. 5-12.

[vii] Bu konuya bilim insanları arasındaki yaklaşımlar farklı farklı perspektiftedir. İlber Ortaylı, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi”, Türkler Ansiklopedisi, Ankara; Yeni Türkiye Araştırma ve Yayın Merkezi, 2002, c. X, ss. 216-220; Ziya Kazıcı, Osmanlı’da Toplum Yapısı, İstanbul; Bilge Yayıncılık, 68, 1. Baskı, 2003, ss. 77-173; Muzaffer Sencer, Osmanlı Toplum Yapısı, İstanbul; Yöntem Yayınları, 13, 2. Baskı, 1973, ss. 183-341; Taner Timur, Osmanlı Toplumsal Düzeni, Ankara; İmge Kitabevi, 99, 3. Baskı, 1994, ss. 181-298.

[viii] Evangelia Balta, "Bulgar Sorununun Yaşandığı Dönemde, Evangelinos Misailidis’in Yayınladığı Mikra Asia Yani Anatoli Adlı Karamanlıca Gazete", Bir Allâme-i Cihan: Stefanos Yerasimos (1942-2005), Cilt 1, Edhem Eldem (Ed.) ve Diğerleri, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2012, s. 161-169.

1 Köşe

GÖRSEL 1 AYDIN’DA KARAMANLICA/KARAMANLIDİKA ADAK YAZITI

Akşeherlin (Akşehirli) Amber Mata A-cemoğlu Andan Duhacıdır (Duacıdır).

2 Köşe

GÖRSEL 2 İoannis (Yannis) H. Kalfoglous / Kalfaoğlu, Mikra Asia Kıtasının Tarihiyye (Tarihî) Coğrafyası, 1899.