Sabah alarm çaldığında hissettiğiniz o ağır isteksizlik, sadece kötü bir gece uykusunun sonucu mu sanıyorsunuz? Ya da hafta sonu dinlenince geçeceğini düşündüğünüz o bitkinlik, gerçekten sadece fiziksel bir yorgunluk mu? Belki de adını koymanın vakti gelmiştir.
Son dönemde yapılan araştırmalar, toplumumuzun ruh hali üzerine ürkütücü bir tablo çiziyor. MetroPOLL’ün 2025 sonu verilerine göre, toplumun %61’i yüksek düzeyde tükenmişlik yaşıyor. Daha da çarpıcısı, her iki kişiden biri son bir yılda psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğunu belirtiyor. Rakamlar yalan söylemez; birçoğumuz artık sadece "yorgun" değiliz, resmen "tükenmiş" durumdayız.
Peki, nedir bu dilimizden düşürmediğimiz "Tükenmişlik Sendromu"?
İlk kez 1974 yılında Herbert Freudenberger tarafından tanımlanan bu kavram, aslında başarısız olma, yıpranma ve enerji kaybı sonucu bireyin iç kaynaklarının kurumasıdır. Dünya Sağlık Örgütü bunu bir hastalık olarak değil, "başarıyla yönetilemeyen kronik iş yeri stresi" olarak tanımlıyor. Ancak mesele sadece çok çalışmak değil. Christina Maslach’ın modeline göre bu sendromun üç atlısı var: Duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı hissinde azalma. Yani sadece piliniz bitmiyor; aynı zamanda işinize, çevrenize, hatta hizmet verdiğiniz insanlara karşı bir yabancılaşma ve "robotlaşma" başlıyor.
Sadece İş Yerinde Değil, Evde de Tükendik
Tükenmişliği sadece plazalara ya da fabrikalara hapsetmek büyük hata olur. Kaynaklar, "Ebeveyn Tükenmişliği" kavramının da giderek yaygınlaştığını gösteriyor. Araştırmalara göre dört ebeveynden biri bu durumu yaşıyor. "Mükemmel ebeveyn" olma baskısı, bitmeyen ev işleri ve çocukların duygusal ihtiyaçları arasında sıkışan anne-babalar, çocuklarından duygusal olarak uzaklaştıkları bir noktaya savrulabiliyor. Bir ebeveynin çocuğuna karşı tahammülsüzleşmesi, aslında bir yardım çığlığı olabilir.
Depresyon mu, Tükenmişlik mi?
Bu noktada en kritik ayrım, yaşadığımızın depresyon mu yoksa tükenmişlik mi olduğudur. Uzmanlar uyarıyor: Tükenmişlik genellikle belirli bir duruma (iş veya bakım verme gibi) bağlıdır ve o ortamdan uzaklaşınca belirtiler hafifler. Depresyon ise hayatın tamamına yayılan, tatile gitseniz bile peşinizi bırakmayan karanlık bir perdedir. Tükenmişlikte baskın duygu öfke ve bıkkınlık iken, depresyonda derin üzüntü ve suçluluk ön plandadır. Bu ayrımı doğru yapmak, doğru çözümü bulmanın yarısıdır.
Neden Bu Hale Geldik?
Nedenleri hem bireysel hem de örgütsel. Bireysel tarafta "hayır" diyememek, mükemmeliyetçilik ve aşırı sorumluluk alma eğilimi bizi uçuruma sürüklüyor. Ancak çuvaldızı kendimize batırırken iğneyi de sisteme batırmalıyız. Adaletsiz yönetim, belirsiz görev tanımları, mobbing ve takdir eksikliği çalışanları öğütüyor. İşverenlerin, çalışanlarına güvenli bir psikolojik ortam sağlama yükümlülüğü olduğu unutulmamalıdır; zira aşırı iş yükü ve stresin yarattığı zarardan işverenler hukuken sorumlu tutulabilir.
Çıkış Yolu Var mı?
Karamsar tabloyu bir kenara bırakıp çözüme odaklanalım. Tükenmişlik bir kader değil, yönetilebilir bir süreçtir. İşte uzmanlardan ve tecrübelerden süzülen reçete:
1. Sınırlarınızı Çizin: "Hayır" demeyi öğrenmek, kendinize olan saygınızı korumanın ilk adımıdır.
2. Mola Verin: Dinlenmek bir lüks değil, biyolojik bir ihtiyaçtır. Kısa molalar ve düzenli uyku, zihinsel şarjınız için elzemdir.
3. Sosyal Destek: Yalnız değilsiniz. İş arkadaşlarınızla veya ailenizle dertleşmek, duygusal yükünüzü hafifletir.
4. Profesyonel Destek: Eğer işin içinden çıkamıyorsanız, bir uzmandan yardım almaktan çekinmeyin.
Unutmayın, bir mum başkalarını aydınlatmak için kendini tüketebilir; ama insan, kendini tükettiğinde kimseye ışık veremez. Kendinize iyi bakın, çünkü sizden bir tane daha yok.
Öğr. Gör. Dr. Hakan ERDOĞAN
A sınıfı İGU
Makine Y. Mühendisi