Aydın'a yeni taşındığımız dönemlerdi. Çocuklar küçük, ortam yeni, tanımaya ve tanışmaya çalışıyoruz, akşamları muayenehane işleri, kreş, okul, bakıcı kadın, ev işleri… Her zaman ki gibi koşturmaktayım yani, ama son zamanlardaki gibi benliğim ve tutkularımın değil, daha çok doktorluk ve annelik gibi görevlerimin getirdiği sorumlulukların ağırlığı içinde geçiyor günlerim.
Yüksek zeminde oturuyoruz, karşılıklı iki daire. Yan komşularımızın da iki çocuğu var. Ancak bizimkilerden büyük ikisi de. Büyük olan, Zeloş, on üç on dört yaşlarında. Hafif peltek konuşuyor ve zihinsel gelişimi problemli biraz. Anne baba ilgili değil çocukla, para odaklı, üçe alalım beşe verelim ticari kafada.
Zeloş, Zeliha yani, evi yatağı çok yakınımda ya, yüreğim de bir şekilde yakınlaştı bu çaresiz çocuğa. Belki doktor olmanın getirdiği sorumluluk ve çözüm üretme kaygısı; belki benim çocuklarımın benzer bir eksiklikle doğmamış olmasına karşılık bir şükür gereksinimi; belki O'nun anne, baba ve erkek kardeşinin arasında sıkışmışlığına duyduğum empati, bu özel duygumun kökeni.
İlk zamanlar, ailenin bize yakın ve samimi ilgisini de görünce, daldım olaya, abartılı bir güçlülük hissiyatı ile…
Zeliha'nın tıbbi tanısı var mıdır?
Anne baba bunun ne kadar farkındadır?
Okulda ne denli mutsuzdur kim bilir…
Çocuğun evdeki fiziki koşulları daha iyi olabilir…
Biraz evlerini düzenlemelerine yardım ettim; biraz anneyi, çaktırmadan kızıyla ilgilenme konusunda ikna etmeye çalıştım. Zeloş'la ise, vakit buldukça sohbet ettim, ortak bahçemizin verimli narenciye ağaçlarının gölgesinde. O da sevmişti beni, sanki varlığını fark eden yegane arkadaşıydım ben...
-Tszanan Teytse nasılsın?
-Tszanan Teytse nereden geliyorsun?
-Tszanan Teytse bize gel, kek yaptık biz…
- ……… var ya, bana küçükken tekme atmıştı (en üsttekilerin kendisinden yaşça küçük afacan oğlunu anlatır)…
-Yukarıdaki ……… Teyze szok köthü niyetli, biliyor muszun? Namık ilk doğduğunda, anneme nazarı değmişti (oğlan kardeşinden bahseder)…
Gel zaman git zaman ben iyi bir şeyler yapmaya çalışırken aileyle fazla muhatap olduğumu, gerekli sınırları koruyamadığımı fark ettim. Biraz faydası olmuştu çabalarımın, fiziki ve hijyenik koşulları düzeltmek, ergenlik dönemindeki kızın bir nebze olsun elini tutabilmek veya çocuğu yaz aylarında oyalayıcı ufak tefek kurslara göndertmek gibi. Ancak hiç yetmedi bence, yetmesi de mümkün değildi.
Ben, bir ucu 'bu sınırda zekalı çocuk' tan – aileye – okula – topluma belki tüm dünyaya uzanan sorunla baş edemediğimi de anlayınca eskisi kadar ilgi göstermemeye başladım Zeloş'a. Hemen fark etti uzaklaştığımı; kısa tutuyorum bir şekilde muhabbeti ama yine önümde arkamda, bırakmıyor beni.
Bizim de ailecek çok kötü bir huyumuz vardır ta eskilerden, anahtarı kapının üstünde, dışarıda unutmak gibi (yüzde doksanı bana ait bir davranış şekli...). Yan dairedeyiz ya, taşındığımızdan beri Zeloş veya babası çalar kapıyı:
-Doktor Hanım, Doktor Bey, anahtarınızı unutmuşsunuz, dışarıda…
-Aaa öyle mi? Deriz, teşekkür eder alırız.
Bir hafta, bir ay sonra en geç yine yaparız aynısını…
Gene öyle bir gün işte, unutmuşum kapının üstünde anahtarı tahminimce, ama yok benim anahtarlar bu sefer, uçmuş gitmiş. Evi aradım karış karış, çekmeceler didik didik, çantalar boşaltıldı, apartman bahçesinde dolaştım ince ince, yok yok yok…
Zeloş beş on metre uzakta, bahçede bir banka oturmuş, seyrediyor yumuşak bakışlarla beni. Kıvılcım gibi bir his ile tetiklendim ve yöneldim ona doğru, oturdum yanına bıkkın bir şekilde.
-Of Zeloş, dedim, bulamıyorum anahtarlarımı.
-Her yere baktın mı Tszanan Teytse, yüzü yüzüme yakın, safiyane bir ifade soluk kumral teninde…
-Yok Zeloş, baktım, biri almış olabilir mi, düşünüyorum…
Ses yok çocukta, hiç açık vermiyor, ama ben bir koku almışım gideceğim peşinden.
-Ben şöyle diyorum Zeloş, bir miktar ağdalı devam ediyorum, birisi almış ve saklamış olabilir bu anahtarı…
-……….
-Ama bu kişi muhtemelen iyi niyetli birisi… Ve beni de çok seviyor besbelli… Biraz da kızgın olabilir bana, çok görüşemiyoruz diye özlemiş belki…
-???? (merakla ama renk vermeden dinliyor)
-Bu kadar da olmaz ki, kapının üstünde her gün anahtar mı unutulur? Ya kötü niyetli kişilerin eline geçerse… Dostu var, düşmanı var… Benim dostum bu anahtarları saklayan, eminim… Uyarmak amaçlı yaptı muhtemelen…
- ………. (biraz şaşkın şimdi, hafif bir gülümseme peydah oluyor dolgun dudaklarında, açığa çıkıyor bakımsız dişleri)
-Ya Zeloş, ayağa kalkıyorum aniden, gel beraber bakalım şu anahtarlara, bahçede bir yerlerde olabilir mi acaba… Hem senin hislerin kuvvetlidir, bana en çok sen yardım edebilirsin.
Uysalca kalkıyor yerinden, peşimden izliyor önce, otların arasına bakıyoruz, limon ağaçlarının dibine… Bir taraftan da, o tarafa mı gitsek bu tarafa mı diye soruyorum ona, yokluyorum sözde içgüdüsel sezgilerini… Yavaş yavaş alıyor benden direksiyonu O da çaktırmadan… Sağa sola, öne arkaya derken binamızın yan tarafındaki büyük çöp konteyneri önünde buluyoruz kendimizi.
- Tszanan Teytse, burada olabilir gibi geliyor bana.
Benim 'Dur bir Zeliha, pistir oralar!' dememe fırsat vermeden abanıyor belini dayayarak çöp kutusunun içine, daldırıyor kollarını ve henüz dolmamış konteynerin diplerinden çıkarıyor yarı nemli anahtarları,
-Bak, buldum, diyor sevinçle uzatarak bana onları.
.
.
.
Bu tür insani ve yufka yürekli yaklaşımlarım, maalesef yalnız bir 'vicdan banyosu' olarak kalacak kişisel tarihimde ki bunun yirmi yıl sonra farkına varıyorum. Ortaokulu bitirdiği yaz en yakın camideki kuran kurslarına yazdırdılar Zeliha'yı. Babası Amerika'daki 'Hoca Hazretleri' ne pek bir düşkün olduğundan – yalnızca 'HİZMET' amaçlı tabii – yine 'Hoca Hazretleri' nin başarılı çocuklar yetiştirdiği liseye yerleştirildi Zeloş. Okul yetkilileri, 6 ay dayandı para uğruna onu orda eyleyebilmek için, ama olmadı tabii. Eve dönünce, kuran derslerine verdi iyice kendisini, uzun bir süre 'Kurs Hocası' olma hayaline takıldı. Bu arada epey bir kilo aldı, tesettür kılık kıyafet uyumu yakalandı dini sohbet ve istişarelere tam tekmil katılımı için…
Taşındık bir gün biz o daireden ve sonrasında görmez oldum ve aramadım hiç dostum Zeloş'u…