Ağaçlar dal budak salmıştı burada kocaman kocaman,
armut ve nar ağaçları, pırıl pırıl yemişli elma ağaçları,
bal gibi incirler, yemyeşil fışkıran zeytinler,
ne yok olur, ne eksilir yemişleri bu ağaçların,
yaz, kış ara vermeden bütün yıl yeşerirler.
Zephyros (Batı Rüzgarı) estikçe biri biter, biri düşer,
taze armut biter kuruyan armut yerine,
elma üstüne elma biter, salkım üstüne salkım,
incir üstüne incir biter…
[Homeros, Odysseia, Odysseus Alkinoos'un Sarayında, çev. Azra Erhat – A. Kadir, VII: 114-120]”
“Tarihin yaşandığı coğrafya, aynı zamanda yazıldığı coğrafya olabilir” yaklaşımından hareketle 2008 yılında bir mezuniyet tezi yazmak için yola çıkılmıştı. Bu çalışmanın ortaya konulmak istendiği üniversite ise Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’ydi. Ayrıca yazılacak olan tarih tezinin konusu üniversitenin bulunduğu coğrafya ile uyum içindeydi. Çünkü bu çalışmada anlatılacak konu da yörede yetişen bir kültür nesnesinin tarihiydi. Yöre için önemli olan kültür nesnesi incirdi. Bu yüzden bu çalışma, bendeniz Hilmi Anaç tarafından Yrd. Doç. Dr. Günver Güneş danışmanlığında adı geçen üniversitedeki tarih bölümünün lisans tezleri arasında ortaya çıkarılmıştı. Daha sonra Aydın Ticaret Odası tarafından kitap olarak basılmaya değer görülerek 2012 yılında kültür ve sanat yayınları arasından prestij yayın olarak basılmıştı. Böylece Aydın için o dönem önemli bir kültürel eksiklik giderilmiş olmuştu.
İnsanlık tarihi yalnızca devletlerin, savaşların veya hükümdarların tarihi değildir. Tarih aynı zamanda insanın gündelik hayatını şekillendiren nesnelerin, bitkilerin, hayvanların ve kültürel üretimlerin de tarihidir. Son yıllarda gelişen kültür tarihi çalışmaları, geçmişi yalnızca siyasi olaylar üzerinden değil, insanın doğayla kurduğu ilişkinin bütünü içerisinde değerlendirmeyi gerekli kılmıştır. Bu yaklaşım, sıradan gibi görünen birçok nesnenin aslında uygarlığın oluşumunda önemli roller üstlendiğini göstermektedir. Zeytin, üzüm ve buğday gibi ürünlerin yanında incir de insanlık tarihinin en eski kültür bitkilerinden biri olarak dikkati çekmektedir. Ancak incir üzerine yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu botanik, tarım, ekonomi veya beslenme alanlarıyla sınırlı kalmış; bu meyvenin kültür tarihi bakımından bütüncül biçimde ele alındığı çalışmalar oldukça sınırlı olmuştur. Bu durum, incirin tarihini yalnızca ekonomik bir ürünün tarihi olmaktan çıkarıp çok disiplinli bir kültür tarihi araştırmasına dönüştürmeyi gerekli kılmıştı. Bu çalışmanın hareket noktası da tam olarak budur. "Geçmişten Günümüze İncir" başlıklı araştırma, inciri yalnızca bir tarım ürünü veya ticaret malı olarak değil; insanın doğayla, dinle, ekonomiyle, sanatla, tıpla ve gündelik hayatla kurduğu ilişkinin önemli bir bileşeni olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle çalışmanın alt başlığı olsaydı "Çekirdeğini Doldurmayan Bir Tarih Yazımı" şeklinde belirlenebilirdi. Buradaki ifade, çalışmanın eksikliğini değil, tarih yazımının doğasını anlatmaktadır. İnsanlık tarihinin bütünü nasıl tam anlamıyla yazılamıyorsa, binlerce yıllık geçmişe sahip bir kültür nesnesinin tarihinin de eksiksiz biçimde ortaya konulabilmesi mümkün değildir. Tarih, sürekli yeni argümanlarla araştırmalarla ve anlatılarla gelişen dinamik bir disiplindir. Bu nedenle incirin tarihi de tamamlanmış değil, sürekli gelişmeye açık bir araştırma alanıdır.
Kültür tarihi yaklaşımı bu araştırmanın temel metodolojik çerçevesini oluşturmaktadır. Kültür, yalnızca maddi eserlerden meydana gelmez; insanın ürettiği bilgi, inanç, gelenek, dil, sanat ve yaşam biçimleri de kültürün ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle herhangi bir meyvenin tarihi yazılırken yalnızca tarımsal veya ziraî gelişimi değil, insanların ona yükledikleri anlamlar da dikkate alınmalıdır. İncirin binlerce yıldır farklı toplumlarda bereket, doğurganlık, sağlık, kutsallık ve zenginlik gibi kavramlarla birlikte anılması bunun en önemli göstergelerinden biridir. Kültür tarihi açısından değerlendirildiğinde incir, biyolojik özelliklerinin çok ötesinde sembolik anlamlar kazanmış bir kültür nesnesidir. Özellikle incirin yetiştiği şehir Aydın için bu kültürel durum büyük bir şanstır.
İnsanlık tarihinin büyük dönüşümleri incirin tarihini de doğrudan etkilemiştir. Avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik üretici topluma geçiş, doğrudan doğruya bitkilerin evcilleştirilmesini ve tarımsal üretimin başlamasını sağlamıştır. [İncirin insanlık tarihindeki en eski kültür bitkilerinden biri olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Bu görüşü destekleyen en önemli çalışmalardan biri, Mordechai E. Kislev, Anat Hartmann ve Ofer Bar-Yosef tarafından kaleme alınarak 2006 yılında Science dergisinde yayımlanan "Early Domesticated Fig in the Jordan Valley" (Ürdün Vadisi'nde Erken Evcilleştirilmiş İncir) başlıklı makaledir. Araştırmacılar, Ürdün Vadisi'ndeki Gilgal I Neolitik yerleşiminde bulunan yaklaşık MÖ 9400 yılına tarihlenen partenokarpik incir kalıntılarına dayanarak, incirin bilinen en erken evcilleştirilmiş tarım ürünü olabileceğini ileri sürmektedirler. Ancak bu görüş literatürde tartışmalıdır.] Yazının icadı, incirin kutsal metinlerde, hukuk belgelerinde ve ticari kayıtlarda yer almasına imkân tanımıştır. Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçiş ise incire yeni sembolik anlamlar kazandırmıştır. Modern dönemde bilimsel sınıflandırmanın gelişmesiyle birlikte incir botanik açıdan yeniden tanımlanırken, küresel ticaret ağlarının genişlemesi ekonomik değerini artırmıştır. Dolayısıyla dünya tarihindeki her büyük kırılma, incirin tarihine de farklı biçimlerde yansımıştır. Bu noktada incirin adlandırılması da kültürel etkileşimin önemli göstergelerinden biridir. Dünyanın farklı dillerinde incir için kullanılan kelimeler incelendiğinde Mezopotamya'dan Akdeniz'e kadar uzanan geniş bir kültür coğrafyası ortaya çıkmaktadır. İncir ağacı ve meyvesi için çeşitli dillerde çeşitli kelimeler karşılık olarak kullanılmaktadır. Sümerce ve Akkadca (peš; ŋeš peš; tittum), Fenike (*tʾn)/(*tyn), Latince Ficus, İngilizce Fig, Almanca Feigen, Fransızca Figue(s) gibi kelimeler kullanılmaktadır. Arapça’da Tîn, Farsça’da Encir, Encire, Rusça Anjir, Çince Yenci, Türkçe’de İncir, Ermenice Tuz, Yunanca Syke veya Sykon, İbranca Te’ena, Süryanca Tenta, Tēʾttā. İncir ve İncir ağacının türleri ve çeşitleri ise dil bağlamında tamlamalar şeklinde kurulmaktadır. Örneğin Frenk İnciri, Karya İnciri, Kaunos İnciri gibi. Bu durumda insanların kullanımları dışında bilimsel açıdan da özellikle inşa edilmiş Latince terminolojinin de ciddi etkisi vardır. Örneğin Latince Ficus Carica, Karya İnciri anlamına gelir ve Aydın’da yetişen incir türünü kasteder. İlginç durumlar da vardır. Mesela incir kelimesi, halk arasında insanın genital bölgelerine atıf yaptığı için adı yüzyıllar boyunca halk arasında kullanılmamıştır. (Argo karşılığı da vardır.) Onun yerine genel meyve anlamında da kullanılan yemiş kelimesi kullanılmıştır. Yemiş, Kaşgarlı Mahmut’un Dîvânu Lügâti’t-Türk adlı eserinde geçmektedir. Sümerce, Akkadca, Fenikece, İbranice, Yunanca, Latince, Arapça, Farsça ve Türkçede farklı kelimeler kullanılması, bu meyvenin çok eski çağlardan itibaren tanındığını göstermektedir. Bilimsel terminolojide kullanılan Ficus Carica adı ise Anadolu'nun antik Karya bölgesine doğrudan gönderme yapmaktadır. Böylece yalnızca botanik terminolojisi bile Anadolu'nun ve Aydın’ın incirin kültürel tarihindeki belirleyici konumunu ortaya koymaktadır.
İncirin tarihini anlamak için öncelikle onun doğal coğrafyasını anlamak gerekir. Arkeolojik ve botanik araştırmalar, Doğu Akdeniz ile Batı Anadolu'nun incirin doğal yayılış alanlarından biri olduğunu göstermektedir. Özellikle Büyük Menderes Havzası, sahip olduğu iklim ve toprak özellikleri sayesinde tarih boyunca dünyanın en önemli incir üretim merkezlerinden biri olmuştur. Bölgenin iklim yapısı, yaz aylarının sıcak ve kurak, kış aylarının ise ılıman geçmesi nedeniyle incir yetiştiriciliğine son derece elverişlidir. Ayrıca Büyük Menderes Havzasını denizden gelerek geçen imbat rüzgarının hakkını da incir için teslim etmek gerekir. Bu nedenle tarih boyunca Aydın ve çevresi yalnızca tarımsal üretim bakımından değil, uluslararası ticaret açısından da önemli bir merkez hâline gelmiştir. Millî Mücadele yıllarına ait askerî haritalarda dahi geniş incir alanlarının gösterilmiş olması, ürünün stratejik önemini ortaya koymaktadır. Peki, Aydın İncirine neden Smyrna Fig yani İzmir inciri denilmektedir? İncir yalnızca tarımın değil, ekonominin de önemli ürünlerinden biri olmuştur. Antik Çağ'dan itibaren Akdeniz ticaretinin temel ihraç ürünleri arasında yer alan incir, özellikle kurutularak uzun mesafelere taşınabilmesi sayesinde uluslararası ticarette önemli bir avantaj sağlamıştır. Osmanlı döneminde İzmir Limanı üzerinden gerçekleştirilen incir ihracatı, bölge ekonomisinin temel gelir kaynaklarından biri hâline gelmiş, Cumhuriyet döneminde de Türkiye'nin dünya kuru incir pazarındaki üstünlüğü devam etmiştir. Fakat Aydın inciri olmasına rağmen İzmir limanından dünya pazarlarına ulaştığı için Aydın inciri olmuş İzmir inciri. Çünkü bir ürünün üretildiği yer kadar bir ticarî mal olarak pazara çıkış yeri (mahreç mahali) de o ürünün menşei ve dolaşımını belirler. O yüzden İzmir gümrükte veya limanda Aydın incirine vurulan bir mühür o incirin ticarî pazardaki etiketini veya coğrafi tescili belirlemiştir. Neyse ki Aydın için incirin coğrafi tescili alınarak bu galat-ı meşhur düzeltilmiştir.
İncirin tarihindeki en dikkat çekici özelliklerden biri ise doğayla kurduğu benzersiz ilişkidir. İncir ağacı ile incir arısı (Blastophaga psenes) arasında milyonlarca yıl boyunca gelişen karşılıklı yaşam ilişkisi (simbiyoz) ve yaşamsal mekân (biyosfer) doğadaki en ilginç ortak evrim örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. İncir çiçeklerinin döllenmesi (ilekleme) büyük ölçüde incir arıları sayesinde gerçekleşmekte, arılar da yaşam döngülerini incirin içerisinde tamamlamaktadır. Bu karşılıklı bağımlılık, insanın tarımsal üretime başlamasından çok daha önce doğada kurulmuş biyolojik bir dengeyi ifade etmektedir. Erkek incir ağacıyla (ilek) dişi incir ağacı arasında incir sinekleri üzerinden gerçekleşen bu biyolojik ilişki de aynı zamanda cinsiyete dayalı biyolojik iş bölümü anlamına da gelmektedir. İnsan ise bu doğal döngüyü gözlemleyerek zaman içerisinde incir yetiştiriciliğini ehlileştirerek geliştirmiştir. Böylece doğa tarihi ile kültür tarihi birbirini tamamlayan iki unsur hâline gelmiştir. O yüzden insanlık tarihi boyunca birçok kültürde bu meyveye yüklenen anlamlar, onun sıradan bir besin maddesi olmanın ötesine geçtiğini göstermektedir. Bir toplumun kutsal kabul ettiği, mitolojisine taşıdığı, sanat eserlerinde tasvir ettiği veya gündelik dilinde deyimlere konu ettiği herhangi bir unsur, artık yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda kültürel bir sembol hâline gelmiştir. İncir de bu yönüyle insanın doğayla kurduğu ilişkinin anlam dünyasına yansıyan en eski örneklerden biridir. Bu nedenle incirin kullanım alanları yalnızca tarımsal üretim, ticaret veya beslenme ile sınırlandırılamaz. Edebiyat, resim, heykel, mimari, din, mitoloji, halk inanışları ve tıp gibi çok farklı alanlarda karşımıza çıkan incir, kültür tarihinin disiplinlerarası yaklaşımı içerisinde değerlendirilmesi gereken önemli bir araştırma konusudur. Dolayısıyla incirin değişim değeri kadar kültürel değeri de dikkate alınmalıdır. Zira ekonomik değer zamanla değişebilmekte, ancak kültürel hafızada yer edinmiş semboller çok daha uzun süre varlıklarını koruyabilmektedir.
İncirin kültür tarihinde sahip olduğu en güçlü anlam katmanlarından biri dinler tarihidir. Eski Ahit'te (Tevrat/Torah) yer alan Hz. Âdem ile Hz. Havva anlatısında yasak meyvenin yenilmesinden sonra ilk fark edilen unsur insanın çıplaklığıdır. Bunun üzerine ilk insanların incir yapraklarını kendilerine örtü yaptıkları anlatılmaktadır. Bu anlatı, incir yaprağını yalnızca bir bitki unsuru olmaktan çıkararak mahremiyetin, utancın ve insanın kendi varlığının farkına varmasının sembollerinden biri hâline getirmiştir. [Bereşit/Yaratılış, 3:7] Daha sonraki Hristiyan sanatında da bu anlatının etkisi açık biçimde görülmektedir. Özellikle Rönesans ve sonrasında çıplak insan figürlerinin incir yapraklarıyla örtülmesi, kutsal metinlerdeki anlatının sanat tarihindeki en belirgin yansımalarından biri olmuştur. Paris Notre-Dame Katedrali'ndeki kabartmalar ve Doğu Roma/Bizans mozaikleri gibi eserlerde incir ağacının doğrudan bu anlatıyla ilişkilendirilmesi, sembolün yüzyıllar boyunca yaşamaya devam ettiğini göstermektedir.
İslam kültüründe ise incirin yeri farklı bir boyut kazanmaktadır. Kur'an-ı Kerim'in doksan beşinci sûresi doğrudan "Tîn" adını taşımakta ve incir üzerine yemin edilerek başlamaktadır. Klasik tefsirlerde bu yeminin anlamı üzerine farklı yorumlar yapılmış; incirin bereketi, insan sağlığına olan faydaları ve kutsal coğrafyalarla ilişkisi üzerinde durulmuştur. Tasavvuf geleneğinde ise Hz. Âdem'den geriye kalan dört sembolden biri olarak incir yaprağı zikredilmiş, böylece incir yalnızca bir meyve değil, insanın cennetten yeryüzüne inişinin sembollerinden biri olarak değerlendirilmiştir. İbn Abbas Radıyallahuma “İncir mivesi/meyvesi cennet meyvesine müşabihdür (benzer) der. Zira bir lukmadır (lokmadır) ve çekirdeği ve zahmeti yoktur. Resulullah Aleyhisselama (Hz. Muhammed’e) (S.A.V) incir götürdüler buyurdu ki “Eğer cennetten mive/meyve inzal olunsa (inse) derdim ki incir andandır (ondandır), tenavül edin (yiyin). O yüzden hem Ku’ran-ı Kerim’de üzerine yemin edilmesi hem de Hz. Muhammed’in hadisleri inciri bir cennet meyvesi yapmıştır. Bu noktada nimetler arasında efdaliyet aranmaz, şükretmek gerekir ama Aydın’ın hurması incirdir. Nasıl ilk Müslümanlar için Acve hurmasının adı geçiyorsa Aydın için ismi geçen kutsal meyve ilk önce incir sonra zeytindir. İkisi de bu topraklarda yetişir. Biri tatlı diğeri acıdır. O yüzden Lale Devri (1718-1730) şâirlerinden Nedim’in bir beyitinde Olur mefhûm her şîrînin olmak telh encâmı / Kelâm-ı Hak'ta der-pey gelmesinden tîn ü zeytûnun” diye geçmektedir. Sadeleştirilirse Şâir-i meşhur her tatlı, iyi, güzel şeyin kötü, acı bir sonla bittiği, Kur’ân-ı Kerim’de incirin arkasından zeytinin gelmesinden anlaşılabileceğini bu beytinde ortaya koymuştur. Bu yönüyle Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam arasında ortak semboller taşıyan nadir bitkilerden biri olması, inciri dinler tarihi açısından ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmektedir.
Dinî metinlerin yanında Ortadoğu ve Akdeniz uygarlıkları da inciri gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline getirmiştir. Mısır mezar resimlerinden Mezopotamya tabletlerine, Levant bölgesindeki arkeolojik buluntulardan Anadolu yerleşimlerine kadar geniş bir coğrafyada incirin izlerine rastlanmaktadır. İsrail'deki Tel Miqne-Ekron kazılarında ele geçirilen yaklaşık 3000 yıllık yanmış incir kalıntıları, Geç Tunç Çağı'nda dahi incirin depolanarak tüketildiğini göstermektedir. Benzer şekilde Pompei ve Herculaneum'da Vezüv Yanardağı'nın püskürmesiyle korunmuş fresklerde incir tasvirlerinin yer alması, Roma dünyasında bu meyvenin gündelik hayatın önemli unsurlarından biri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular, incirin yalnızca yazılı kaynaklarda değil, arkeolojik materyaller aracılığıyla da takip edilebilen uzun bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir.
Antik Yunan ve Roma dünyasında incir yalnızca besin kaynağı olarak değerlendirilmemiştir. Mitolojik anlatılarda tanrılarla ilişkilendirilen incir, filozofların eserlerinde, şairlerin dizelerinde ve doğa tarihçilerinin gözlemlerinde de yer almıştır. Özellikle Yaşlı Plinius'un Naturalis Historia adlı eseri, Antik Çağ'ın bitkiler hakkındaki en kapsamlı kaynaklarından biri olarak incire dair ayrıntılı bilgiler sunmaktadır. Plinius'un çalışmaları yalnızca botanik özellikleri değil, bitkilerin kullanım alanlarını ve insan hayatındaki yerini de açıklamaktadır. İslam dünyasında ise Dinaverî'nin Kitâbü'n-Nebât adlı eseri, Antik Yunan botanik geleneğini İslam bilim anlayışıyla buluşturarak incir gibi bitkilerin hem dil hem de tıp açısından önemini ortaya koymuştur. Bu isimler gibi daha birçok önemli isim botanik eserlerinde incirden bahsetmiştir. Böylece doğa tarihi literatürü, farklı medeniyetler arasında bilgi aktarımının önemli araçlarından biri hâline gelmiştir.
Anadolu coğrafyasında incirin en belirgin tarihî sürekliliği ise Osmanlı döneminde görülmektedir. Özellikle Batı Anadolu'da yetiştirilen kuru incir, ilk zamanlar Miletos, Kuşadası (Scalanova=Yeni Liman) limanlarıyla uzak diyarlara ulaştırılmış ve daha sonra Osmanlı Dönemi’nde İzmir Limanı aracılığıyla Avrupa pazarlarına ulaştırılmış ve imparatorluğun önemli ihraç ürünlerinden biri olmuştur. Osmanlı'nın iaşe sistemi içerisinde sarayın gıda ihtiyacının karşılanmasında kuru meyvelerin önemli bir yeri bulunmaktaydı. Kiler-i Âmire için Batı Anadolu'dan düzenli olarak incir temin edilmesi, devletin bu ürüne verdiği önemi göstermektedir. Bunun yanında zaman zaman yaşanan kıtlıklar, stokçuluk faaliyetleri ve fiyat artışları karşısında merkezî yönetimin müdahalede bulunması, incirin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda idarî açıdan da stratejik bir ürün olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Osmanlı toplumunda incir yalnızca dış ticaretin önemli ihraç ürünlerinden biri olmamış, aynı zamanda halk kültürünün de ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Bir kültür unsurunun gerçek değeri, yalnızca resmî belgelerde değil, halkın gündelik dilinde ve kolektif hafızasında bıraktığı izlerle de ölçülebilir. Bu bakımdan incir, Anadolu insanının sözlü kültüründe oldukça zengin bir yer edinmiştir. Özellikle Büyük Menderes Havzası'nda yaşayan toplumların günlük yaşamı içerisinde incir, ekonomik olduğu kadar sosyal ve sembolik anlamlar da taşımıştır. Bölge insanının üretim takviminden düğün geleneklerine, mevsimlik işçilikten aile ekonomisine kadar birçok unsur incir etrafında şekillenmiştir. Bu durum, incirin yalnızca tarımsal bir ürün değil, aynı zamanda bölgesel kimliği oluşturan temel kültürel unsurlardan biri olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte halk kültürü incire her zaman olumlu anlamlar yüklememiştir. İlginç bir biçimde kutsal metinlerde bereket, nimet ve bolluğun sembolü olarak görülen incir, Türk halk deyimleri ve atasözlerinde çoğu zaman olumsuz çağrışımlarla kullanılmaktadır. "İncir çekirdeğini doldurmamak", "bir çuval inciri berbat etmek" veya "ocağına incir ağacı dikmek" gibi deyimler, küçük görülen bir olayın büyük sonuçlar doğurmasını ya da yıkımı ifade eden metaforlar hâline gelmiştir. Bu durum, kültür tarihinin önemli özelliklerinden birini ortaya koymaktadır. Farsça encire veya encir demek; delmek, delik açmak manasına geldiği için Osmanlılarda gelenekten gelen adap ve terbiye gereğince incir kelimesinin yerine yemiş tercih edilirdi. “Mutlak delik, hususuyla mak’at deliği” anlamına geldiği önemli sözlükler yazmıştır. Aydın taraflarında incire yemiş denmesi ikinci çirkin manadan kaçınmak içindir diye kaynaklarda yazmaktadır. Sadece Doğu kültüründe Batı kültüründe de bu şekildedir. Ayrıca Yunanca σῦκον Sykon ve συκῆ sykē kelimesiyle İtalyanca incir anlamına gelen Fica kelimesi de kadının genital bölgesine karşılık gelir. Nitekim insanın ilk ahlakî çöküşü olan ilk günahta Hz. Adem ve Havva’nın yalnız kaldığı zamanda onların avret yerlerini örtmesi için yaprağını vererek cömert ve merhametli davranan incir ağacıydı. O yüzden özellikle Batı kanonunda incir cömertliğin ve merhametin simgesi olmasından dolayı da müşfik anne Hz. Meryem ile de ilişkilendirilir. İşte psiko-tarihi olan bu çağrışımın kökenlerini erilleştirilmiş psiko-mitik ve teolojik anlatılarda arayabilirsiniz. Aynı nesne farklı toplumsal bağlamlarda birbirine tamamen zıt anlamlar kazanabilmektedir. Kutsal metinlerde övgüyle anılan bir meyvenin halk arasında olumsuz deyimlerin merkezinde yer alması, kültürel anlamların tarihsel süreç içerisinde nasıl değişebildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
İncirin toplumsal hayattaki önemini ortaya koyan bir diğer kaynak grubu ise seyahatnamelerdir. Özellikle 17. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar İzmir ve Aydın çevresini ziyaret eden yerli ve yabancı seyyahlar, bölgenin en dikkat çekici ürünlerinden biri olarak inciri kaydetmişlerdir. Örneğin 17. yüzyılda Evliya Çelebi Köşk inciri için kazası köylerinde olan inciri cihanı tutmuştur. Gök Lop namıyla meşhur olan inciri bir Tanrı kudretidir ki her biri kırkar ellişer dirhem gelir katr-ı nebat-ı hamavî gibi taze loptur. Cisminde asla çizgi, nakış yoktur, hemen sırf bir cüllaptır. Yiyene asla sıkıntı vermez. Kurusunu da küfe sepetler içinde yedi iklime hediye götürürler. Üzeri şekerli bir incirdir ki Tîn suresi bunun hakkında inmiş ola. Asla ağırlık vermez, hazmı kolay, besleyici, tabiatı yumuşatıcı ve görmeye yararlı bir cennet inciridir ki ter ü tazesi bir saat uzak yere gidemez, zira bir tulum kand-i nebat cüllâbıdır diye eserinde belirtir. Evliya Çelebi, Köşk kasabasını anlatırken incirin lezzetini uzun uzun tasvir etmekte; ürünün büyüklüğünü, tatlılığını ve dünyanın farklı bölgelerine gönderildiğini ifade etmektedir. Seyyahın kullandığı ifadeler, yalnızca kişisel bir beğeniyi değil, aynı zamanda XVII. yüzyılda Aydın yöresinin uluslararası incir ticaretindeki yerini de göstermektedir. Evliya Çelebi'nin anlatısında incirin hem besleyici hem de şifalı bir meyve olarak değerlendirilmesi, dönemin tıp anlayışıyla da uyumludur. On dokuzuncu yüzyılda Anadolu'yu gezen Avrupalı seyyahların gözlemleri de benzer sonuçlar ortaya koymaktadır. Yemek sofralarında tatlı olarak sunulan fırınlanmış incirler, misafirlere ikram edilen kuru incirler ve zengin konaklarında kahvenin yanında servis edilen incir tabakları, bu meyvenin Osmanlı misafirperverliğinin önemli unsurlarından biri olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda incirin gayrimüslim ve Müslüman toplumlar tarafından ortak bir ikram kültürü içerisinde kullanılması, Osmanlı şehir yaşamındaki ortak mutfak kültürünü de yansıtmaktadır. Bu gözlemler, incirin yalnızca ekonomik değeri bulunan bir ihraç ürünü olmadığını; aynı zamanda sosyal ilişkilerin ve gündelik hayatın önemli bir parçasını oluşturduğunu göstermektedir. Amerikalı seyyahların XIX. yüzyılın sonlarında İzmir'deki incir işletmeleri hakkında verdikleri bilgiler ise farklı bir açıdan önem taşımaktadır. Bu anlatımlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun çok dinli ve çok etnikli yapısının sıradan bir incir işletmesinde dahi görülebildiğini ortaya koymaktadır. Aynı üretim alanı içerisinde Türkler, Rumlar, Yahudiler ve diğer toplulukların birlikte çalışmaları, incirin yalnızca tarımsal üretimi değil, aynı zamanda toplumsal organizasyonu da şekillendiren bir unsur olduğunu göstermektedir. Böylece incir işletmeleri, geç Osmanlı toplumunun sosyal yapısını anlamaya yardımcı olan küçük tarih laboratuvarları niteliği kazanmaktadır.
Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında coşkulu şekilde kutlanan incir bayramları da bu kültürel sürekliliğin modern dönemdeki yansımalarıdır. Bölgesel üretimi teşvik etmek, ihracatı artırmak, üreticileri bir araya getirmek ve alın teri döken işçilerin hakkını vermek amacıyla (O yüzden nam-ı diğer İncir Amele Bayramı olarak bilinir) gerçekleştirilen bu etkinlikler, yalnızca ekonomik organizasyonlar değil, aynı zamanda yerel kimliğin inşasında rol oynayan kültürel faaliyetlerdi. Bugün büyük ölçüde unutulmuş olan bu bayramlar, incirin Cumhuriyet döneminde de ulusal ekonominin ve yerel kültürün önemli sembollerinden biri olarak kabul edildiğini göstermektedir. Aynı şekilde incir üreticilerinin kurdukları malî kuruluşlar, kooperatifler ve kamuoyunda "İncirciler Bankası" olarak anılan finansal yapılanmalar da (Millî Aydın Bankası ve daha sonra TARİŞ/TARİŞBANK gibi) ürünün bölge ekonomisindeki belirleyici konumunun bir başka göstergesidir.
İncirin tarih boyunca önemini korumasının nedenlerinden biri de sağlık alanındaki kullanım biçimleridir. Eski Mezopotamya'dan Antik Yunan'a, İslam tıbbından Osmanlı hekimliğine kadar uzanan geniş bir zaman diliminde incir, çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan temel bitkiler arasında yer almıştır. Geleneksel tıp anlayışında besin ile ilaç arasında kesin bir ayrım bulunmadığından, incir hem günlük beslenmenin hem de tedavi yöntemlerinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Özellikle sindirim sistemi rahatsızlıkları, solunum yolu hastalıkları ve bazı deri hastalıklarında incirin farklı şekillerde kullanıldığı görülmektedir. Bunun yanında humoral tıp anlayışı çerçevesinde sıcak-soğuk ve yaş-kuru dengesi içerisinde değerlendirilen incir, insan mizacını düzenleyen besinlerden biri olarak kabul edilmiştir. İslam tıp geleneğinde İbn Sînâ, Hacı Paşa ve diğer hekimlerin eserlerinde incirin çeşitli reçeteler içerisinde yer alması, bu meyvenin yalnızca halk hekimliğinde değil, bilimsel tıp literatüründe de önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Avrupa'da ise Orta Çağ cerrahlarından Guy de Chauliac'ın eserlerinde incirin yara tedavisinde (hıyarcıklı veba tedavisinde) kullanılması, Akdeniz dünyasında oluşan ortak tıp kültürünün önemli örneklerinden biridir. Böylece incirin sağlık tarihi, Doğu ve Batı tıp geleneklerini birbirine bağlayan ortak bir bilgi mirasının parçası olarak değerlendirilebilir.
İncirin tarihî serüveni yalnızca ekonomi, din veya tıp alanlarıyla sınırlı değildir. İnsanlığın estetik anlayışının gelişimine paralel olarak sanatın farklı dallarında da kendisine önemli bir yer edinmiştir. Antik Çağ'dan günümüze kadar resim, heykel, mozaik, mimari süsleme ve el yazması eserlerde incir ağacı ile incir meyvesi farklı sembolik anlamlar yüklenerek tasvir edilmiştir. Sanat tarihinin temel özelliklerinden biri, toplumların gündelik hayatta önem verdikleri unsurları estetik bir dile dönüştürmesidir. Bu nedenle incirin sanat eserlerinde yer alması tesadüfi değildir. Özellikle Akdeniz havzasında gelişen uygarlıkların ortak bitki örtüsünü yansıtan eserlerde incir, zeytin ve üzüm ile birlikte bolluğun, bereketin ve yaşamın devamlılığının sembolleri arasında gösterilmiştir. Antik Roma fresklerinden Bizans mozaiklerine, Orta Çağ minyatürlerinden Rönesans resmine kadar uzanan geniş bir sanat geleneği içerisinde incir, bazen doğrudan konu edilmiş, bazen ise kompozisyonun sembolik unsurlarından biri olarak kullanılmıştır. Böylece sanat eserleri yalnızca estetik bir değer taşımamakta, aynı zamanda incirin kültürel tarihini takip etmeye imkân veren tarihî belgeler niteliği de kazanmaktadır. Sanat tarihinde dikkat çeken bir diğer husus ise incirin kutsal anlatılarla birlikte temsil edilmesidir. Hz. Âdem ile Hz. Havva sahnelerinde incir yaprağının mahremiyeti simgelemesi, Hristiyan ikonografisinin en belirgin geleneklerinden biri hâline gelmiştir. Aynı şekilde Osmanlı minyatürlerinde, İran yazmalarında ve Avrupa el yazması eserlerinde meyvelerin sembolik kullanımı incirin yalnızca doğal bir unsur olarak değil, düşünsel bir anlatım aracı olarak da değerlendirildiğini göstermektedir. Sanat tarihinin sunduğu bu görsel malzeme, yazılı kaynakların eksik bıraktığı birçok ayrıntıyı tamamlayarak kültür tarihine farklı bir bakış açısı kazandırmaktadır.
İncirin insanlık tarihindeki en önemli kullanım alanlarından biri de gastronomidir. Beslenme, insanın en temel ihtiyaçlarından biri olmakla birlikte zaman içerisinde yalnızca biyolojik bir zorunluluk olmaktan çıkmış, kültürel kimliği belirleyen temel unsurlardan biri hâline gelmiştir. Toplumların mutfakları, yaşadıkları coğrafyanın iklimini, ekonomik yapısını, inanç sistemlerini ve sosyal ilişkilerini yansıtan önemli kültürel miraslardır. Bu bakımdan incir, Akdeniz mutfağının en eski ve en karakteristik ürünlerinden biri olarak dikkat çekmektedir. Yaş veya kuru olarak tüketilebilmesi, uzun süre muhafaza edilebilmesi ve farklı yemeklerle uyum sağlayabilmesi, onu tarih boyunca vazgeçilmez bir besin kaynağı hâline getirmiştir. Antik Yunan ve Roma mutfak kültürüne ilişkin eserler incirin yalnızca günlük sofralarda değil, seçkinlerin ziyafetlerinde de önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Cato, Varro, Columella ve Yaşlı Plinius gibi yazarların eserlerinde tarım ve beslenme hakkında verilen bilgiler arasında incire de geniş yer ayrılmıştır. Özellikle Roma'nın ünlü gurmesi Apicius'un De re coquinaria adlı eserinde incirden hazırlanan çeşitli yemekler ve içeceklerden söz edilmesi, bu meyvenin gastronomik değerini açık biçimde ortaya koymaktadır. Roma aristokrasisinin ünlü isimlerinden Lucullus'un Anadolu seferleri sırasında tanıdığı meyveler arasında incire özel bir yer vermesi de Anadolu'nun meyve kültürünün Antik Dünya üzerindeki etkisini göstermektedir. Böylece gastronomi tarihi, ticaret tarihiyle birleşmekte; Anadolu'nun tarımsal zenginliği Akdeniz dünyasının ortak mutfak kültürünü şekillendiren önemli unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı mutfağı ise incirin kullanım alanlarını daha da çeşitlendirmiştir. İmparatorluğun geniş coğrafyası içerisinde farklı kültürlerin mutfak geleneklerinin birleşmesi, incirin de çok sayıda yemekte kullanılmasına imkân sağlamıştır. Et yemeklerinden hoşaflara, tatlılardan şerbetlere kadar birçok tarifte incire rastlanmaktadır. XIX. yüzyılda Mehmed Kâmil tarafından kaleme alınan Melceü't-Tabbâhîn adlı eser, Osmanlı mutfak kültürünün sistemli biçimde yazıya geçirilmiş ilk örneklerinden biridir. Bu eserde yer alan incir hoşafı tarifi, kuru incirin yalnızca besin maddesi olarak değil, mutfak kültürünün vazgeçilmez unsurlarından biri olarak değerlendirildiğini göstermektedir. Aynı zamanda bu tarifler, tarihî gastronomi araştırmaları açısından yazılı kaynak niteliği taşımaktadır.
İncirin kullanım alanı yalnızca yemeklerle sınırlı kalmamıştır. Tarih boyunca farklı meşrubatların hazırlanmasında da önemli bir hammadde olarak değerlendirilmiştir. Özellikle İzmir'de faaliyet gösteren şerbet ustalarının hazırladığı meyve şerbetleri arasında incir de önemli bir yer tutmuştur. Cumhuriyet'in ilk yıllarına ait ticaret rehberlerinde yer alan reklamlar (İzmir’de İkinci Beğler Sokağında 84 Numarada Şerbetçi Kadri Usta) incir şerbetinin kent yaşamında tanınan bir içecek olduğunu göstermektedir. Bunun yanında Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde incirden alkol üretimine yönelik uygulamalar da dikkat çekmektedir. (Suma) Savaş yıllarında ithal alkol teminindeki güçlükler nedeniyle üzüm ve incirden ispirto üretilmeye başlanması, tarımsal ürünlerin sanayi alanında da değerlendirildiğini göstermektedir. Özellikle ticari değeri düşük olan incirlerin rakılık incir olarak sınıflandırılması, ürünün hiçbir kısmının ekonomik döngü dışında bırakılmadığını ortaya koymaktadır. Bu durum, Osmanlı iktisadının kaynak kullanımındaki pragmatik yaklaşımını göstermesi bakımından da önem taşımaktadır.
Bütün bu değerlendirmeler göstermektedir ki incir, tarih boyunca yalnızca bir meyve olarak var olmamıştır. İnsanlığın doğayla kurduğu ilişkinin, üretim biçimlerinin, inanç sistemlerinin, estetik anlayışının ve ekonomik faaliyetlerinin kesişim noktasında yer alan çok yönlü bir kültür unsuruna dönüşmüştür. Mezopotamya'dan Anadolu'ya, Antik Yunan'dan Roma'ya, İslam medeniyetinden Osmanlı'ya ve Cumhuriyet dönemine kadar uzanan tarihsel süreçte incir, her toplum tarafından yeniden yorumlanmış; kimi zaman kutsallığın, kimi zaman bereketin, kimi zaman da gündelik yaşamın vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Bu yönüyle incirin tarihi, aslında insanın doğayla kurduğu ilişkinin ve uygarlığın gelişim sürecinin de tarihidir. İncir üzerine yapılacak çalışmaların yalnızca botanik, tarım veya ekonomi alanlarıyla sınırlandırılması, bu zengin tarihî mirasın önemli bir bölümünü göz ardı etmek anlamına gelecektir. Kültür tarihi perspektifi, incirin çok katmanlı yapısını anlamaya imkân sağlayan en uygun yöntemlerden biridir. Dil, din, sanat, tıp, gastronomi, halk kültürü ve ekonomi gibi farklı disiplinlerden elde edilen verilerin birlikte değerlendirilmesi, incirin insanlık tarihindeki gerçek konumunu daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu nedenle "Geçmişten Günümüze İncir", yalnızca bir meyvenin tarihini anlatmayı amaçlayan bir çalışma değil; insanın kültürel hafızasında yer edinmiş bir kültür nesnesinin, farklı medeniyetler boyunca kazandığı anlamları bütüncül bir yaklaşımla değerlendirme çabasıdır. Mikro ölçekte incir ekseninde yürütülen bu araştırma, makro ölçekte insanlık tarihinin kültürel gelişimini anlamaya katkı sağlamaktadır. Nitekim sıradan görünen bir meyvenin izini sürmek, çoğu zaman uygarlık tarihinin en önemli kırılma noktalarını yeniden okumaya imkân vermektedir.

GÖRSEL: İspanyol Barok döneminin dâhisi Diego Velázquez’in (1599-1660) gençlik yıllarında resmettiği ve günümüzde Londra'daki Apsley House (Wellington Koleksiyonu) bünyesinde sergilenen ünlü "El Aguador de Sevilla" (Sevilla Su Satıcısı) tablosunda, öndeki gence uzatılan cam bardağın dibinde bir incir yer alır. Bu tablodaki incir, dönemin Endülüs kültüründen kalma oldukça pratik ve akıllıca bir yaşam hilesini yansıtır. İncir burada kavurucu Sevilla (İşbiliye) sıcaklarında büyük kil testilerden bardağa doldurulan yavan suya hafif, tatlı bir aroma kazandırır. Antik Çağ'dan beri gelen bir gelenekle suyun içindeki tortuları dibe çökerterek doğal bir filtre görevi görmesini sağlamaktadır. Velázquez, sıradan bir sokak geleneğini tablosuna dahil ederek aslında kendi sanatsal dehasını kanıtlamaktadır; zira saydam camın ve suyun içinden geçen ışığın, bardağın dibindeki incirin şeklini optik olarak nasıl büktüğünü kusursuz bir gerçekçilikle işleyerek ışık, cam ve su dokuları üzerindeki üstün yeteneğini dünyaya ilan etmiştir. Sanatçının tüm bu teknik becerisini, ışığı ve şeffaflığı hapsettiği bu cam bardak, adeta tüm güzelliği ve hayat veren lütfu içinde barındıran mecazi bir "Zarâfet Sandığı" görevi görmektedir. Bu görselde de incir olmaktan çıkmış ve çok katlı bir anlam dünyasına katılmıştır. Görmek için ilk önce bakmak gerekir. [WM.1600-1948, Wellington Museum, Apsley House, Londres, 1618-1623]