SARMAŞIK

  • AYREF
  • ECUMASTERS AYDIN

Sakin bir yaz akşamı, fırtınasız bir liman neyse vazgeçilemeyen de oydu adanmış bir adam için.  

 

            Ama takvimler tarih değiştirirken, yapraklar birbiri ardınca sararırken, her şey gibi insan kalbi de değişimin kucağında kabuk değiştirirken, bir gün ansızın bir düşün peşinde buldu kendini adam.

 

            Merak etti. Dünyada sonu olmayan bir aşk var mıydı?

 

            Ucu bucağı olmayan bu düş, bir süreliğine de olsa yanına varılası, içine çöreklenesi  bir yurttu. Ve adam, itiraf etmese de kasırgaya hasretti… Bazen, herşey yolunda olsa bile an’ı farklı kılan bir başkalık arıyordu insan. Aynılık duygusunun dışına çıkıp, farklı olanın çemberinde dolaşmak gibi. Ya da bilmediğini bilmek, tatmadığını tatmak isteği gibi.

 

            İnsan, heyecana susuzdu. İltifata, sevgiye, değer görmeye olduğu kadar…

           

            Adam, ahir ömrünün son baharında olduğunu düşündüğü bir gün, dünya nimetlerinden ne varsa uzanabileceği, aklında kalan ve kalması muhtemel olan hepsini tek tek koydu önüne. Evleri, arabaları, altınları, arsaları, malı mülkü bir yana, kadınları ve çocukları bir yana koydu.

 

            Uzun ya da kısa, başında ya da sonunda ömrü yaşadığı zaman kadardı. Ve sonrası var mıydı o da muammaydı. Var dediği çoktu da, yok olan nesi vardı, kendi de bilmiyordu. Bir ses, bir görüntü, bir anlık bir göz kayması bile öylesi peşinden gidilesiydi.

 

            Fakat, bir gün peşine takıldığı düşün işaret ettiği bir sarmaşık düştü kalbine. Öyle hızlı büyüdü ki içinde, sarıldığı herşeyi kurutmaya başladı.  İçten içe çöktü. İçten içe yoruldu adam. Ama insan kalbi illa sonunu görmeliydi. Başlayan ya bitmeli ya da devam etmeliydi.

 

            Sarmaşık: “Benim toprağım sende ve bilesin ki sensin!” dedi.

           

            Adam: “Ben kimseye ait değilim. Kendime bile dedi.”

           

            Öyle hürdü ki, içindeki aidiyet duygusu kök saldığı yerden başka bir yerde değildi. Biliyordu ki sevdiklerini saklayandan başkası olamazdı yeri yurdu. Ama yine de sarmaşığa olan sevgisinden bir şey eksilmedi. Öyle susuzdu ki sarmaşığın her haline, kendini bıraktı onun eline. Ve hayatında, eksikliğini duyup da ne olduğunu bir türlü kestiremediği şeyin bir sarmaşık  olduğunu kavradı.

 

Sarmaşık, aşk’tı. Saran, içine alan, kaplayan ve kapsayandı…

 

            Önceleri yitip tükendiğini anlamayan adam, güller kopardı bahçe kenarlarından. Sözler dizdi öbek öbek, sarmaşığın hoşuna gidecek ne varsa dayadı kapısına. Sarmaşık, çiçeklerini saçtı önce ortalığa. Yapraklarını gürleştirdi. Öyle güzeldi ki mest olmamak mümkün değildi.

 

            Ve adam, gün gün onun adıyla kendinde kayboldu. Geceleri onun için ağlamaya başladı. Oysa, erkek adam ağlamazdı. Dimdik dururdu. Eğilmezdi öyle sudan bahanelerle hiç kimsenin ve hiç bir şeyin önünde. Korkmazdı, incelmezdi, varlığından eksilmez ve eksiltmezdi.

 

            Ama, aşk düşünce kalbine, eksilmeye, korkmaya, eğilmeye başladı. Sarmaşık her seferinde daha fazlasını istiyordu. Ve adam, her defasında sarmaşığın eline kendinden bir parça veriyordu. Ve her defasında, elinde kendi elinden başkasını görmüyordu. Sarmaşık hep alandı. Sarmaşık hiç vermeyendi. Gölgesinde kalan herşeyi kurutmaya mahkumdu. Ve adam, sarmaşığın gölgesinde yavaş yavaş kuruyordu.

 

            Bir sarmaşık, bir kalbi kaç kere kuruturdu?

            Ve kaç kez, bir kuruyuş yerini yeşermeye bırakırdı?

 

            Adam, her kuruyuş sonrası, yeni bir ümitle çalsada sarmaşığın kapısını. Sarmaşık, “aşk” olup uçuyordu geldiği yere. Bir gün, sarmaşığın aşkını denemek istedi adam. Sevildiğinden emin olmak adına:

 

            “Hoşçakal…” dedi, kısaca.

           

            “Güle güle sana” dedi, sarmaşık…

           

            Onca günün onca adanmışlığın bir cümlede son  bulması içini yaktı adamın. Anladı ki sarmaşık hep olduğu yerdeydi. Ne bir adım gelmişti ne de gitmişti. Gidende, kalanda hep kendisiydi. 

           

            Aşk ki kalpten beslenirdi. Düşüncelerimiz onu ne kadar içselleştirir ve içinde büyütürse o kadar çoğalır, o kadar güçlenirdi. O kadar gürbüz ve o kadar ayakta kalırdı. Ama aşk dediğimiz bazı kereler aşk olmaktan çok olmasını hayal ettiğimiz olurdu. Tamda o noktada elimizde kalan bir sarmaşık yaprağından başka bir şey olmazdı.

 

            Adam da, ahir ömründe bir deniz olup içinde kaybolduğunu zannederken gerçekte çöl olduğunu fark ettiğinde ve aşk dediğinin bir sarmaşık yaprağı olduğunu anladığında; gerçekten sarmaşık olanın yani bütün aşkları kendinde toplayıp kurutması mümkün olmayanın, elleri hiç boş çevirmeyenin, uzanana elini uzatanın, darlıktan genişliğe çıkaranın, kalbinin aynasında hiç solmayanın  peşine düştü.

 

            -Halim haline ayan ey aşk! diye, seslendi bir gün...

           

            Dünde bıraktım seni bulmak için attığım her adımı ve sarmaşık yaprağını. Bil ki senden başkası değil elimi uzattığım. İçimde sarmaşık yaprağı olan herşeyi, altınları, salma atları, kadınları, erkekleri, velhasıl dünya metaı olan ve hedefimde olmayan herşeyi taliplisine bırakıyorum.

 

            Sana, ardımda kalan yıllarımı değilse de geleceğimi, henüz kirletilmemiş olanı, senin adının yanında hükmü olmayanı vaadediyorum. Kabul et.

 

            Bir hiç’im biliyorum. Ama değerim, verdiğin değer kadar. Azınada çoğunada bil ki razıyım.

 

            Ama yeter ki sen, ille de sen razı ol…

           

            Ve seni istemekten yorulmayan, senin olmaktan bıkmayan bir kalp ver bana. Öyle ver ki verdiğini, bir daha elimden alınmasın.

           

            Ve öyle sevdir ki kendini, “Herkes sevdiğinin yanında. Ya Rab! Ben de sana geldim!” diyen, Rabia gibi adım aşkınla yan yana anılsın…

 

            Ey Sevgili!

            ..................

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.
  • Safiye 24 Aralık 2020 09:38

    Yine can damarına dokunan insanı kendine getiren bir yazı. Harikasın canım. Yüreğine kalemine sağlık.