İRAN’IN AYET DİPLOMASİSİ: Acem Siyaseti mi? İslam Diplomasisi mi? Reel Politik mi?

Varsayımsal bir seneryo üzerinden hareket edilirse; İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleyman’ın öldürülmesinden sonra ortaya çıkan siyasal konjonktür İran’ın dinî lideri Ayetullah Ali Hamaney’in ABD ve İsrail'in ortak saldırılarıyla şubat ayında öldürülmesine kadar vardı. Sadece Ayetullah Hamaney değil üst düzey bazı devlet görevlileri de bu saldırılarda ölmüştü. Belirtilmesi gerekir ki İran İslam Cumhuriyeti için öldürülen bu devlet görevlileri aynı zamanda şehittir. Hatta Günümüzde şehitlerin aziz hatırasını yaşatmak, şehitlik kadar değerli kabul edilmektedir (Emrûze zende negâh dâştan-e yâd o khâtere-ye şohadâ kamtar ez şehâdet nist) gibi gazete başlıkları atıldı ve ilanlar dağıtıldı. Bu ifade, İran'da sıklıkla Ali Hamaney'e atfedilen meşhur bir sözdür. Özellikle Şehitler Vakfı (Bonyâd-e Şehîd ve Omûr-e Îsârgarân), Devrim Muhafızları (Sepâh-e Pâsdârân-e Enghelâb-e Eslâmî) ve Besic tarafından düzenlenen anma programlarında sıkça kullanılmaktadır. O yüzden ABD ve İsrail suikastıyla öldürülen Ayetullah Ali Hamaney için İran ve Irak'ta 5 şehri kapsayan dev cenaze maratonu başladı. Ağır ekonomik kriz, rejim karşıtı protestolar ve suikast tehditlerinin gölgesinde düzenlenen tören, Tahran tarafından bir gövde gösterisine dönüşmüş durumdadır. Ayrıca rejim taraftarlarını ve halkın önemli kesimini bu şekilde konsolide etti. (Marg bar Âmrikâ) Kahrolsun Amerika, (Marg bar Esrâil) Kahrolsun İsrail veya (Lebbeyk yâ Khâmene'î) Emrindeyiz ey Hamaney gibi sloganlar atıldı. Mersiyeler, naatlar ve marşlar okundu. 9 Temmuz'da sona ermesi beklenen törenin ilk gününde başkent Tahran'daki İmam Humeyni Hüseyniyesi'nde düzenlenen törene Türkiye'den Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın başkanlığında kalabalık bir heyet katılırken, onlarca ülkeden heyet gitti. Bu cenaze törenine damgasını vuran ABD müttefiki bazı ülkeler için okunduğu düşünülen ve kamuoyu tarafından farklı yorumlanan ayetlerin varlığıdır.

İran için son dönemde "ayet diplomasisi" olarak adlandırılan uygulama kapsamında, farklı ülke ve örgütlere yönelik sembolik mesajların Kur'an ayetleri aracılığıyla iletildiği görülmektedir. Bu doğrultuda İran'ın bölgesel müttefikleri ve "Direniş Ekseni" olarak tanımladığı aktörlerle belli ayetleri ilişkilendirdiği düşünülmektedir. Türkiye için Nisâ Suresi'nin 95. ayeti tercih edilmiştir. Ayette, "Müminlerden, özür sahibi olanlar dışında oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah hepsine de güzellik vadetmiştir; fakat cihad edenleri, oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır." buyrularak fedakârlık, mücadele ve Allah yolunda gayret gösterenlerin üstünlüğü vurgulanmaktadır. Lübnan'daki Hizbullah için Âl-i İmrân Suresi'nin 139. ayeti seçilmiş ve "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer iman etmiş kimselerseniz üstün gelecek olan sizsiniz." mesajıyla moral, direnç ve zafer inancı öne çıkarılmıştır. Irak'taki Haşdi Şabi ile ilişkilendirilen Bakara Suresi'nin 154. ayetinde ise, "Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz." buyrulmakta; dış baskılara karşı taviz verilmemesi ve ilahî emre bağlı kalınması gerektiği ifade edilmektedir. Ayrıca Ahzâb Suresi 1. Ayet de bu örgüt için okunduğu kaynaklarda yazmaktadır: Ey peygamber! Allah’a itaatsizlikten sakın, açık ve gizli inkârcıların sözünü dinleme, Allah her şeyi bilmekte ve hikmetle yönetmektedir. Gazze'deki Hamas için tercih edilen Ahzâb Suresi'nin 23. ayetinde, "Müminlerden öyle kimseler vardır ki Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi adağını yerine getirip canını verdi, kimi de beklemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler." ifadeleri yer almakta; sadakat, şehitlik ve mücadele ruhu ön plana çıkarılmaktadır. Katar ile ilişkilendirilen Fetih Suresi'nin 2. ayetinde ise, "Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola iletsin." buyrularak ilahî yardım, bağışlanma ve hidayet temaları vurgulanmaktadır. Yemen'deki Husiler (Ensarullah Hareketi) için seçilen Fetih Suresi'nin 29. ayetinde, O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah’ın lutuf ve rızâsına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur; Tevrat’ta onlar için yapılan benzetme budur. İncil’deki misalleri ise bir ekindir: Çiftçileri sevindirmek üzere filiz verir, onu güçlendirir, kalınlaşır ve kendi sapları üzerinde durur. Onlar (müminler) yüzünden kâfirler öfkeden kahrolsunlar diye (böyle olmuştur). Onlar arasından iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vaad etmektedir ifadeleri yer almakta; birlik, dayanışma, mücadele ve dindarlık vurgulanmaktadır. Lübnan Devleti için Nisâ Suresi'nin 66. ayetinin metnine yer verilmiştir. Ayette, "Eğer onlara, 'Kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın' diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı bunu yapardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi elbette bu, kendileri için daha hayırlı ve imanlarını daha sağlamlaştırıcı olurdu." buyrularak ilahî emirlere bağlılığın müminler için daha hayırlı olacağı ifade edilmektedir. Bahsi geçen bu “ayet diplomasisi” İran'ın resmî bir devlet doktrini olmaktan ziyade, dinî referansların dış politika söyleminde sembolik bir iletişim aracı olarak kullanılmasını yansıtan analitik bir örnek niteliğindedir. Seçilen ayetlerin tamamında ortak olarak iman, sadakat, mücadele, şehitlik, birlik, ilahî yardım ve zafer temalarının öne çıkarıldığı görülmektedir. Fakat bu ayet diplomasisi bu sefer ses getirdi ve kamuoyunda bazı tartışmaları beraberinde getirdi. Türkiye’nin Batı ittifakında yer alan bir NATO ülkesi olması ve 7-8 Temmuz 2026’da Ankara Cumhurbaşkanlığı Külliyesi/Beştepe’de yapılacak olan 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi düşünülürse Ayetullah Ali Hamaney’in cenazesindeki ayetlerinde arka planı tartışılmaya başlandı.

İslam’dan önceki İran devlet geleneğinde de şehinşah (şahların şahı) veya şahların dua ve beddua cümleleri olduğunu yazılı kaynaklardan öğrenilmektedir. Taht-ı Cemşid'de Pers Kralı Büyük Darius'un Duası (Doʿā-ye Dâryûş-e Bozorg dar Taht-e Cemşîd), Büyük Darius'un (I. Darius) Persepolis'teki (Taht-ı Cemşid) yazıtlarına atfedilen en meşhur ifadelerden biridir ve İran siyasi kültüründe günümüzde de sıkça alıntılanmaktadır. "Hodâvend in keşver-râ ez duşmen, ez hoşksâlî, ez dorûğ mahfûz dâred" olarak bilinen bu duanın anlamı "Tanrı bu ülkeyi düşmandan, kuraklıktan ve yalandan korusun" olarak tercüme edilebilir. İslam’dan sonra da bu anlayış devam etmiştir. Acem kelimesi, Arapça ˁacuma (عَجُمَ) fiilinden türemiş olup "Arapçayı düzgün konuşamayan, dili anlaşılmaz olan" anlamına gelmektedir. Başlangıçta Araplar tarafından bütün Arap olmayan toplulukları ifade etmek için kullanılan bu kavram, Antik Yunanların yabancılar için kullandığı "barbar" tabirine benzer bir işlev görmüştür. Ancak İslam fetihleri sırasında Arapların en yoğun temas kurduğu toplumun İranlılar olması nedeniyle kelimenin anlamı zamanla daralmış ve özellikle İranlılar (Farslar) için kullanılmaya başlanmıştır. Aynı kökten türeyen ʿucme (عُجْمَة) kelimesinden Osmanlı Türkçesine geçen acemi ise "tecrübesiz, toy, işi bilmeyen" anlamını kazanmıştır. Tarihî süreç içerisinde Acem kavramı yalnızca etnik bir tanımlama olmaktan çıkmış; Osmanlı edebiyatı, musikisi ve halk kültüründe Acembûselik, Acemaşiran gibi makam adlarında ve "Acem diyarı" gibi ifadelerde görüldüğü üzere İran coğrafyasını ve kültürünü temsil eden yerleşik bir kavram hâline gelmiştir. Acem siyaseti, Osmanlı kaynaklarında "Acem" olarak adlandırılan İran'a, özellikle Safevî Devleti'ne yönelik askerî, diplomatik, mezhebî ve ticari politikaların bütününü ifade eden bir kavramdır. XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı-Safevî rekabeti çerçevesinde şekillenen bu siyaset; doğu sınırlarının güvenliğinin sağlanması, Şiiliğin Anadolu'daki etkisinin sınırlandırılması, Kafkasya ve Irak üzerindeki hâkimiyet mücadelesi ile İran'la yürütülen diplomatik ve ticari ilişkileri kapsamıştır. Bu nedenle Osmanlı belgelerinde geçen "Acem siyaseti", yalnızca İran'a yönelik dış politikayı değil, aynı zamanda mezhep eksenli güvenlik stratejisini de ifade etmektedir. Bu noktada siyasi bağlamda yazılarda ve konuşmalarda dua veya beddua (invocation) cümleciklerinin Acem Siyasetiyle de ilgisi vardır. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki İran ile yapılan yazışmalara bakılınca bu dua cümleciklerinin örneklerini görmek mümkündür. Örneğin Amasya Antlaşması’nın [29 Mayıs 1555] imzalandığı zaman Safevî Şahı I. Tahmasb'ın Kanunî Sultan Süleyman'a gönderdiği namede [TSMA.e., 8968/1] çok fazla dua cümleciği (ayet) vardır. Kur’ân‑ı Kerim, Enfâl Suresi, 8/1. Metinde ayetin bir kısmı yazılıdır. Tamamının meali: “Sana ganimetleri soruyorlar. Ganimetlerin Allah'a ve Resulü'ne ait olduğunu söyle! O hâlde siz gerçek müminler iseniz Allah'a karşı saygısızlıktan sakının, aranızı düzeltin, Allah'a ve Resul’üne itaat edin.” [Osmanlı’dan Günümüze Türkiye İran Antlaşmaları (1555-2021), İstanbul; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı, Yayın No: 26, 2024, sf. 44] Görüldüğü üzere ayet arayı düzeltmekten bahsettiği için siyasal konjonktüre uygun olarak seçildiği anlaşılmaktadır. Hatta ilenç ve beddua içeren fermanlar ve mektuplar dahi her iki devlet arasında diplomatik krize neden olmuştur. Bu sefer fermandaki ayetler bu konjonktüre uygun seçilmiştir. Hatta iş küfüre kadar gitmiş ve her iki taraf oturup anlaşmak zorunda kalmıştır. Kasr-ı Şirin Antlaşması, IV. Murat'ın Bağdat Seferi sonucunda 14 yıldır Safevilerin elinde bulunan Bağdat'ın fethinden sonra Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanmıştır. Osmanlı-Safevi (İran) savaşları uzun sürmesine rağmen 1623-1639 Osmanlı-Safevî Savaşını sona erdiren ve bugünkü Türkiye-İran sınırını büyük ölçüde belirleyen en önemli barış antlaşmasıdır. Hatta o zamandan bu zamana Türk-İran sınırında ciddi bir değişiklik olmamıştır.

Acem siyasetinden başka İslam geleneğinden kaynaklanan bazı diplomatik uygulamalar vardır. Hz. Muhammed'in yabancı hükümdarlara ve yöneticilere gönderdiği davet mektuplarında Kur'an ayetlerini diplomatik bir iletişim aracı olarak kullandığı görülmektedir. Bu yönüyle söz konusu mektuplar, İslam diplomasi tarihinde ayetlerin resmî yazışmalarda kullanılmasının ilk örnekleri arasında değerlendirilmektedir. Bizans İmparatoru Herakleios'a gönderilen mektubun sonunda, "De ki: Ey Kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze gelin: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim. Eğer yüz çevirirlerse deyin ki: Şahit olun, biz Müslümanlarız." (Âl-i İmrân 3/64) ayetine yer verilmiş, Hristiyan bir hükümdara ortak tevhid inancı üzerinden diplomatik bir davet yapılmıştır. İskenderiye Melkit Patriği ve Bizans'ın Mısır idarecisi olan Mukavkıs'a (İskenderiyeli Kyros/Cyrus) gönderilen mektupta da ayet [Ali İmran 45-59; 64] kullanılmış; böylece Hristiyan muhataba ortak dinî değerler temelinde İslam'a davette bulunulmuştur. Habeşistan Kralı Necaşi'ye (Negus Ashama ibn Abjar’a) gönderilen mektupta ise doğrudan bir Kur'an ayeti nakledilmemekle birlikte Hz. İsa'nın Allah'ın kulu ve elçisi olduğu vurgulanmış, içerik bakımından özellikle Âl-i İmrân Suresi'nin 45-59. ayetleri ile Meryem Suresi'nde yer alan Hz. İsa anlatımıyla paralellik gösteren ifadeler tercih edilmiştir. Buna karşılık Sâsânî Hükümdarı II. Hüsrev (Kisrâ)'ya gönderilen mektupta açık bir Kur'an ayeti yer almamış; "Allah'ın Elçisi Muhammed'den Farsların büyüğü Kisrâ'ya… İslam'a gir ki selamette olasın." ifadeleriyle İslam'a davette bulunulmuştur. Her ne kadar bazı rivayetlerde Kur'an'dan alıntılar bulunduğu belirtilse de klasik siyer kaynaklarında bu mektupta Yasin Suresi 70. ayetin yer aldığı üzerinde durulmaktadır. Bahreyn Valisi Münzir b. Sâvâ'ya gönderilen mektupta ise doğrudan ayet aktarımı yerine İslam'a davet ile Müslümanların ve gayrimüslimlerin hukuki statüsüne ilişkin hükümler açıklanmıştır. Rivayetlere göre Gassânî Emîri Hâris b. Ebû Şemir'e gönderilen mektubun sonunda da yine Âl-i İmrân Suresi'nin 64. ayeti yer almıştır. Bu örnekler, Hz. Muhammed'in diplomatik yazışmalarında Kur'an ayetlerini muhatapların dinî ve siyasi kimliklerini dikkate alarak kullandığını göstermektedir. Özellikle Âl-i İmrân Suresi'nin 64. ayeti, Yahudi ve Hristiyan yöneticilere hitap eden, ortak tevhid inancını esas alan evrensel bir davet metni olarak diplomatik yazışmalarda en sık başvurulan ayet olmuştur. Bu uygulama, sonraki dönemlerde İslam devletlerinin dış ilişkilerinde dinî referansların kullanılmasına örnek teşkil etmiş ve günümüzde "ayet diplomasisi" olarak adlandırılan anlayışın tarihsel köklerinden biri olarak değerlendirilmektedir. İran'ın günümüzde uyguladığı ve analizlerde "ayet diplomasisi" olarak adlandırılan yaklaşım da, bu tarihî geleneğe atıf yapan modern bir uygulama olarak değerlendirilebilir. Ancak iki dönem arasında önemli farklar vardır: Hz. Muhammed döneminde ayetler doğrudan İslam'a davet amacıyla kullanılmıştır. Modern İran'da ise ayetler daha çok dış politika, direniş söylemi, ideolojik dayanışma ve sembolik diplomatik mesajların iletilmesi amacıyla kullanılmaktadır. Bu nedenle tarihsel bir süreklilikten söz edilebilse de, amaç, bağlam ve uygulama biçimleri farklıdır.

Ortadoğu siyasetinde sıklıkla kullanılan "Şiî Hilali" kavramı, ilk kez 2004 yılında Ürdün Kralı II. Abdullah tarafından, İran'ın Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz'e uzanan Şii nüfuz alanını tanımlamak amacıyla kullanılmıştır. Kavram, İran'ın ideolojik, siyasi ve askerî etkisi altında bulunan Şii ağırlıklı devletler ile Şii veya İran yanlısı silahlı örgütlerden oluşan bölgesel etki alanını ifade etmektedir. İran'ın dış politika anlayışında bu yapı daha çok "Direniş Ekseni" (Mehver-e Moqâvemat) olarak tanımlanmakta olup, Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler ve çeşitli Filistinli direniş grupları bu eksenin temel unsurları arasında yer almaktadır. Bu çerçevede İran'da "ayet diplomasisi", resmî bir doktrin veya Farsçada yerleşik bir kavram olmaktan ziyade, dış politika söyleminde Kur'an ayetlerini sembolik ve diplomatik mesaj aracı olarak kullanma pratiğini tanımlayan analitik bir ifade olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşımın temelleri 1979 İslam Devrimi sonrasında Humeyni liderliğinde kurulan İran İslam Cumhuriyeti'nin dış politikasında dinî referansların belirleyici hâle gelmesiyle atılmış; İran-Irak Savaşı sırasında ayetler şehitlik, cihad, sabır ve direniş temalarını öne çıkarmak amacıyla kullanılmıştır. 1990'lı ve 2000'li yıllarda Hizbullah, Hamas ve Irak'taki Şii gruplarla kurulan ilişkilerde dinî referanslar daha görünür bir diplomatik söyleme dönüşmüş, özellikle Ali Hamaney döneminde ise İran'ın "Direniş Ekseni" içerisinde yer alan Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler ve Hamas gibi aktörlere yönelik mesajlarda belirli Kur'an ayetlerinin sistematik biçimde tercih edildiği görülmüştür. Bu nedenle "ayet diplomasisi", İran'ın resmî bir diplomasi teorisinden ziyade, dinî metinleri dış politika iletişiminde ideolojik meşruiyet üretme, sembolik yönlendirme ve stratejik mesaj iletme amacıyla kullandığı diplomatik pratiğin önemli araçlarından biri olarak değerlendirilmektedir.

Tefe'ül-i Kur'an İslam kültüründe bir mesele hakkında ilahî rehberlik, manevi işaret veya hayırlı bir anlam elde etmek amacıyla Kur'an-ı Kerim'in rastgele açılarak karşılaşılan ayetlerin yorumlanmasına dayanan geleneksel bir uygulamadır. Arapça tefe'ül (تَفَأُّل) kelimesi "hayırlı bir işaret çıkarmak", "iyiye yormak" ve "uğurlu kabul etmek" anlamlarına gelmektedir. Bu uygulamada kişi, dua ederek veya niyet ederek Kur'an'ı açar ve karşısına çıkan ayetleri içinde bulunduğu durumla ilişkilendirerek manevi bir rehberlik olarak değerlendirir. Tefe'ül, geleceği kesin olarak haber veren bir yöntem değil, ilahî kelamdan öğüt, teselli ve yönlendirme arayışını ifade eden dinî-kültürel bir gelenektir. Özellikle İran’da Tefa’ol be Qur'ân ve İstihâre bâ Qur'ân adıyla yaygın olarak uygulanan bu gelenek, bireysel kararların yanı sıra zaman zaman önemli toplumsal ve siyasi gelişmelerin yorumlanmasında da sembolik bir referans olarak kullanılmaktadır. Bu yönüyle tefe'ül-i Kur'an, İran'ın dinî ve kültürel hayatında önemli bir yer tutmakta; Kur'an ayetlerinin sembolik anlamlar yüklenerek yorumlanması bakımından, günümüzde tartışılan "ayet diplomasisi" gibi uygulamaların beslendiği tarihsel ve kültürel zeminin bir parçasını oluşturmaktadır.

"İran İslam Cumhuriyeti'nin siyasal söyleminde intikam, matem ve şehadet temalarının önemli bir yer tuttuğu görülmektedir." Rejim, taraftarlarını çok hızlı bir şekilde konsolide (bir araya getirme) ve mobilize (harekete geçirme) edebilmektedir. İran İslam Cumhuriyeti'nin dış politika söylemi, uluslararası ilişkiler literatüründe kolektif mağduriyet (collective victimhood), mağduriyet anlatısı (victimhood narrative) ve Vamik Volkan'ın geliştirdiği "seçilmiş travma" (chosen trauma) kavramları çerçevesinde değerlendirilebilir. Seçilmiş travma, bir toplumun tarihsel hafızasında derin iz bırakan acı verici bir olayın kuşaktan kuşağa aktarılarak kolektif kimliğin temel unsurlarından biri hâline gelmesini ifade etmektedir. İran resmî söyleminde 1953 Musaddık darbesi, İran-Irak Savaşı, uzun yıllardır uygulanan ekonomik yaptırımlar ile ABD ve İsrail'in politikaları, ülkenin sürekli dış müdahaleye ve haksızlığa maruz bırakıldığı yönündeki tarihsel anlatıyı besleyen temel referanslar olarak sunulurken, Şii tarihsel hafızasında Kerbelâ hadisesi ve Hz. Hüseyin'in şehadeti bu seçilmiş travmanın en güçlü sembolünü oluşturmaktadır. Bu bağlamda Kur'an'ın Sâffât Suresi'nin 107. ayetinde geçen "Zebh-i Azîm", yani "büyük kurban" ifadesi klasik tefsirlerde Hz. İbrahim'e gönderilen kurbanlık koç olarak açıklanırken, Şii rivayet ve yorum geleneğinde sembolik olarak Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'daki fedakârlığı ve şehadetiyle ilişkilendirilmektedir. Böylece Kerbelâ, yalnızca tarihsel bir hadise değil, zulme karşı direnişin, fedakârlığın ve ilahî adalet uğruna mücadele etmenin sürekli yeniden üretilen kolektif hafızası hâline gelmektedir. İran, bu tarihsel ve dinî hafızayı dış politika söylemine taşıyarak kendisini uluslararası sistemde baskıya uğrayan bir devlet olmanın ötesinde, mazlum halkların hamisi ve "Direniş Ekseni"nin öncüsü olarak konumlandırmaktadır. Bu yaklaşım, son yıllarda belirginleşen ayet diplomasisinde de açık biçimde görülmektedir. Hizbullah, Hamas, Haşdi Şabi ve Husiler gibi müttefik aktörlere yönelik seçilen Kur'an ayetleri; sabır, direniş, şehadet, ilahî yardım ve nihai zafer temalarını öne çıkararak hem İran'ın kolektif mağduriyet anlatısını hem de Kerbelâ merkezli seçilmiş travma hafızasını canlı tutmakta, böylece dinî semboller dış politika iletişiminde ideolojik meşruiyet ve stratejik mesaj üretiminin önemli araçlarından biri hâline gelmektedir.

İran merkezli olarak düşünülürse; ayet diplomasisinin sosyo-kültürel ve teo-politik açıdan kökleri bu şekildedir. İran kültürü, tarihi ve dili konusu benim üzerinde durduğum hususlardan biridir. Yakın zaman önce okuduğum Michael Axworthy’ın İran için kullandığı ve kitabına başlık olarak kullandığı Aklın İmparatorluğu (Empire of the Mind) yaklaşımı benim için dikkate değerdir. Yakın zaman önce kaybettiğimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı "İran bizim üstadımız. Bize göre/Bizim için İranlılar, Avrupalılar için Yunanistan neyse Türkler İçin İran O'dur (Hatta Farsça söylemiştir: Ostâd-e mâst. Barâ-ye mâ, farhang o tamaddon-e Irân, martabe-ye Yûnânî barâ-ye Orupâ-râ dârad.) söylemi üzerinde durulması gereken bir yaklaşımdır. Hocamız Avrupa medeniyeti nasıl düşünce, felsefe ve kültür bakımından Antik Yunan'dan beslenmişse, Türk-İslam medeniyeti de büyük ölçüde İran kültür ve medeniyetinden beslenmiştir" demek istemektedir. Türkiye Türkçesinde günlük kullanımlarda Arapça salat yerine Farsça namaz, nebi yerine peygamber, gusül yerine abdest, savm veya siyam yerine oruç diyorsak bu İran kültürünün etkisidir. Ayrıca Gaznelilerden itibaren İran coğrafyasında yaklaşık bin yıl boyunca çeşitli Türk hanedanları hüküm sürmüştür. O yüzden İran Türkler için ihmal edilmez bir komşudur. Gerçekten hem rejim hem halk tüm olumsuzluklara rağmen ayakta kalmaya çalışmaktadır. Onu belirtmek gerekir. Eğer İran'ın kullandığı sembolik yöntem aynı usulle İran'a uygulanacak olursa Bakara 41. ayetin uygun görülebileceği ileri sürülebilir: “Elinizdekini (Tevrat) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur’an) iman edin; sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılığa satmayın. Yalnız benden korkun.” Bu ayetin tefsiri İbn Abbas’a nisbet edilen bir rivayete dayanır. Medineli bazı Yahudi bilginlerine fakir halktan hediyeler geliyor, onlar bu hediyelerden mahrum kalacakları korkusuyla İslâm’ı kabul etmekten kaçınıyorlardı (Râzî, III, 42). Ancak tefsirlerin çoğunda yer alan daha genel bir açıklamaya göre âyette Yahudilerden, nimetlerin en büyüğü olan hak dini reddedip âhiret kurtuluşundan mahrum kalma pahasına, bunlarla mukayese edildiğinde hiçbir değer ve anlam ifade etmeyen dünya malı, dünyevî mevki ve itibar peşinde koşmamaları istenmektedir. Ayrıca “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın” meâlindeki ifade, Allah’ın yüce ve kutsal kitabını ve dinini kişisel ve maddî çıkarlar için kullanıp yanlış yorumlayanlara, haramları helâl, helâlleri haram göstermeye kalkışanlara karşı kesin bir uyarıdır. Yani Allah’ın ayetleri hiçbir şekilde dünyevi işler için kullanılmamalıdır. [Diyanet Meali] Yine Hz. Ali’nin (R.A) hutbelerinden ve vaazlarından oluşan Nehcü’l-Belağa’da 4. Bölüm 17. Hutbe’de “Ümmet Arasında, Ehil Olmadıkları Halde Hükmetmeye Kalkışanlar Hakkında” şu şekilde der: “Allah'ın yarattıklarından en fazla sevmediği iki kişidir: Birisi, dalâlete düşmüş, doğru yolda yürümekten vazgeçmiş, gerçek yoldan sapmış, başı boş bir hale gelmiştir. Sonradan uydurulan şeyleri över, onlarla oyalanır; halkı da sapıklığa sürer, yoldan çıkarır. Kendisine uyup azana fitnedir; kendisinden öncekilerin yolundan azmıştır. Yaşarken de, ölümünden sonra da kendisine uyanları azdırır. Başkalarının suçlarını da yüklenmiştir; kendisi de kendi suçuna batmış gitmiştir. Birisi de bilgisizlikleri nefsinde toplamış kişidir; bilgisizlerin yollarını azdırır. Yeni çöken, her yanı kaplayan fitne karanlıklarına dalmıştır; uzlaştırmada kör mü kördür. Bilmeyenler, bilgin adını takarlar ona; oysa bilgiden haberi bile yoktur. Geceyi sabahlamıştır da azı daha hayırlı olan şeylerin çoğunu toplamıştır. Sonunda pis, kokmuş suyla karnını şişirir; aşağılık şeyleri toplar, yığar, defîne, hazîne sanır. İnsanların arasında, kendisinden gayrı kişileri şüpheli şeylerden kurtarmayı iş edinerek hüküm vermeye oturur. Kendisine, bilinmeyen şeylerden biri sorulsa saçma sapan sözlere başlar; kesin hükmü verir; oysa ki kendisi, şüpheler içindedir de örümcek ağına düşmüş sineğe benzer. Doğru mu hüküm verdi, yanlış mı, kendisi de bilmez. Doğru hüküm vermişse, yanlış olmasın diye korkar; yanlış hüküm vermişse, doğru olmasını umar. Bilgisizdir, bilgisizlikler karanlığında sendeler, yürür gider; kör develere binmiştir, haydar, sürer. Bir bilgiye diş vurmamıştır; dişi, bir bilgi lokmasını kesmemiştir, çiğnememiştir. Yelin, ovadaki kuru otları savurduğu gibi rivayetleri savurur gider. Andolsun Allah'a ki kendisine sorulan şeylerde hüküm vermeye gücü olmadığı gibi kendisine tapşırılan işe de ehil değildir. İnkâr ettiği şeyi başkası da bilmez de inkâr eder sanır; kendi vardığı, bulduğu yoldan-yordamdan başka bir yolyordam olmadığına, başkalarının ayrı birer rey sahibi olamayacağına inanır. Kendisine karanlık görünen bir şey oldu mu, onunla kendisini de örter; kimseler bilmediğini bilmesin ister. Onun hükmündeki cevr-ü cefa yüzünden dökülen kanlar, kan ağlar, feryat eder; miraslar, haksızlığından şikâyetlenir, inler. Allah'a şikâyet ederim bilgisiz yaşayanlardan, sapıklıkta ölenlerden. Hakkıyla okunduğu takdirde onların katında kitaptan daha değersiz bir meta' yoktur; ama sözleri, söylediği yerlerden alınır, anlamı değiştirilirse onlarca, satışta daha ehven kâr getiren, değerde daha üstün olan bir meta' yoktur. Onlarca iyilikten daha kötü bir şey olamaz; kötülükten daha iyi bir şey bulunamaz.” İran ayet diplomasisinden önce ülkenin sosyo-politik ve teo-politik durumu hakkında bazı çıkarımlarda bulunması ve bu yaklaşımda politikalar uygulaması lazımdır. Ortadoğu’nun ve İslam dünyasının genel durumundaki olumsuzluklar savunulamaz. İran’a karşı yapılan haksızlıklar ve bazı yanlış ittifaklar da savunulamaz. Fakat Batı retoriğinde erkek egemen (androkratik) Molla rejimi olarak propagandası yapılan ve insan hakları, kadın hakları ve özgürlükleri açısından sürekli tartışılan bir ülke bu şekilde nasıl ve ne kadar gider orası tartışılır. Dolayısıyla Kur'an ayetleri ve kıssalar üzerinden sembolik mesajlar üreten bir ülkenin, aynı zamanda bu ayetlerin içerdiği yönetişim, adalet ve istişare ilkelerini de kendi siyasal pratiği bakımından dikkate alması beklenir. Bu bağlamda İran'ın da bu perspektiften değerlendirilmesi mümkündür. Rejim taraftarlarının “Biz Kûfeliler gibi değiliz; Ali'yi yalnız bırakmayacağız” [(Mâ ahl-e Kûfe nistîm, Alî tenhâ bemânad] yaklaşımı sadece Hz. Ali’ye sadakat bildiren söylemden ibaret olmamalıdır. Ona bakılırsa Muaviye de muhalefetle olana ilişkisini şöyle izah ediyordu: "İnsanlarla aramda koparmadığım bir bağ vardır; onlar ipi gerdiklerinde ben gevşetirim, onlar ipi gevşetirse ben gererim" [İbn Abdurrabbih, el-İkdü'l-Ferid/Hükümdar ve Siyaset] demiştir. Fakat İran’ın yapısal sorunları dururken bu söylemler veya “Safları sıklaştırmak” siyaseti sorunu çözmediği gibi İran açısından daha fazla sorun yaratacağı anlaşılmaktadır. Eğer öyle olsaydı Necef ile Kum arasında dinî otorite ve velayet anlayışı etrafındaki görüş ayrılıkları çözülürdü. İran’daki hükümetin resmî söylemlerinde İngiliz istihbarat servisi MI6’e hizmet eden Şiilerin varlığından ve bazı azınlık grupların İran aleyhine çalıştığından şikâyet etmezdi. Unutmamak lazım ki “Velâyetu'n-nas belâ-yı azîm” yani İnsanları yönetmek büyük bir beladır. O yüzden başkalarını idare edebilmenin yolu ilk önce kendini idare edebilmekten geçer. "İran'ın mevcut iç ve dış politika sorunları dikkate alındığında, yönetişim kapasitesini güçlendirmesinin öncelikli bir gereklilik olduğu değerlendirilebilir."