“Aryanların Birliği ve İkiliği”
İki kadim Avrasya medeniyeti olan Hindistan ve İran, tarihsel ve jeopolitik derinliklerini, Milattan Önce ikinci bin yılda, Yamnaya Kültürünün bir uzantısı olarak Orta Asya bozkırlarından güneye göç eden ve kendilerini "Aryan" (Arî) olarak adlandıran Hint-Avrupa topluluklarının ortak dilsel, kültürel ve inançsal mirasına borçludur. Proto-İranlılar ile Proto-Hint-Arayanların henüz ayrışmadığı Hint-İran dönemi, Sanskritçenin en eski formu olan Vedik Sanskritçe ile Avesta Dili arasındaki çarpıcı filolojik akrabalıkta, ortak mitolojik figürlerde ve kutsal metinlerde (Rİgveda ve Avesta) açıkça görülmektedir. Zamanla bir kol Hint Yarımadası’na yönelerek İndus ve İndus-Gangetik ovalarında Vedik medeniyeti ve kast sisteminin sosyo-dini omurgasını inşa ederken; diğer kol İran Platosu’na yerleşerek Med, Pers ve Sasanî imparatorluklarıyla devam edecek olan devlet geleneğinin ve Zerdüştlük gibi felsefi-dini sistemlerin temellerini atmıştır. Bu ortak Aryan kökeni, her iki coğrafyanın yalnızca dil ve irfan tarihini şekillendirmekle kalmamış, aynı zamanda yüzyıllar boyunca Gazneliler, Babürlüler ve Safeviler gibi imparatorluklar üzerinden Farsça ve Hint kültürünün sentezlendiği, Avrasya’nın en köklü ve sürekliliğe sahip jeopolitik sıklet merkezlerinin doğmasını sağlamıştır.
Tarihsel ve felsefi kökleri ortak Aryan mirasına dayanan İran ile Hindistan arasındaki zihinsel ve egemenlik rekabeti, Doğu diplomasi tarihinin en somut ve estetik karşılığını Firdevsî’nin Şahname’sinde yer alan meşhur "Satranç ve Tavla (Nerd) Mücadelesi" anlatısında ve bu sahneyi ölümsüzleştiren resim sanatında bulur. Sasani Şahı Kisra Anuşirvan (Khosrow Anushirvan) döneminde Hindistan Hükümdarı, İran sarayına kuralları açıklanmamış bir satranç takımı ile elçilerini göndererek stratejik bir meydan okumada bulunur: İranlı bilgeler oyunun mantığını çözebilirse Hindistan vergi ödemeye devam edecek, aksi takdirde İran, Hindistan'ın zihinsel üstünlüğünü kabul edecektir. Sasani sarayının efsanevi başveziri Bozorgmehr (Büzürcmihr), bu akıl oyununu çözmekle kalmaz; kader ve irade dengesini simgeleyen Tavla (Nerd) oyununu icat ederek Hint elçisine mukabele eder ve İran’ın stratejik aklını tesciller. Bu tarihi zihinsel güç mücadelesi, Safevi saray nakkaşı Abdülvehhab (Abd al-Vahhab) tarafından 1530-1535 yıllarında resmedilen ve Şah Tahmasb Şahnamesi’nin en güzide yapıtlarından biri olan Büzürcmihr'in Hintlilerin Satranç Oyununu Çözmesi (Folio 639v) minyatüründe, figürlerin ten ve renk tonlarındaki bilinçli tezatla görselleştirilmiştir; minyatürün merkezinde yer alan oyun tahtasının bir tarafında Hint medeniyetini ve İndus-Gangetik coğrafyasını temsil eden elçi koyu/esmer ten tonu ve Doğu/Güney Asya saray geleneğine özgü giysileriyle tasvir edilirken, karşısında yer alan Vezir Bozorgmehr ve Sasani saray erkanı İran Platosu’nun tipik iklimsel ve etnik kimliğini yansıtacak şekilde açık/pembe ten tonlarında, belirgin kaşlı ve karakteristik İran fizyonomisine uygun olarak resmedilmiştir. Nakkaş Abdülvehhab, iki tarafın kimliksel ayrımını yalnızca ten tonlarıyla değil, kumaş ve sarık tercihleriyle de vurgulamış; Hint elçisi daha sıcak, egzotik ve koyu renkli dokumalar içinde gösterilirken Bozorgmehr ve Sasani bürokratları Safevi sarayının asaletini simgeleyen canlı erguvan, safir mavisi, altın sarısı ve yeşil tonlarındaki zengin, desenli kaftanlar ve yüksek kütleli beyaz sarıklar içinde resmedilmiştir. Günümüzde Metropolitan Sanat Müzesi (Metropolitan Museum of Art) koleksiyonunda korunan bu eser, İran ile Hindistan arasındaki rekabetin yalnızca askeri ve coğrafi bir güç çatışması değil; ten tonlarından kumaş dokularına, satranç tahtasındaki hamlelerden renklerin sembolizmine kadar işlenmiş derin bir medeniyet, diplomasi ve akıl yarışı olduğunu göstermektedir.
Hindistan, Avrasya için önemli bir konuma sahip olan güçlü siyasal aktörlerden biridir. Hint Yarımadası, tarihin erken çağlarından beri gerek konumu gerek yeraltı ve yerüstü zenginlikleri gereği büyük siyasi yapıların cazibe merkezi olmuştur. Bu yüzden bu ülkenin toprakları, bu yarımada dışındaki siyasi yapıların sık sık istilası ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Hatta bu ülke uzun yıllar tek kültürel bir yapı ile ayakta kalabilmiş ve güçlü bir siyasal birliğe dayanan kudretli bir devlet kuramamıştı. Özellikle 18. yüzyılda William Jones, Rasmus Rask, Jacob Grimm gibi bilim adamlarının Avrupa milletlerinin köklerini aramak için bu topraklara gelmesiyle Hindistan’ın kökenleri konusu gündeme geldi. Tabii bu arayış, Avrupalıların bu topraklara gelmesiyle de alakalıydı. İlk çalışmalar diller üzerine yapılan karşılaştırmalı incelemeler ile başlatıldı. Hintlilerin "Aryan" veya "Ari" olduğu üzerine çalışmalar yoğunlaştırıldı (özellikle Fransız Gobineau ve Britanya’dan H. S. Chamberlain ile bu süreç hızlandı). Bu konudaki çalışmalar ve tartışmalar hâlen de devam etmektedir. Sonunda "Hint-Avrupa Dil ve Tarih Tezi", bu çalışmalarla kendini ispatlamaya çalışarak bilimsel bir temel bulmuş oldu [1].
Hindistan çok eski bir medeniyettir. Medeniyet olarak ilk önemli aşaması MÖ 2500’lerde kendini gösteren Harappa’dır. Antik Hindistan hakkındaki en eski metinler olan Vedalar, bu medeniyetin ortaya koyduğu eserlerden biridir. Daha sonra bölgede Perslerin ve İskender’in etkisi kendini gösterdi. Gerçekten İranlılar ne zaman güçlenseler, Hindistan’ı nüfuz bölgelerinden biri yapmışlardır. Ardından MS 4. yüzyıldan 7. yüzyıla kadar Gupta İmparatorluğu Hindistan’a hâkim olmuştur. Hint mitolojisi, İran ve Yunan mitolojisi gibi eski ve köklü bir mitolojidir. Gerek mitolojisi gerek felsefesi hâlen insanları etkilemektedir. Veda dini hâkim inanç olmakla beraber, bu ülkede sosyal tabakalar arası geçişin zor olduğu kast sistemi de Hintlilerin toplumsal yaşamında kendini göstermiştir [2]. Hint rajalarından sonra İslam’ın yükselişi ile beraber bölgede sultanlar görülmeye başladı. Mesela Gazneli Mahmud Hindistan’a tam 17 önemli sefer gerçekleştirdi. Aynı şekilde Moğollar hem Cengiz Han hem de Timur dönemlerinde Hindistan’a birçok sefer düzenleyerek ülkeye hâkim olmaya çalıştı. Daha sonra ülkede Delhi Sultanlığı kuruldu. Özellikle Şah Cihan döneminde ülke ciddi bir atılım gerçekleştirdi; Osmanlı ve Safeviler ile bazı ilişkiler kurdular. Ayrıca ülkede Gücerat, Malva, Jaunpur ve Bengal bölgesel krallıkları da bulunmaktaydı. Fakat Zahirüddin Muhammed Babür’ün önderliğindeki sultanlık ülkede söz sahibiydi. Bu sultanlığın kökenleri, Afganistan’da Müslüman kökenli bir hanedan olan Lodilere dayanmaktaydı. Ancak ülkede Avrupalılar da görülmeye başladı ve yavaş yavaş prekapitalist ilişkilerin izleri belirdi. Doğu Hindistan Kumpanyası da şubeleriyle beraber ülkede boy göstermeye başladı. Bu köklü geçmişe sahip olan ülke, nihayetinde İngiliz sömürgesi durumuna gelmiş; İngilizler hem siyaseti hem ekonomiyi ellerine geçirmişti [3]. Bundan sonraki süreç, Hint milliyetçi hareketlerini de ortaya çıkaracaktı. Hindu milliyetçiliği veya bağımsızlık hareketi Mahatma Gandhi’yi çıkaracaktır. Gandhi hem yaşam tarzı hem de felsefesiyle sadece Hindistan’ı değil tüm dünyayı etkileyecektir [4]. Ayrıca bu süreç zarfında daha çok Hindistan topraklarında bulunan Güney Asya Müslümanları da bağımsızlık hareketleri içine girmişti. Bu Müslüman gruplar bir Hilafet Komitesi kurarak çalışmalarını örgütlü olarak sürdürüyorlar, hatta Türk Kurtuluş Mücadelesi'ni yakından takip ederek hem maddi hem de manevi desteklerini sürdürüyorlardı [5]. Daha sonra Mahatma Gandhi ile özgürlük hareketine beraber başladıkları Muhammed Ali Cinnah’ın Pakistan’ı 1947’de bağımsızlığını ilan etti. Bir yıl sonra Mahatma Gandhi öldü; fakat Hindistan bağımsız bir cumhuriyet oldu. (Aslında tarihsel coğrafya olarak Sind, Hind’den ayrılmıştı.) 1950’li yıllarda Hindistan’da Nehru söz sahibi olacaktı. Nehru, daha çok Çin ekseninde fakat Soğuk Savaş dönemi’nde Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden bağımsız bir politika yürütmek istiyordu. Bunun için Bağlantısızlar Hareketi bile ortaya çıkmıştı. Hatta Türkiye Cumhuriyeti de Demokrat Parti döneminde bu grubun üyeleri ile yakın ilişkiler kurmak istemişti. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu başkanlığındaki Türk heyeti, Hindistan Başbakanı Nehru’nun davet ettiği ve Bağlantısızlar Hareketi üyelerinden oluşan ülkelerin toplandığı Bandung Konferansı’na katıldı. Fakat bu toplantıya Fatin Rüştü Zorlu başkanlığında katılan Türk heyeti, Batı Bloku üyesi olduğu için istenilen sonucu söylem ve davranış olarak elde edemedi. Türk heyeti, bu uluslararası oluşuma fikirsel anlamda pek ortak olamadı; çünkü bu ülkeler hem Doğu hem de Batı Bloku’ndan rahatsız oldukları için ayrı bir oluşum içine girmişlerdi ve Çin Halk Cumhuriyeti ile daha yakın ilişki içindeydiler. O günün çift kutuplu siyasal ortamında Türkiye’nin Batı Bloku yanlısı retoriğinin o coğrafyada taraftar toplaması çok zor görünmektedir [6]. Sonuçta Hindistan Cumhuriyeti’nin tarihsel serüveni kısaca böyleydi. Hindistan bugünlere gelinceye kadar zorlu mücadeleler vermiş ve geçmişinden aldığı tecrübe ile dış politikasını şekillendirmeye çalışıyordu.
Hindistan Cumhuriyeti’nin günümüzdeki yüzölçümü 3.287.263 km²’dir ve nüfusu 2009 rakamlarına göre 1.198.003.000 kişidir; kilometrekareye 364,4 kişi düşmektedir. Başkenti Yeni Delhi hem ülkenin hem de dünyanın en önemli metropollerinden biridir. 2009 rakamlarına göre Hindistan’ın ihracatının toplam değeri 176,765 milyar dolardır. İhracatta başı çeken ülkeler Birleşik Arap Emirlikleri (%14,4), ABD (%10,8) ve Çin (%5,9)’dir. Hindistan’ın ithalatının toplam değeri 266,401 milyar dolardır. İthalatta başı çeken ülkeler ise Çin Halk Cumhuriyeti (%11,5), Birleşik Arap Emirlikleri (%7,4) ve Amerika Birleşik Devletleri (%7,4)’dir [7]. Ülkenin en önemli sorunları cari açık, ülke içindeki gelir eşitsizliği, dış tehditler ve Keşmir sorunu olarak gösterilebilir. Buna rağmen Hindistan dünyada hızlı şekilde gelişen ülkelerden biridir. Hem Rusya ve Çin ile hem de ABD ve İsrail ile yıllardan beri ilişkilere sahiptir. Hindistan, İsrail’e savunma sanayi için projeler de vermektedir. Bu arada Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin arasındaki ilişkiler de (dış politikada BRICS ekseni olarak anılır) yakın bir şekilde sürmektedir. İşte Hindistan’ın dış politikadaki bu dengeli ilişkileri, ekonomik ve siyasal konumuna katkıda bulunmaktadır [8].
Hindistan konusunda bazı strateji uzmanları, bu ülkenin tehdit algısının başına Çin ve Pakistan’ı koymaktadır. Çünkü iki devletin de nükleer silahları olması bu tehdit algılamasında onları haklı çıkarmaktadır (Fakat Hindistan’ın da elinde nükleer silahlar olduğu ve nükleer denemeler yaptığı unutulmamalıdır. Hatta Ay’a iniş yapan dördüncü ülkedir. Teknolojisi küçümsenemez.). Hatta bu ülkelerin Hindistan’a karşı birçok yönden iş birliği yaptığını öne süren strateji çalışmaları da vardır. Ayrıca kendi topraklarından yakın bir zaman önce ayrılan Bangladeş (Doğu Pakistan) ile de ciddi sınır sorunları vardır. Bangladeş, Hindistan’ın en uzun sınır komşusudur. Hindistan, kuzeydoğusuna açılan tek koridor olan Siliguri’nin güvenliğini sağlamak zorundadır (ayrıca Assam-Arakan enerji havzası için de bu koridor önemlidir). Çin-Hindi yani Güneydoğu Asya’daki karışıklıklar Hindistan’ı yakından ilgilendirmektedir; tarihten beri burada yaşanan sorunların Hindistan’a ciddi etkileri olmuştur. Nepal üzerinden ülke içine sızan bazı Maoist gruplar, ülkede yaşayan hatırı sayılır derecedeki Nepalli üzerinde etkili olmakta ve Hindistan içinde terörist faaliyetler gerçekleştirmektedir. Afganistan ve Pakistan üzerinden de İslamcı (?) terörizm konusu mevzubahistir. Ayrıca Hindistan, Hint Okyanusu üzerindeki güvenliğini tesis etmek zorundadır [9]. Hatta yakın bir zaman önce Hint Okyanusu’ndaki en yakın komşu ada ülkesi olan Sri Lanka’daki karışıklıklar da Hindistan’ı ilgilendirmiştir. Bu güvenliği, sahada petrol ve gaz yatakları ile ülke emniyeti için gerçekleştirmek zorundadır. Hindistan’ın ve aslında Avrasya’nın en önemli kırılma noktası Keşmir’dir. Keşmir sorunu ülkenin en önemli meselelerinden biridir. Genellikle Pakistan ve Hindistan arasındaki bir sorunmuş gibi algılansa da orada üç devletin söz sahibi olmak üzere harekete geçebileceği ihtimali vardır: Birincisi Jammu-Keşmir bölgesinde nüfuzu olan Hindistan, ikincisi Aksai-Çin bölgesinde nüfuzu bulunan Çin Halk Cumhuriyeti ve üçüncüsü Azad Keşmir bölgesinde söz sahibi olan Pakistan. Bu üç ülke geçmişte bu bölge için ciddi sorunlar yaşamışlardır. Avrasya politikalarında burası gerçekten ciddi çatlaklardan biridir. Başta ABD olmak üzere bazı Batılı güçler bu sorun ile yakından ilgilenmektedir [10]. Hindistan’ın önemli petrol ve gaz yatakları vardır. Bu yataklar arasında Hindistan doğu kıyılarında (Godavari), Gücerat’ta Combay Çanağı, Hindistan’ın kuzeydoğusunda Assam-Arakan, Indian National Company’nin denetiminde sondajları yapılan Damodar çanağındaki Raniganj, Kuzey Karanpura, Rajasthan ve Krishna-Godavari ile Mumbai’deki konvansiyonel petrol yatakları bulunmaktadır. Konvansiyonel yataklar genelde Hint Okyanusu’nda bulunan sahalardır. Hindistan’da India Strategic Petroleum Reserves Limited ve Indian National Company ile sermayesi Oil Industry Development Board gibi hem özel hem de devlet şirketleri bu petrol sahalarıyla ilgilenmektedir [11]. Ayrıca British Petroleum’un yeni petrol stratejileri arasında Hindistan’ın da olduğu bilinmektedir. Hatta bu konuda ciddi projeler ile Bengal Körfezi’ndeki sahalara talip olmaktadır. [12] Görüldüğü üzere Hindistan yeraltı kaynakları yönünden zengin bir ülkedir. Sonuç olarak Hindistan konumu gereği hem enerji güvenliği hem de ulusal güvenlik yönünden sorunlar yaşamaktadır. Bu sorunlar ülke içindeki demografik ve ekonomik sıkıntılarla birleşince Hindistan’ın Avrasya stratejisi ciddi şekilde etkilenmektedir. Fakat unutulmaması gerekir ki tüm bu olumsuzluklara rağmen Hindistan son zamanların yükselişte olan birkaç ülkesinden biridir.
Hem tarihsel geçmişiyle hem de kendine has bir Avrasya stratejisi olmasından dolayı üzerinde durulması gereken diğer siyasi aktör İran İslam Cumhuriyeti’dir. Gerçeği ifade etmek gerekirse İran hem bir coğrafyanın adı hem de kendine has bir tarihin adıdır. İran coğrafyasını Kâmûsu’l-A’lâm’da Şemseddin Sami şöyle tarif etmektedir: (İran, Perse) Bu isim zaman-ı kadimde Dicle ile Sind u Ceyhun nehirleri arasında ve Bahr-ı Hazer’le Basra Körfezi ve Bahr-ı Umman aralarında olan kıt’a ve Asya’ya ıtlak olunarak, Irak-ı Arab ile Afganistan ve Belucistan’a dahi şamil idise de, şimdiki halde Irak-ı Acem, Fars, Kirman, Horasan, Mazenderan, Gilan, Azerbaycan memâlikini câmi olan kıt’adan ibarettir, ki Asya kıt’asında mevcut düvel-i müstâkılenin büyüklerinden ve düvel-i İslamiye’den biridir. Beyne’l-avam “Acemistan” ismiyle ma’rufdur. Şemseddin Sami tarihsel coğrafyayı tarife şöyle devam ediyordu: “İran devleti Asya-i Vasati’nin garb cihetinde olub, Asya-i garbından ma’dûddur. Heman daire-i medar yüksek dağlarla muhat olarak, ortası mürtefi’ ve mahreçsiz bir havza-i dâhiliyeden ibaret olduğu halde, cenub ve şimalde sevâhili hâvidir. Şimalen el-yevm Rusya’nın elinde bulunan Kafkasya ve Harezm’le ve bu iki hat arasında olan Bahr-ı Hazer’in sevâhil-i cenubiyesiyle, şarken Afganistan ve Belucistan’la, cenuben Bahr-ı Umman ve Basra Körfeziyle, garben dahi Memâlik-i Osmaniye ile yani Irak-ı Arabî ve Kürdistan’la mahduddur.” [13] Şemseddin Sami’nin ortaya koyduğu bu tespitten, İran’ın tarihsel coğrafyası ile günümüz İran’ının siyasi coğrafyası arasındaki karşılaştırmadan bazı sonuçları çıkarmak mümkündür. Günümüzün İran’ı geçmişteki İran coğrafyasından yüzölçümü olarak küçüktür. Fakat İran’ın bahsi geçen büyük tarihsel coğrafyası günümüz İran’ının stratejik hinterlandını da ortaya koymaktadır. Dikkat edilirse günümüz İran’ının ilgilendiği stratejik hinterland da üç aşağı beş yukarı aynı sahadır. İran topraklarında Farslar, Türkler, Araplar, Kürtler, Ermeniler ve Yahudiler geçmişte olduğu gibi günümüzde de yaşamaktadır. İran’da dinsel olarak ise Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ve Zerdüştiler (Mecusiler) yaşamaktadırlar. Çoğunluk İslam olsa da bu dinin içinde çoğunluğu oluşturan Farslar Şii mezhebine tabi iken, Şii Kürtler haricindeki Kürtler ve Araplar Sünni mezhebine bağlıdırlar.
İran’ın önemli şehirleri Tahran, Tebriz, İsfahan, Meşhed, Kirman, Reşt, Kazvin, Yezd, Hemedan, Şiraz, Kirmanşah, Dezful, Kaşan, Şuşter, Bandar Buşihr, Kum ve Esterabad’dır. Şu an İran’ın başkenti Tahran’dır. Şemseddin Sami Kâmûsu’l-A’lâm adlı eserinde İran tarihini dört devre ayırmaktadır: Esâtir Devri (Mitoloji Devri, Pişdadiyan), Kahramanlar/Krallar Devri (Keyânîyan)Medler, Persler, Akhameniş=Akhamenidler), Kable’l-İslam (İslam Öncesi/Eşkanîyan=Partlar/Sasaniyan=Sasaniler) ve Bade’l-İslam (İslam Sonrası). Bu çalışmada İran’ın kökenleri hakkında şu bilgiler yer almaktadır: İraniler “Arya/Aryan” denilen kavm-i kadimden menş’ap olub şub’atın en kadimlerinden olub, akvam-ı Aryaniye’nin vatan-ı aslisi Belh ve Herat cihetleri bulunmuşdur. Binaenaleyh İranilerle Hindliler Arya kavminin en kadim iki şu’besini teşkil iderler. Şimdiki Farsî lisanıyla Pehlevi ve Zend lisanlarının Hind ve Avrupa yani Sanskrit, Yunan, Latin, Kelt, Cermen, Slav ve Arnavut lisanlarıyla olan münâsebet ve müşâbeheti pek vaz’ olub, bir müddetden beri Avrupa lisanîyunu bu münâsebet hakkında pek çok tahkikat ve tetkikat icra itmiş ve birçok kitaplar yazmışlardır.” [14] Buradan da anlaşılacağı üzere İran isminin Arya/Aryan isminden geldiği ortaya konduğu gibi, İranlıların bulunduğu dil grubu (Hint-Avrupa) itibarıyla da Hind, Yunan, Slav ve Arnavutlar ile aynı gruba dahil olduğu belirtilmiştir. Yine bu esere göre İran’ın kökenleri Medya (Media=Medler) ve Perslere (Fars) kadar gitmektedir. İran’ın gelmiş geçmiş en büyük imparatorluğu hiç kuşkusuz Pers İmparatorluğu’dur; bu devlet sınırlarını Hindistan’dan Balkanlar’a kadar genişletmiştir. Batı dünyasında Roma İmparatorluğu ne anlama geliyorsa, Pers İmparatorluğu da Doğu dünyasında onu ifade ediyordu. Daha sonraki doğuya ait siyasi yapılar Perslerden birçok alanda etkilendiler. Belli bir zaman sonra bu topraklara, Persleri siyasal anlamda tarih sahnesinden silen Makedon Kralı II. Philippos’un oğlu Aleksandros (Büyük İskender) hâkim oldu (4. Yüzyıl Sonlarında, M.Ö. 3. yüzyılda). Bu dönemde İran hem Doğu kültürünün hem Batı kültürünün kesişme noktası olmuştur. Büyük İskender’in ölümünden sonra Helenistik kültürünün etkisini yaşayan bu topraklar komutanları arasında paylaşıldı. Bu dönem tarihte “Diadohlar Dönemi” olarak adlandırılmaktadır. İran’dan Suriye’ye kadar olan saha komutanı Selevkos’un (Selucid) eline geçti. Daha sonra İslam fetihlerine kadar bu topraklar Roma İmparatorluğu, Parthlar, Doğu Roma İmparatorluğu ve Sasanilerin denetimine geçti. 7. yüzyılda İran, Kadısiye ve Nihavend savaşları ile Halife Hz. Ömer döneminde İslam Devleti’nin denetimine girdi. Emeviler ve Abbasiler döneminde Türklerle beraber devlet kademelerinde yükselen İranlılar; Tahiroğluları, Saffârîler, Samanoğluları ve Büveyhîler gibi hanedanların ardından Sebük Tigin’in Horasan’ı almasıyla Gaznelilerin eline geçti. Gaznelilerden sonra 11. yüzyılda Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun genişleme alanı haline geldi. Selçukluların yıkılmasından sonra Celaleddin Harzemşah’ın güç sahibi olduğu Harzemşahlar hakimiyeti sürdürdü. Anadolu Selçukluları ile Harzemşahların çekişmesi Moğolların işine yaradı hem Anadolu hem İran Moğol istilasına açık hale geldi. Cengiz Han’ın istilasından sonra İlhanlılar ve Timur Devleti bölgeye hâkim oldu. Daha sonra Akkoyunlu Devleti ve Safevilerin eline geçen İran’ın bir kısmını uzun yıllar Osmanlı İmparatorluğu idare etti. Bu arada belirtilmesi gereken bir noktaysa mezhepler arası çatışma stratejilerinin kendini gösterdiği önemli tarihi örneklerden biri de Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim ile Safevi Şahı İsmail arasındaki mücadeledir. Gerçekten bu mücadele hem siyasi hem de mezhebi bir fay hattı üzerinde yaşanan bir çatışmaydı. Çaldıran Savaşı’nda Yavuz Sultan Selim’e yenilen Şah İsmail’den sonra Safeviler bir sarsıntı dönemi yaşadıysa da Şah Abbas döneminde toparlandı. 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması’na kadar Osmanlı-İran savaşları ciddi şekilde sürdü ve bu antlaşmada belirlenen sınır uzun yıllar değişmedi. Daha sonra Zend Kerim Han’ın başında bulunduğu Zendiyeler ve Afşar Türklerinden Nadir Şah’ın eline geçen İran, Kaçar Türkmenlerinin (Ağa Muhammed, Feth Ali Şah, Muhammed Şah ve Nasireddin Şah) idaresinde kaldı [15].
19. yüzyıla girerken petrolün piyasalardaki öneminin artmasından sonra özellikle Batılı büyük güçlerin ilgisi İran topraklarına kaydı. İngiltere ve Rusya İran, Afganistan ve Hindistan üzerinde Büyük Oyunu (Great Game) denilen stratejik oyunu oynamaya başladılar. İngiliz William Knox D’Arcy’nin İran’da petrol arama faaliyeti göstermesi, İngilizlerin petrol imtiyazlarını ele geçirmek istemeleri, İran ve Bakü petrolleri üzerinde İngiliz-Alman ve İngiliz-Rus rekabeti, Anglo-Persian Oil Company’nin kurulması, Dutch Shell-Standard Oil Company’nin mücadelesi, Rusların iç işlerine müdahalesi, Azerbaycan’ın bağımsızlık isteklerinin bastırılması, Batılılara bahşedilen demiryolu imtiyazları, İran’ın büyük güçlerin gündeminde ciddi olarak yer aldığını göstermektedir. 1906’da meşrutiyetin ilan edilmesinde bile şah yönetiminin dış destek arayışı, petrolün İran’ı dışarıya bağımlı hale getirdiğinin en iyi göstergesidir. Birinci Dünya Savaşı’nda İran’ın kuzey topraklarını Rusya işgal ederken, Kuzistan gibi zengin petrol bölgelerini İngiltere işgal etmişti. İran uzun yıllar Batı’nın müdahalelerine maruz kalan bir ülke konumundaydı. Pehlevi ailesi dahi Batı’nın desteğini alarak halk üzerinde keyfi idarelerde bulunmuştu. Bolşevik Devrimi’nden sonra SSCB, Tudeh Partisi başta olmak üzere komünist hareketleri desteklemişti; hatta Kürt nüfusunun hâkim olduğu bölgede Mahabad Cumhuriyeti dahi kurulmuştu ancak ömrü uzun sürmedi. (Belli bir süre sonra KDP burada barınamayacağını anlayınca etkinliğini Irak’ın kuzeyinde arttırdı.) 1953’te İran petrollerini millileştirmek isteyen Musaddık’a karşı Batı destekli General Zahidi darbesi gerçekleştirildi. Bu darbe, Rıza Pehlevi’nin ABD desteğine dayanarak ülkeyi yönetmesine zemin hazırladı [16]. Ayrıca ABD, komünist hareketlere karşı İslamcı hareketleri "Yeşil Kuşak Projesi" kapsamında destekliyordu. Bunun sonucunda ileride sorun olarak karşısına çıkacak olan Şubat 1979 Humeyni Devrimi gerçekleşti. Fransa’dan gelen Ayetullah Humeyni, İran’da sevinç gösterileriyle karşılandı. Şii kökenli molla oligarşisi şer’i yasalarla birlikte halk üzerinde hâkim kurdu. Böylece ABD ile sorun yaşayan ve Batı’nın tehdit algısı kapsamında bulunan İran İslam Cumhuriyeti’nin temelleri atıldı. Aynı şekilde Taliban ve El Kaide gibi örgütler de SSCB işgaline karşı Afganistan ve Pakistan’da desteklenmişti; ancak SSCB’nin yıkılmasından sonra bu radikal örgütler NATO ve ABD tarafından kontrol edilemedi. 11 Eylül 2001’den sonra Batı’nın asimetrik harp kapsamında terörizmi bahane ederek İslam ülkelerine saldırması, İslamofobi’nin yükselmesinde ve ABD’nin Irak ile Afganistan müdahalelerinde belirleyici etken oldu [17].
Penç-şir (Penşir) Aslanı Ahmet Şah Mesud'un 9 Eylül 2001'de El-Kaide tarafından suikasta uğraması ile iki gün sonra gerçekleşen 11 Eylül saldırıları, Afganistan İşgali’nin (7 Ekim 2001) kapısını aralayan en kritik stratejik kırılma noktasıdır. El-Kaide ve Usame bin Ladin, 11 Eylül sonrasında ABD'nin Afganistan'a müdahale edeceğini öngörerek sahada kendilerine karşı koyabilecek en güçlü yerel güç olan Kuzey İttifakı'nın karizmatik lideri Mesud'u devre dışı bırakmış; böylece hem Taliban'a işgal öncesi büyük bir güç kazandırmış hem de Batı'nın sahada hızlıca örgütlenmesini engellemeyi hedeflemiştir. Bu suikastın ardından başlayan 20 yıllık ABD müdahalesi, 1996-2001 arasındaki ilk katı şeriat rejimini yıkarak geçici bir başarı sağlasa da, Batı tarzı devlet inşasının (nation-building) kabile yapısıyla uyumsuzluğu, yolsuzluklar ve sınır ötesi gerilla savaşı nedeniyle kalıcı bir düzen kuramamıştır. Süreci bitiren dönüm noktası ise ABD ile Taliban arasında imzalanan 29 Şubat 2020 Doha Anlaşması olmuştur. ABD bu anlaşmayla birliklerini çekme takvimini taahhüt ederken, meşruiyet kazanan Taliban ise Afgan topraklarını terör örgütlerine açmama sözü vermiş, fakat mevcut Kabil hükûmetini devre dışı bırakmıştır. Nitekim Doha Anlaşması ile ivme kazanan ve ABD desteğini yitiren Kabil hükûmeti, 2021'deki nihai çekilmeyle birlikte haftalar içinde çökmüş ve yönetim yeniden başladığı noktaya, yani Taliban'ın ikinci iktidar dönemine devredilmiştir. Benzer bir jeopolitik çözülme dinamiği Suriye'de de yaşanmış; yıllarca Rusya ve İran'ın askeri koruması altında kalan Beşar Esad rejimi, bölgesel aktörlerin zımnî mutabakatı, Rusya'nın Ukrayna savaşı nedeniyle odağını kaydırması ve sahadaki desteğini çekmesi sonucu Aralık 2024'te hızla çökmüş ve Esad sığınmacı olarak Rusya'ya kaçmak zorunda kalmıştır. Tıpkı Afganistan'da ABD desteği çekilince Kabil rejiminin devrilmesi gibi, Suriye'de de dış haminin garantörlük rolünü kaybetmesiyle Esad yönetimi çökmüş; dahası, her iki kırılma anında da "Direniş Ekseni" iddiasındaki İran'ın askeri ve siyasi bir hamle yapamayıp seyirci kalması, vekalet ağlarının çöküşünü hızlandırdığı gibi Tahran'ın bölgedeki stratejik derinliğini yitirerek bugünkü münferit ve sıkışmış konumuna gerileyeceğinin erken bir habercisi olmuştur. Bütün bu tablo, vekalet savaşlarının Ortadoğu ve çevresindeki kronik sorunları çözmek bir yana, çözüm süreçlerini onlarca yıl uzatarak bölgede daha büyük insani krizler ve yeni çatışma alanları yarattığını açıkça kanıtlamıştır.
İran İslam Cumhuriyeti, 1979 İslam Devrimi sonrasında kurulmuş olup teokratik unsurlar ile seçimle gelen cumhuriyetçi yönetim biçimini harmanlayan kendine özgü (hibrit) bir devlet sistemine sahiptir ve bu yapının temelini Ayetullah Humeyni tarafından geliştirilen "Velâyet-i Fakih" (Velāyat-e Faghīh - İslam hukukçusunun vesayeti) doktrini oluşturmaktadır. Sistemin en tepesinde, ülkenin hem dini hem de fiili olarak en güçlü siyasi otoritesi olan Devrim Rehberi (Rahbar-e Enghelāb / Maghām-e Mo'azzam-e Rahbari) bulunur. Halk tarafından seçilen din adamlarından oluşan Uzmanlar Meclisi (Majles-e Khobregān-e Rahbari) tarafından seçilen bu makam, silâhlı kuvvetlerin başkomutanı olmanın yanı sıra savaş ve barış kararlarını alır. Yargı başkanını ve güvenlik bürokrasisini atar, genel politikaları belirler ve meclisten çıkan yasalar ile adaylıkları denetleme yetkisine sahiptir. Yürütme erkinin başında doğrudan halk tarafından 4 yıllığına seçilen cumhurbaşkanı (Ra'īs-Jomhoor) ve bakanlar kurulu (Hey’at-e Dovlat) yer alsa da cumhurbaşkanı adaylarının Anayasa Koruma Konseyi’nin onayından geçmesi gerekir ve ekonomik ile idari politikaları yürütse bile en kritik dış politika veya güvenlik kararlarında nihai söz hakkı Devrim Rehberi’ne aittir. Yasama yetkisi, ülke genelinden 4 yıllığına seçilen 290 milletvekilinden oluşan tek meclisli İslami Şura Meclisi (Majles-e Shourā-ye Eslāmī) tarafından yürütülür. Ancak meclisin çıkardığı tüm yasalar, Şeriata ve Anayasaya uygunluğunun denetlenmesi amacıyla, 6’sı İslam hukukçusu ve 6’sı hukukçu olmak üzere 12 üyeden oluşan ve adayları onaylayıp kanunları veto etme gücüne sahip Anayasa Koruma Konseyi’ne (Shourā-ye Negahbān) gönderilir. Sistemde ayrıca Devrim Rehberi’ni seçip denetleyen tamamı din adamlarından kurulu Uzmanlar Meclisi ile Meclis ve Anayasa Koruma Konseyi arasındaki yasal anlaşmazlıkları çözen Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi (Majma'-e Tashkhīs-e Maslahat-e Nezām) kritik birer denetim ve danışma organı olarak işlev görür. Yargı erki (Ghovveh-ye Ghazā’iyyeh) başkanı doğrudan Devrim Rehberi tarafından atanan ve İslam hukuku (Şeriat) temellerine dayanan yargı yapısı içinde Devrim Mahkemeleri (Dādgāh-e Enghelāb) gibi özel yetkili kurumlar yer alır. Güvenlik tarafında ise ülke, dış sınırları koruyan geleneksel düzenli ordu (Artesh) ile rejimi içeriden ve dışarıdan korumakla sorumlu, kendi kara, deniz, hava ve istihbarat unsurları bulunan ve ülke ekonomisinde de büyük ağırlık taşıyan ideolojik İslam Devrim Muhafızları Ordusu (Sepāh-e Pāsdārān-e Enghelāb-e Eslāmī) şeklindeki ikili ordu yapılanmasıyla idare edilir. Özetle İran; sandık ve seçim gibi cumhuriyetçi mekanizmaları bünyesinde barındırsa da tüm kilit organların ve güçler ayrılığının dini liderlik makamı (Velāyat-e Faghīh) tarafından kontrol edildiği, teokratik ve otoriter özellikleri baskın kendine özgü bir siyasi rejime sahiptir.
Kasım Süleymani, İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı özel yurt dışı operasyonlar birimi olan Kudüs Gücü'nün (Sipāh-e Qods) 1998’den öldürüldüğü (şehit düştüğü) 2020 yılına kadar komutanlığını yürütmüş, İran dış politikasının askeri ve stratejik mimarı olarak kabul edilen kritik bir tümgenerallerdendir. Askeri kariyerine İran Devrimi sonrasında katıldığı Devrim Muhafızları bünyesinde başlayan ve İran-Irak Savaşı'ndaki cephe komutanlığı başarılarıyla öne çıkan Süleymani, Ayetullah Ali Hamaney tarafından Kudüs Gücü'nün başına getirilmesinin ardından Lübnan, Suriye, Irak, Yemen ve Filistin'deki müttefik silahlı yapıları kapsayan ve İran'ın "Direniş Ekseni" (Mehvar-e Moghavamat) olarak adlandırdığı halkanın ana koordinatörü olmuştur. Lübnan’da Hizbullah’ın askeri kapasitesini modernize eden, Suriye iç savaşında Beşar Esad yönetimine doğrudan askeri ve stratejik destek sağlayarak Rusya’nın müdahalesine zemin hazırlayan, 2003 ABD işgali sonrasında Irak'taki yerel milis ağlarını organize eden ve 2014’te DEAŞ’ın ilerleyişine karşı Haşdi Şabi oluşumunun sevk ve idaresini bizzat cephede üstlenen Süleymani, Dini Lider Ali Hamaney ile olan yakın bağı ve ülkenin en yüksek askeri nişanı olan Zülfikar Nişanı ile taltif edilmesi sayesinde İran içinde ulusal bir figür haline gelmiştir. 3 Ocak 2020 tarihinde Bağdat Uluslararası Havalimanı yakınlarında ABD tarafından düzenlenen SİHA saldırısıyla hayatını kaybetmesi iki ülke arasındaki gerilimi zirveye taşıyıp İran'ın Irak'taki Amerikan üslerine füze saldırılarıyla karşılık vermesine yol açmış olsa da, kurduğu asimetrik harp ağları ve bölgedeki istihbarat diplomasisi İran'ın Ortadoğu'daki stratejik etkisinin temelini oluşturmaya devam etmiştir.
İran İslam Cumhuriyeti’nin günümüzdeki yüzölçümü 1.628.000 km²’dir ve 2009 itibarıyla nüfusu 74.196.000 kişidir; kilometrekare başına düşen insan sayısı 45,6’dır [18]. Başkenti Tahran olan ülkenin uzun yıllar dini lideri (Velâyet-i Fakih) olarak görev yapan Ayetullah Ali Hamaney, son dönemde yaşanan kritik süreçler ve saldırılar neticesinde hayatını kaybetmiştir. Ölümünün ardından ülkenin en üst makamına oğlu Mücteba Hamaney’in getirilmesi ihtimali gündeme gelmiş olsa da, olası halefiyet senaryoları ve ülkedeki güç dengeleri ekseninde spekülasyonlar ve belirsizlikler devam etmektedir. Ülke ABD ve İsrail ile ciddi sorunlar yaşamaktadır. Doğusundaki Afganistan ve Pakistan sorunlu bir görünüm arz etmektedir. İran; Çin, Rusya ve Venezuela gibi ülkelerle Batı karşıtı bir politika sürdürmekteydi. Fakat Nicolas Maduro’nun ABD tarafından teslim alınmasından sonra ülke önemli müttefiklerinden birini kaybetmiştir. Ülkenin uranyum zenginleştirme programı Batı kamuoyunda aleyhine kullanılmaktadır. Doğusunda ayrılıkçı PJAK faaliyetlerini sürdürmektedir. İran'ın güneybatısında yer alan ve ağırlıklı olarak Arap nüfusun barındığı Huzistan (tarihî adıyla Arabistan veya El-Ahvaz) bölgesi, İran jeopolitiğinin en hassas ve kırılgan etnik-stratejik fay hatlarından birini oluşturmaktadır. Bölgede bağımsızlık veya geniş özerklik talep eden çeşitli siyasi ve silahlı gruplar (örneğin Ahvaz Ulusal Direniş Örgütü gibi yapılar) mevcuttur. Tahran yönetimi, bu hareketleri dış güçlerin (özellikle Körfez ülkeleri ve Batı) birer istikrarsızlaştırma aracı olarak görmekte; ayrılıkçı eğilimleri ve protestoları son derece sert güvenlik tedbirleri, tutuklamalar ve idamlarla bastırma politikası izlemektedir. Ayrıca İran’ın Lübnan’da Hizbullah ile ciddi ilişkileri vardır; Suriye olaylarında Beşar Esad’a (Nusayri / Şii Arap kökenli olması nedeniyle Şii eksenli bir iş birliğiyle) ciddi destek vermişti. (Esad’ın devrilmesiyle Suriye üzerinde istediği sonucu alamadı.) Şii-Sünni fay hattının diğer ucu olan Bahreyn’de, çoğunluğun Şii olmasına karşın Suudilerin desteklediği Sünni Halife ailesi bulunmaktadır. Husiler üzerinden Yemen’de de benzer mezhepsel çatışmalar sürmektedir. (Hürmüz Boğazı çekişmesinden sonra Babü’l-Mendeb Boğazı üzerinden akan ticaret bu yüzden sekteye bile uğramaktadır. Petro piyasaları bu yüzden etkilenmektedir.) İran’ın bir Hazar politikası da bulunmaktadır; Azerbaycan ile zaman zaman bu politikalarda sorunlar yaşamaktadır. (Güney Azerbaycan söylemi ve Tebriz merkezli Türk nüfusu bu noktada önemlidir. Fakat Türkler İran’da istedikleri makamlara gelebilmektedir.) İran hâlen zengin petrol ve gaz yataklarına sahip, önemli bir enerji sahası ve nakil hatları merkezidir. İç ve dış güvenlik problemleri ile enerji güvenliği sorunu nedeniyle savunma harcamaları bütçesinde büyük bir yer işgal etmektedir. Sonuç olarak İran İslam Cumhuriyeti, gücünü geçmişten alan ve geleceğe taşıyan; devlet geleneği, kültürel kökleri ve güçlü sosyal dinamikleri olan, Avrasya’daki güç mücadelesinde ihmal edilemeyecek kritik bir siyasi aktördür.
İran devriminin ve İslam Cumhuriyeti’nin entelektüel boyutu, doğrudan Fransız Sosyoloji Okulu ve Batı akademisinden beslenen ideolojik zemin üzerinde şekillenmiştir. Bu sürecin en kritik teorisyeni ve devrimin "fikri mimarı" kabul edilen Ali Şeriatî, Sorbonne Üniversitesi’nde din sosyolojisi ve İslam tarihi üzerine doktorasını tamamlamış; Paris’teki eğitimi sırasında Frantz Fanon, Jean-Paul Sartre, Louis Massignon ve Georges Gurvitch gibi Batılı düşünürlerle yakın ilişki kurmuştur. Şeriatî, Batı sosyolojisinin araçlarını geleneksel Şii teolojisine uygulayarak "kızıl Şiilik" ve Marksist terminolojiyle harmanlanmış anti-emperyalist "İslam sosyolojisi" söylemini geliştirmiş ve devrimin fikir babası haline gelmiştir. Ayetullah Ruhollah Humeyni’nin siyasi ve düşünsel mirası da, her ne kadar Batı karşıtı retorikle özdeşleşmiş olsa da, paradoksal bir biçimde Avrupa entelektüel sahası ve Batılı kurumlarla kurduğu bu derin ilişkiler ağının üzerinde yükselmiştir. 1964 yılında Şah rejimi tarafından sürgüne gönderildikten sonra Türkiye’de (Ankara ve Bursa) kaldığı süre boyunca hem bölgesel laisizmle doğrudan yüzleşmiş hem de sürgün stratejisinin ilk metodolojik temellerini atmış; nihayetinde Paris yakınlarındaki Neauphle-le-Château’ya yerleşerek Fransız hükümetinin sağladığı serbest iletişim ortamında devrimi uluslararası medyaya servis etmiştir. Nitekim Michel Foucault’nun 1978’deki İran ziyaretleri sonrası devrimi tek tipleştiren modernite karşısında "siyasi bir maneviyat" olarak kavramsallaştırıp coşkuyla desteklemesi, sonra da özür dilemesi ve İngiliz kökenli İslam araştırmacısı Hamid Algar’ın Humeyni metinlerini (Islam and Revolution) İngilizceye kazandırarak devrimin entelektüel meşruiyetini Batı akademyasına taşıması, bu ilişkinin en somut örneklerindendir.1 Şubat 1979’da Tahran’a bir Air France uçağıyla dönerek gövdeli bir şovla devrimi taçlandıran Humeyni, iktidarı devraldıktan sonra da kadrosunu Batı’da (özellikle Fransa ve ABD’deki seçkin üniversitelerde) eğitim görmüş Abülhasan Benisadr, İbrahim Yezdi ve Sadık Kutbzade gibi Avrupalı/Batılı dinamiklere hakim vizyoner ve seküler eğilimli teknokrat diplomatlarla kurmuştur. Bu gelenek sonraki dönemlerde de kırılmamış; nitekim 2015 Nükleer Anlaşması’nın (JCPOA) mimarları olan eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin İskoçya’daki Glasgow Caledonian Üniversitesi’nde anayasa hukuku doktorası yapması ve eski Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in ABD’de San Francisco State Üniversitesi ile Denver Üniversitesi’nde uluslararası hukuk eğitimi alarak Amerikan sistemine hâkim olmaları bu çizginin devamı niteliğindedir. Aynı müzakere heyetinde başmüzakereci olarak yer alan ve Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenen Abbas Arakçı (Abbas Araghchi) da İngiltere'deki Kent Üniversitesi’nde (University of Kent) siyaset bilimi üzerine doktora yaparak Batı'nın siyasal düşünce geleneğini ve diplomasi metodolojisini yakından özümsemiş bir diğer kritik isimdir. Hatta İran siyasetinin en etkili figürlerinden olan ve Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreterliği yürüttüğü süreçte hayatını kaybeden Ali Laricani dahi, Tahran Üniversitesi'nde Immanuel Kant'ın matematik felsefesi ve epistemologyası üzerine doktora yapmış bir "filozof-stratejist" olarak Batı akademisinin rasyonel mantık örüntülerini güvenlik ve diplomasi alanına taşımıştır.İslam Cumhuriyeti elitleri içindeki bu eğitim arka planı yalnızca Batı meşrepli veya Batı'da doktora yapmış akademisyenlerle sınırlı kalmamış; ülke içinde yetişen, geleneksel havza eğitimi ile yerli yükseköğretimi harmanlayan veya fen/tıp kökenli teknokratik bir akademizme dayanan güçlü bir yerel entelektüel damarla desteklenmiştir. Örneğin devrimin ideolojik kurucularından Ayetullah Mürteza Mutahharî'nin oğlu olan ve Meclis Başkan Vekilliği yapan Ali Mutahharî (Ali Motahari), Kum medreselerindeki geleneksel İslami ilimler eğitimini Tahran Üniversitesi’ndeki İlahiyat ve Batı Felsefesi lisans/lisansüstü eğitimiyle birleştirerek rejimin hem dini hem de fikri tartışma alanlarında sistem içi "eleştirel-rasyonel" bir çizgi temsil etmiştir. Katı muhafazakâr söylemleriyle öne çıkan eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad (Mahmoud Ahmadinejad) ise dini veya diplomatik bir arka plandan ziyade, İran'ın kendi teknik altyapısını simgeleyen İran Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nde (Iran University of Science and Technology) sivil mühendislik ve ulaşım planlaması alanında doktora yapmış mühendis-teknokrat bir profildir. Benzer şekilde Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Masoud Pezeshkian) da Tebriz Tıp Bilimleri Üniversitesi’nde genel cerrahi uzmanlığı ve ardından kalp cerrahisi üst ihtisası yapmış, Sağlık Bakanlığı ve akademisyenlik süreçlerinden geçen yerli tıp elitinin bir temsilcisi olarak devlet mekanizmasının yürütme kademelerine dahil olmuştur. Bu durum, İran devlet aklının bir yanda Batı akademyasından beslenen harici diplomatları, diğer yanda ise ülke içinde yetişmiş ilahiyatçı, mühendis ve tıp kökenli bürokratik kadroları aynı çatı altında sentezleyen çok katmanlı yapısını göstermektedir. Batıyla bu ilişkisine rağmen İran İslam Cumhuriyeti, Komünist Parti'nin idaresinde bulunan Çin Halk Cumhuriyeti'yle, 27 Mart 2021 tarihinde ekonomik, güvenlik, teknoloji ve enerji alanlarını kapsayan 25 yıllık bir "Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması" imzalamıştır. Bu ortaklık, Çin'in küresel enerji güvenliğini ve hammadde tedarikini garanti altına alırken İran'ın Batı yaptırımlarını hafifletmesini sağlayan çift taraflı bir jeopolitik eksen niteliğindedir. Çin, ABD yaptırımlarını baypas ederek İran'dan uzun vadeli ve indirimli petrol ithal etmekte, bunun karşılığında Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında İran altyapısına milyarlarca dolarlık yatırım yapmayı öngörmektedir. İki ülke arasında yapay zekâ, yenilenebilir enerji, tıp ve nadir toprak elementlerinin keşfi gibi kritik alanlarda yürütülen bilimsel ve teknolojik iş birlikleri, ortaklığın teknolojik bağımsızlık boyutunu güçlendirmektedir. Bu ilişki, İran'a uluslararası izolasyon karşısında güçlü bir diplomatik ve ekonomik nefes borusu sağlarken, Çin'e ise Orta Doğu'daki stratejik etkisini artırarak ABD merkezli küresel düzene karşı çok kutuplu bir alternatif inşa etme fırsatı sunmaktadır.
İran, tüm iç ve dış çalkantılara, ideolojik katı söylemler ile pragmatik angajmanlar arasındaki çelişkilere rağmen, Avrasya jeopolitiğinin göz ardı edilemez ve vazgeçilemez ana aktörlerinden biri olma konumunu korumaktadır. İran'ın bu tarihsel ve siyasal ağırlığı Hürmüz Boğazı'nı kontrol eden kıyı şeridi, Kafkasya, Orta Asya, Güney Asya ve Müttefik Ortadoğu havzalarının tam kesişim noktasında bulunmasıyla küresel enerji güvenliği ve ticaret rotaları açısından sağladığı jeostratejik merkeziliğe; Medler ve Perslerden Selçuklu ve Safevilere kadar uzanan bürokratik, idari ve diplomasi birikiminin oluşturduğu köklü devlet geleneğine; hem yerli sanayi ve bilimsel altyapısı hem de Batı akademisinde yetişmiş nitelikli insan kaynağı sayesinde sürdürülen toplumsal ve teknokratik kapasitesine; ayrıca "Direniş Ekseni" ittifak ağı ile savunma sanayiinden beslenen asimetrik gücüne dayanmaktadır. Sonuç olarak rejimi, iç siyasal krizleri, liderlik değişimleri veya geçirdiği asimetrik çatışma süreçleri ne yöne evrilirse evrilsin, İran’ın sahip olduğu coğrafi derinlik, tarihsel miras ve jeopolitik sıklet merkezi olma niteliği, onu Avrasya ve dünya siyasetinde her zaman hesaba katılması gereken vazgeçilmez bir aktör yapmaktadır.
SONNOTLAR
[1] Christophe Jaffrelot, The Hindu Nationalist Movement And Indian Politics 1925-1990, London: Hurst & Company, 1996, ss. 11-45; Şemseddin Sami, Kâmûsu’l-A’lâm, İstanbul: Mihran Matbaası, 1306, Cilt II, sf. 1136-1137; Murat Belge, Militarist Modernleşme, İstanbul: İletişim Yayınları, 2011, sf. 480-482.
[2] Rama Shankar Tripathi, History of Ancient India, Delhi: Motilal Banarsidas Publ., 7. Baskı, 1987.
[3] Barbara D. Metcalf - Thomas R. Metcalf, A Concise History Of India, Cambridge University Press, 2002.
[4] Christophe Jaffrelot, The Hindu Nationalist Movement And Indian Politics 1925-1990, London: Hurst & Company, 1996.
[5] Mim Kemal Öke, Güney Asya Müslümanlarının İstiklâl Davası ve Türk Milli Mücadelesi, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1988; Mim Kemal Öke, The Turkish War of Independence and the Independence Struggle of the South Asian Muslims: "The Khilafat Movement," 1919-1924, çev. Oya Akgönenç, Ministry of Culture, 1991; Amalendu De, Islam in Modern India, USA: Michigan University, 2008.
[6] Mehmet Gönlübol (Ed.), Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1995), Ankara: Siyasal Kitabevi, 9. Baskı, 1996, sf. 275-276; Fatma Bektaş, Demokrat Parti’nin Ortadoğu Politikası (1950-1960), Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Kemal Arı, İzmir: DEÜ Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2006, sf. 70-72.
[7] United Nations, World Statistics Pocketbook 2010, United Nations, New York, sf. 93.
[8] “INDIA: The Rising Power & Energy”, energymile.com; “Analysis: India Looks to Shale Gas to Meet Future Energy Needs”, Rigzone Staff, July 30, 2010.
[9] RSN Singh, Asian Strategic and Military Perspective, The Military Factor in Pakistan, The Unmaking of Nepal. (Tespitler uzmanın “Threat Perception of India” makalesinden alınmıştır).
[10] Simon Tisdall, “Obama's Kashmir Conundrum”, Guardian, 26 January 2009.
[11] “India to have strategic oil reserve by October 2011”, Times of India; “INDIA: The Rising Power & Energy”.
[12] Dominik Stephan, “BP Explains New Strategy For Indian KGD6 Offshore Gasfields”, 10/07/2011.
[13] Şemseddin Sami, Kâmûsu’l-A’lâm, İstanbul: Mihran Matbaası, 1306, Cilt II, sf. 1130.
[14] Şemseddin Sami, a.g.e., Cilt II, sf. 1136-1137.
[15] Şemseddin Sami, a.g.e., Cilt II, sf. 1135-1140.
[16] Anthony Sampson, The Seven Sisters; The Great Oil Companies and World They Shaped, New York: The Viking Press, 1975; Zuhayr Mikdashi, Transnational Oil Issues, Policies And Perspectives, New York: St. Martin’s Press, 1986; Daniel Yergin, Petrol – Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü, çev. Kamuran Tuncay, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. Baskı, 2011; Fevzi Altuğ, Petrol Sorununun Tarihsel Gelişimi ve Türkiye, Bursa: Akademi Kitabevi Yayınları, 1983; Raif Karadağ, Petrol Fırtınası, İstanbul: Truva Yayıncılık, 2008; Walter J. Levy, Oil Strategy And Politics 1941–1981, Colorado: Westview Press, 1982.
[17] Noam Chomsky, 11 Eylül, İstanbul: Om Yayınları, 2002, sf. 64; Derya Gülsoy, “Medya’nın Altyapısına Muhalif Bir Yolculuk: Noam Chomsky”, Kadife Karanlık, İstanbul: Su Yayınevi, c. 1, ss. 139-185; Ahmet Raşid, İslamiyet, Petrol ve Orta Asya’da Yeni Büyük Oyun, çev. Osman Akınhay, İstanbul: Everest Yayınları, 2001.
[18] United Nations, World Statistics Pocketbook 2010, United Nations, New York, sf. 95.

GÖRSEL: “Buzurjmihr Masters the Hindu Game of Chess (Büzürcmihr'in Hintlilerin Satranç Oyununu Çözmesi)”, Şah Tahmasb Şahnamesi, Varak 639v), Abdülvehhab ('Abd al-Vahhab, Safevi Saray Atölyesi), Safevi Dönemi, Tebriz / İran, y. 1530–1535, Metropolitan Sanat Müzesi (The Metropolitan Museum of Art, New York), Arthur A. Houghton Jr. Bağışı, 1970 (Envanter / İrtibat No: 1970.301.71).